Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Açılımı öldürmemek için herkese görev düşüyor

Cumartesi, 24 Ekim 2009 - 05:00

Yıllardan beri yanıp tutuşuyoruz. Kürt sorunu nedeniyle alevlenen PKK teröründen nasıl kurtulabileceğimizi tartışıyor, ancak bir sonuç alamıyorduk. Ya kendi içimizde anlaşamıyor veya dış güçler ve gelişmeler terör örgütünün yaşamını kolaylaştırıyordu.

Yakın tarihimizde ilk defa her şey istediğimiz gibi oldu. İlk defa Çankaya, MİT, asker, iktidar ve TBMM aynı görüşleri paylaşmasalar bile, bir çözümün kaçınılmazlığını gören ve destek veren kişilerden oluşuyor.

İlk defa dış koşullar Türkiye’den yana gelişiyor.

İlk defa Washington ve AB, teröre karşı ve Türkiye’den yana tutum alıyorlar.

İlk defa Kuzey Irak, Suriye ve İran ile PKK terörüyle mücadelede ortak hareket edilebiliyor.

İşte böyle bir ortamda, ilk defa bir iktidar harekete geçti. Siyasi bir risk aldı ve mekanizma işlemeye başladı. Ancak gelin görün ki, böylesine alışılmamış bir manzara karşısında kafalar karıştı ve adeta kaosa doğru bir koşma başladı. Herkes başka açıdan bakıyor ve kimi siyasi, kimi başka rant peşinde koşuyor. Eğer kendimize çekidüzen vermezsek, elimize geçen bir fırsatı heba edebileceğiz.

Bakın kime ne görevler düşüyor:

1. En önemli sorumluluk DTP’ye ait. Parti içinde, toplumda gerginlik yaratan show’un bitmesini isteyenlerin sesleri yükselmeye başladı. Ancak PKK’nın da ikna edilmesi gerekiyor. Hele Ankara’ya yürüyüp, ellerindeki istek mektubunu vermeye kalkmaları her şeyi yıkabilecek cinsten bir yaklaşım olur.

2. AKP’nin bir an önce yasal değişiklikleri devreye sokması gerekiyor. Bu yasalarla, dağdan inen veya yurt dışından gelenler, sadece tanıdık savcı veya hakimlere dayanılarak serbest bırakılamaz. Eğer bu geri dönüşler sürecekse, bir an önce yasalar düzenlenmeli.

3. MHP’nin muhalefet partisi olarak geri dönüşlere tepki gösterme hakkı olmasına rağmen, Bahçeli böylesine sert, böylesine kışkırtıcı davranmamalı. Aynı görüşleri daha ılımlı bir tonda topluma taşımalı.

4. CHP, seçmeninin de sesine kulak vermeli ve MHP gibi davranmaktan vazgeçmeli. Bu partinin, AKP’yi desteklemesini kimse isteyemez, ancak süreci bu kadar sert tepkiyle engellemeleri, bu ülkeye büyük zarar vermektedir.

5. MEDYA, adeta futbol takımı tutar gibi davranmamalı. Özellikle TV’ler kışkırtıcı yayınlardan vazgeçmeliler. Unutmayalım ki, PKK’nın dağdan inmesi, bu örgütün sonudur. İster mitingle gelsin, ister övünsün. Sonuçta, yolun sonu silah bırakmaya gider. Silahını bırakmış bir PKK da bu ülkeye derin bir nefes aldırır. Gelin bir defalığına hep birlikte ülkemizi düşünelim.

Bu katliam haberi gerçekten doğru mu?

Gazetelerde okuduğum zaman inanamadım. Marmaris’in o harika ormanlarının içinde 42 yerde maden aranması için izin verilmiş. Tekrar ediyorum, bunu gazetelerde okudum. Ardından da ne yalanlama gördüm, ne de doğrulama. Ancak içime bir kurt düştü.

Eğer gerçekten doğru ise, ne yapıp edip bunu önlememiz gerekir.

“Ne demek oluyor kardeşim, yani bu vatanın zenginliklerini kullanmayacak mıyız?” demeyin.

Zenginliği başka yerlerde arayın. Zira unutmayalım ki, ormanlar, önümüzdeki yıllarda çok daha değerli olacaklar. Global ısınma karşısında giderek dengeleri bozulan dünyamızın hiç değilse yeşilliğini koruyalım.

Ben merakla bekliyorum. İşin doğrusunu öğrenmek istiyorum. Gerçekten yazıldığı gibiyse, ben de çevrecilerin yanında rol alacağım. Onların çığlıklarının duyulmasına yardımcı olacağım.

Turizmin Oscar’ı bir Türk’e verildi

“World Travel Awards”, yılda bir kez düzenleniyor ve dünya genelinde turizm sektörünün Oscar’ı olarak kabul ediliyor. Bu ödüllerin bu yıl 16’ncısı düzenlendi. Ödül töreni Portekiz’deydi. Ve Türkiye’den Hotel Les Ottomans, Avrupa’nın en iyi butik oteli seçildi. Bu Türkiye turizmi açısından son derece önemli. Bu tip ödüller Türkiye’ye gelen turist sayısını ikiye hatta üçe katlayabilir. Otelin sahibi Ahu Aysal Kerimoğlu tek başına uğraştı ve bu oteli evirip çevirdi. Sadece bununla kalmadı, otelin halkla ilişkilerini de kendi başına yüklendi. İstanbul’un en içten sevilen ve gerçekten de sevgi dolu bir otel patronu oldu. Bu ödülü de fazlasıyla hak etti.

Şeref tribünü değil sanki Politbüro toplantısı

Şu resme bakın ve ne gördüğünüzü lütfen benimle paylaşın.

Hemen her büyük maçta, aynı sahnelerle karşı karşıya kalıyoruz.

Kameralar, maç sırasında, iki başkanın şeref tribünündeki görüntülerini yansıttıklarında aynı manzara ile karşılaşıyoruz. Son derece asık suratlı iki insan görüyoruz. Sovyetler Birliği döneminde, Politbüro toplantılarından yansıyan resimler gibi.

Geçenlerde Mehmet Yılmaz da değinmişti. Baktığınız zaman, aman Allah’ım, ne kadar bedbaht suratlı insanlar bunlar, diyesiniz geliyor. Oysa o sırada tribünler birbirine girmiş, atılmış golün sevinci yaşanıyor. Ancak bizim başkanların suratı dahi kıpırdamıyor.

Yahu insan, hafif dahi olsa bir gülümser, değil mi?

Hayııır, yanındakine ayıp olacak diye, içlerinden ayağa fırlayıp çığlıklar atmak gelse dahi, dudaklarını ısırıp otururlar. Bunun adı da herhalde, Türk usulü kibarlık, olsa gerek.

Bence, bu yaklaşımın kibarlıkla hiç ilgisi yok. Sadece zoraki bir sıkıntı... İnsan tabiatına aykırı bir durum.

Bırakın kendinizi dostlar.

Ayağa fırlayıp, misafir başkana el kol hareketleriyle, nasıl gol attığınızı anlatmaya kalkmasanız dahi, medeni birkaç kelime ve jestle heyecanlarınızı bizlerle de paylaşın...

Mithat Bereket’in Mandela efsanesi...

Mithat Bereket’in yıllar önce, 32.Gün’ün en başarılı elemanlarından biriyken, Nelson Mandela ile hapisten çıkar çıkmaz yaptığı o nefis söyleşi hakkında bir süredir spekülasyon yapılıyor.

Efendim, Mithat, Güney Afrika’ya gitmiş ve aynı anda orada bulunan Leyla Umar’ın kendi gazetesi için Mandela’dan randevu aldığını öğrenince, sabah erkenden bürosuna gidip “Ben Leyla’yım” demiş ve Mandela’nın karşısına geçip röportajı yapmış. Yani, söyleşiyi Leyla Umar’dan çalmışmış... Bu iddiayı Umar, yıllardır etrafa yayıyor. Şimdi de her önüne gelene anlatıyor.

Ben bundan daha saçma bir iddia duymadım.

Mithat’ın bir kadınla karıştırılamayacağını, onu tanıyan herkes bilir.

Üstelik olayı adım adım izlediğimden dolayı, hatta bu söyleşiden sonra Avrupa’da karşılaştığım Mandela ekibine aynı konuyu sorduğum için, gayet iyi biliyorum.

Mithat Bereket, bu başarısını tek başına gerçekleştirdi ve o dönemde 32. Gün’de övünerek yayınlandı. Artık bu şehir efsanesinin bitirilmesinde yarar var.

‘Alpaslan’a Mektuplar’

Galatasaray UltrAslan’ın Genel Koordinatörü Alpaslan Dikmen geçen yıl bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Tüm Galatasaray camiası bu acı haberle sarsılmıştı. Galatasaray maçlarına giden birisi olarak iyi biliyorum ki tribünlerde Alpaslan’a karşı müthiş bir sevgi vardı. O da tüm yaşamını Galatasaray aşkına adamıştı. “Alpaslan’a Mektuplar” tam da Alpaslan’ın ölümünün birinci yılında piyasaya çıktı. Onu seven yüzlerce kişinin, ölümünün ardından Alpaslan’a yazdığı mektupları var kitapta. 32. Gün’e konuk almıştım Alpaslan’ı. Bu çok değerli kitaba küçük bir mektupla ben de minik bir katkıda bulundum. Bu arada kitabın tüm geliri Galatasaray Engelli Basketbol Takımı’na bağışlanacak. Ne diyordu ölümünün ardından tribünler: “Keşke çıkıp şaka desen, ne olur Alpaslan Dikmen...” (Şira Yayınları: 0212 512 45 74)