Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

1'inci köprüye karşıydım bugün ise destekliyorum...

Cumartesi, 01 Mayıs 2010 - 05:00

1967-69 dönemindeki en büyük kavga, ilk köprünün yapılması ile ilgiliydi. Kıyametler kopuyordu. Hiç unutmam, dönemin İtalya Maliye Bakanı Colombo, İstanbul’a gelmişti. Yardımcılarından biri yakın arkadaşımdı. Özel bir gezi olduğu için, beni aradı ve Bakan ile birlikte yemeğe çıktık. İtalya da, köprüye en büyük krediyi veren ülkeydi.
Ben de köprü aleyhtarıyım ya, açtım ağzımı yumdum gözümü. İtalya’nın İstanbul’u mahvetmek istemesinden tutun da, fakir bir ülkenin başka öncelikleri varken, bir demir yığınına bu kadar büyük kaynak ayırmasının yaratacağı memnuniyetsizliğe kadar her şeyi sıraladım. 26 yaşındaydım.
Heyecanlıydım. Colombo beni dinledi dinledi ve sonunda “Göreceksin, bu daha başlangıç, ileride Boğaz’ın üstüne 2-3 köprü daha gerekecek” dedi. Haklıymış. Bugün, bu tartışmanın üzerinden neredeyse 41 yıl geçti ve pişmanım. 1’inci gibi, bugün de 3’üncü köprünün tartışması başladı.
Yine itirazlar yapılıyor.
Ben 3’üncü köprünün doğru olacağından eminim. Ancak bir korkum, bir de koşulum var.
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım bir söz verdi. Köprünün geçeceği bölgelerdeki ormanların zarara uğramayacağını, bu konuda tüm önlemlerin düşünüldüğünü belirtti.
Koşulum buydu ve bakanın dediğini not ettim.
Korkum ise, uzun vadeli önlemler alınmadığı, Çanakkale Boğazı’nda yapılacak bir köprü ile İstanbul’un yükü azaltılmadığı taktirde, ardı ardına yeni köprülerle Boğaz’ın mahvedilmesidir.
İstanbul her köprü ile biraz daha büyüyor. Büyüdükçe bozuluyor ve yaşanması güç bir kent konumuna giriyor. Hoş, köprü yapılmasa da büyüyecek. Ancak önemli olan bu büyümeyi yavaşlatmak yerine, köprülerle hızlandırmamaktır. Bu korkumun nasıl giderileceğini bilemiyorum. Bildiğim, yeni köprünün hayatımızı daha da kolaylaştıracağıdır. Gerisi, iktidarlara kalıyor.
Yeşili koruyacaklar... Kaçak binaları önleyecekler... İstanbul’u yaşanmaz noktaya getirmeyecekler. İktidarlara güvenmeyip, köprüye karşı çıkmanın mantığını göremiyorum.

Twitter’a dayanamadım ve aranıza daldım...
Yıllardan beri karşınızdayım. Hemen hemen her türlü medya dalını kullandım ve halen de kullanıyorum.
Gazetelere haber ve köşe yazıyorum... Kanal D Ana Haber’in ve CNN TÜRK’ün başındayım... 32’nci Gün programını hazırlıyorum... Number One ve Radyo Klas’ta yorum
Ancak bakıyorum da, iletişim artık bu geleneksel kanallar yerine internete kayıyor. Önümüzdeki yıllarda bu durum daha da artacak. Bunun farkındayım, ancak uzun süredir direniyordum. Nedeni de, üstümde çok yoğun bir iş baskısının bulunmasıydı.
Sonunda dayanamadım.
TWITTER’a sırt çevirmenin imkanı olmadığını gördüm. Üstelik sizler de öylesine bastırdınız ki, sonunda ne yapıp edip kolları sıvadım.
Aranıza daldım.
Önce kendi adımı almak istedim. Baktım, birileri almış. Halen geri almaya çalışıyorum. O zaman beni hatırlatan kelimeleri bir araya getirdim: mabirand32gun.
Yine de, Mehmet Ali Birand yazdığınız taktirde de bana ulaşabiliyorsunuz. Daha çok yeni olduğum için bazen unutuyorum, hemen yanıt veremiyorum.
Hadi gelin buluşalım.

Garip bir ihale yöntemiyle karşı karşıyayız...
GS’nin Ali Sami Yen Stadı’nın satışı da yılan hikayesine dönüyor. Bir ihale açıldı. Hem de herkese ilan edildi ve ekranların karşısında da satış yapıldı. Aşçıoğlu- Nurol ortaklığı 416.5 milyon lira ile ihaleyi kazandı. Her şey buraya kadar son derece şeffaf şekilde tamamlandı.
Hatta, bulunan rakamın yeterli olduğu, TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar tarafından da kabul edildi.
Ancak birden bire bazı kalemlerden feryatlar çıkmaya başladı. Arsanın peşkeş çekildiği, çok ucuza gittiği yazılıp, ihaleyi karalama kampanyası açıldı.
Galiba bu kampanyadan korkmuş olacaklar ki, TOKİ’ciler ihaleyi son derece komik bir gerekçeyle iptal ettiler:
“...Efendim, bizim Seyrantepe Spor Kompleksi 270 milyon liraya mal olacakken, hesaplar tutmadı ve maliyet 310 milyon liraya çıktı. Yani ek paraya ihtiyacımız doğdu. Bundan dolayı da ihaleyi yenileyip daha fazla veren birini bulmak istiyoruz...”
Allah allah... Ben hiç böyle bir mantık yapısına rastlamadım.
O zaman, ihaleye çıkmayın. “Bir malın fiyatını piyasa tespit eder” demeyin, aksine “Bana 500 milyon lira verene bu arsayı veriyorum” diye ilan edin. 500 milyonu bulabilirseniz ne âlâ. Birkaç kişi talip olursa, o zaman ihale açın veya fiyatı düşürün. TOKİ’yi aradım, gerekçeyi öğrenmek istedim, ancak üst düzeye ulaşamadım. Eminim, Bayraktar bu garipliği bize anlatacaktır.
Bu manzara karşısında baktım, Yaşar Aşçıoğlu çaresiz, başını eğmiş ve sonucu kabullenmiş. “Konu kamu ise Aşçıoğlu teferruattır” demiş. Kazara başını kaldırıp itiraz etse, herhalde bir daha TOKİ ihalelerine de sokmayabileceklerinden çekinmiş olacak ki, bağrına taş basmış. Böyle şey olmaz... Karşınızda yabancı bir firma olsaydı, görürdük gürültüyü. Bunun adı “Türk usulü ihale”dir. Başka bir şey değil.

Özdemir Özok yürekli insandı
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok gerçekten mert, konuşmasını, ne demek istediğini çok çok iyi bilen, lafını kıvırtmayan, ilkelerine sadık bir insandı. TV’lerin en çok aradıkları bir konuşmacıydı.
Ne zaman ekranda karşılaşsak, dil sürçmesiyle Sayın Özkök derdim. Gülerdi, hiç alınmazdı.
Yaptığı mücadeleyi de demokrasi ilkelerine oturtmuş ve bunun dışına da hiç çıkmamıştır.
Zamansız ve çok ani kaybettik.
Cenaze törenine katılanlara bakarsak, bu gök kubbede ne kadar güzel bir seda bıraktığını anlarız. Allah rahmet eylesin.

KİTAP KÖŞESİ
‘Aynı Göğün Uzak Yıldızları’
“Mavi Gözlü Dev” ile “Üstad-ı Azam”ın karşılaştırılması; Aynı Göğün Uzak Yıldızları adlı kitap ASUR Yayınları’ndan çıktı. Sıddık Akbayır’ın kaleme aldığı “Aynı Göğün Uzak Yıldızları”, Türk edebiyat tarihinde derin izler bırakan iki şairi, iki düşünürü, iki dehayı anlatıyor, Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ı. Dönemlerinde iki ayrı ideolojinin bayrakları yapılan büyük şairlerimizden Nazım’a “Vatan Haini” Necip Fazıl’a da “İslam Faşisti” deniyordu. Ama bu yaftalar yönleri farklı olsa da yollarındaki sorunları ortak kıldı. Sıddık Akbayır’ın kitabında iki şairin karşılaştırması yapılırken, ortak noktaları olduğunu da fark ediyoruz. Akbayır çalışmasında, “Neden, Nazım Hikmet’in ve Necip Fazıl’ın hayatları, şiirlerinin önüne geçer?”, 'Efsanenin yalnızlığı’, neden büyük şairlere özgü ortak bir kader olur?” ve “Nazım Hikmet ve Necip Fazıl üzerine konuşmak neden bu kadar kolay zannedilir?” sorularına cevap aradığını belirtmiş. İki büyük şairi, iki farklı ideolojiyi, iki farklı hayatı bu kitapta bulabilirsiniz. (ASUR Yayınları Tel: 0212 511 69 66 - www.asuryayinlari.com)    ‘Kent Dindarlığı’ Şeyh Galip’ten Taliban’a evrilen dindarlık anlayışı. Mehmet Altan’ın TİMAŞ Yayınları’ndan çıkan

“Kent Dindarlığı”
Şeyh Galip’ten Taliban’a evrilen dindarlık anlayışı. Mehmet Altan’ın TİMAŞ Yayınları’ndan çıkan “Kent Dindarlığı” adlı kitabı bize Müslümanların bu yolculuğunun nedenlerini anlatıyor. Altan, 2008 yılında Moral Dünyası dergisine verdiği röportajdan sonra birçok mecrada bu konuda yansımalar almasının ardından, “Kent Dindarlığı”nı yazma gerekliliği hissetmiş. Altan, “Kent Dindarlığı” olgusunu, kentlilik, köylülük, din ve bilim gibi kavramları açıklayarak okuyucusuna anlatmaya başlıyor. Kitapta, iyi Müslüman olmanın sadece cami yaptırmaktan geçmediğine, dinin sadece bir inanç değil aynı zamanda bir kültür olduğuna vurgu yapılıyor. (0212 511 24 24)