Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

15'inci maddenin kalkması devrimdir

Cumartesi, 20 Mart 2010 - 05:00

Bir iktidarın yeterli oy bulabildiği taktirde, anayasayı değiştirmeye hakkı vardır. Hele “hakkında dosyalar bulunan ve seçime 13 ay kalan bir süreçte bu Meclis anayasayı değiştiremez” mantığını kabul etmek imkansızdır.

Değişiklik yapılmak istenen maddelere itiraz edilebilir, sert tepki gösterilebilir, direnilebilir ancak “buna hakları yoktur” denemez. Demokratik bir rejimde, seçilmiş ve çoğunluğu olan bir iktidarın değişiklik yapma hakkı vardır.

Muhalefetin “yargı” konusundaki kuşkularını haklı buluyorum. Henüz bu konudaki kaygıları da giderilmiş değil. Yargıdaki yanlı tutumlar beni de rahatsız ediyor. Neresinden bakılırsa bakılsın, nasıl yorumlanırsa yorumlansın, şu önümüzdeki taslak, şimdiye kadar yapılanlar arasında Türk yakın tarihinin en önemli değişiklik önerisidir. Türkiye ilk defa, darbe yapanlardan hesap sorulacağını ortaya koyuyor. Kenan Evren’in ve diğer 12 Eylül komutanlarının yargılanıp yargılanmamaları da önemli değil. Bundan sonrası için işaret verilmiş oluyor. Kimse çarpıtmasın, bu bir devrimdir.

Benim dikkat çekmek istediğim başka bir nokta var. O da, değişiklik için gerçekten referanduma gidilip gidilmeyeceğidir. Bu yeni taslağın TBMM’de kabul edilebilineceğine ihtimal vermiyorum. O zaman ne olacak?

Başbakan tüm riskleri alıp, 2011 genel seçiminden önce, adeta bir “güven oyu” niteliğindeki bu referandumu yaptıracak mı, yoksa genel seçime iki sandıkla mı gidecek?

İşte asıl soru bu... Yanıtın anahtarı da Başbakan’ın cebinde...

Sayın Başbakan, ben de ülkemin avukatıyım...

Başbakan dünkü konuşmasında, benim de aralarında bulunduğum, “100 bin işsiz Ermeni’yi sınır dışı etmeyin” diyen köşe yazarlarına verip veriştirdi. Nedir bu hiddet, nedir bu şiddet. Bir eleştiriye böylesine tepki verilmesine hayretler içinde kaldım. Erdoğan, 100 bin işsiz Ermeni’yi sınır dışı edebileceği yolundaki sözlerini eleştiren köşe yazarlarına neredeyse “Ermeni dölü” diyecek noktaya kadar geldi. Bizleri “Ermeni avukatı” olarak niteledi. Bizi insanlık dersi vermeye çalışmakla suçladı ve “Ülkenizin avukatı olun” dedi.

Bebeklere ölümlü temsil yaptırmayın

Perşembe günü Türkiye şehitlerini andı. İşte bu çerçeve içinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kreşinde küçücük çocuklara bir temsilde rol verilmiş. Ancak temsildeki diyaloglar “öldürmek-ölmek-şehit olmak” etrafında dönüyor. Çocuklara, milli mücadele dönemi oynatılıyor. Genç kuşaklarımıza milli mücadele ruhu aşılanmasını, vatan için fedakarlık edilmesi gerektiğinin öğretilmesini kabul ediyorum, ancak o bebelerin kafalarına “ölmek-öldürmek” fikrini sokmak çok büyük hatadır. Nitekim Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin bile, yanlış anlaşılma riskini dahi göze alıp, temsil sonrasında “Yapmayın böyle şeyler” demek zorunda kaldı.

Uyanın artık, 2010 yılında yaşıyoruz. Artık zaferler bilgisayarlarla, bilişimle, teknolojiyle, yeni icatlarla kazanılıyor.

Açın artık şu Ruhban okulunu

En son Bülent Arınç açıkladı. “Ruhban okulunun açılması gerektiğini” söyledi... Şimdiye kadar, kimler kimler aynı görüşü açıklamış ve Ak Parti’nin bu okulu açmak istediğini belirtmişlerdi. Başbakan başta, Milli Eğitim Bakanları defalarca “Ruhban okulu açılmalı” dediler.

Ancak bir türlü açılamıyor.

“Neden?” diye sorduğumuzda, önce “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin itirazı var ve onları aşamıyoruz” denirdi. Bir süre sonra “Dışişleri Bakanlığı, mütekabiliyet istiyor. Batı Trakya’da da Yunanlıların adım atmaları gerektiğini belirtiyorlar” lafı çıktı.

Patrikhane’nin, Türkiye açısından son derece değerli, korunup kollanması, sahip çıkılması gereken bir kurum olduğuna inanırım. Hele “mütekabiliyet” saçmalığının Dışişleri’nden nasıl çıkabileceğine de hep şaşırmışımdır. Daha da ötesi, bu yaklaşıma Başbakan’ın mutlaka karşı çıkacağını ve bir gün bu sorunu çözeceğini sanmışımdır.

Yanıldığım açıkça ortada. Bugüne kadar adım atılmadığına göre, acaba Başbakan da mı böyle düşünüyor? Yoksa onun da aşamadığı engeller mi var mı? Bülent Arınç, aynı konuya değinip Ruhban okulunun açılması gerektiğini tekrarlayınca işin rengi değişti. Zira Arınç, genelde tipik politikacı gibi konuşmaz. Olmayacak bir konuyu, olacakmış gibi göstermez. Bakalım, bu defa da yanılacak mıyız; yoksa Arınç bir şey biliyor da, herkesi şaşırtacak mı?

Meheldir bu dayak!

Bingöl’deki kulak ve burun kesme olayını hatırlıyorsunuz değil mi? Hani kasap Gıyasettin Kağan, eşi Aysun’a kızınca iki kulağını ve burnunu kesip bir hastanenin önüne atmıştı. TV haberlerinde ben bile tepki göstermiş, kasap Gıyasettin’e iyi bir dayak atmak gerektiğini söylemiştim. Herkes Aysun’a acımıştı...

Sonra ne görelim dersiniz...

Aysun tepki gösterenlere kızmış. Davacı filan da olmayacağını söyleyip “Size ne oluyor, o benim kocam. Kendi aramızda kavga da ederiz, barışırız da...” demiş.

Eh, o zaman meheldir... Dayak yedikten sonra gelip şikayet etmesin bari...

Ermeni Açılımı böyle yapılır...

Ağzımızdan “Ermeni Açılımı” lafı düşmüyor. Ancak, açılımdan anladığımız da sadece protokoller. Kim ne yapacak, Azeriler ne diyecek, Ermeniler nasıl adım atacak gibi sorunlarla ilgileniyoruz. Oysa, açılım başka alanlarda gerekiyor.

Örnek vereyim... - Hrant Dink davasını hızlandırın. Bu soruşturmada görevini doğru dürüst yapmadıkları açıkça bilinen polis ve jandarma yetkililerini korumayın, aksine cezalandırın. - Kurtuluş yıldönümlerindeki iptidai gösterilerden vazgeçin. Çağ dışı savaş sahnelerini, Ermeni çetecilerin süngülenmesi manzaralarını bırakın. - 100 bin izinsiz işsize dokunmayın. Tehdit anlamına gelen “Atarız ha...” sözlerini bırakın. - Ermeni kiliselerini tamir edin, Ermeni vatandaşlarımızın hayatını kolaylaştırın. İşte asıl açılım bunlara denir...

‘Prometheous’un İhtiyatsızlığı’

Sanat sanatsa eğer, duygular dile getirmez, duygular üretir.” Yunan sanatçı Kostas Tsoclis’in bu özdeyişi, bize yeni çalışması hakkında ipucu veriyor. “Prometheous’un İhtiyatsızlığı” adlı sergi, 25 Mart Perşembe günü İstiklal Caddesi’nde Sismanoglio Megaro binasında, 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri çerçevesinde açılacak. Sanat eserlerinin İstanbullularla buluşmasında, Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu’nun ve 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın katkıları var. Tsoclis’in İstanbullulara sunacakları, 2007 yılı yaz yangınlarının fotoğrafları, video gösterileri, sanatçının Türkçe yazılmış özdeyişlerini içeren elli küçük boy tuval ve üç büyük tablodan oluşuyor. Tsoclis’in ateşi betimleyen resimleri üstüne yazdığı metinlerde, sanatın kendi yaşamındaki anlamı ve başka insanlar için anlamı yer alıyor ve bu düşünceler ateşin değişken ve devinimli görüntüleriyle eşleşiyor.