Ama deli ama dolu bir sürü düşünce

a
a
Cumartesi, 29 Ağustos 2009 - 12:12


Ama deli ama dolu bir sürü düşünce

Yasemin Altan

Can ağır bir bronşit geçirdi. O da, biz de epey bi yorulduk. Oh bitti, biraz dinleneceğiz derken bu kez bendeniz yataklara düştüm. Ama öyle böyle değil. Altı gün hiç kalkmadan, kalkamadan yattım. Yatmak dışında bir şey yapamayınca da insan bir dolu düşünüyor. Gelmişini, geçmişini, hayatını, hayatının nereye gittiğini... Öyle çok düşünmek de iyi gelen bir şey değil, haberiniz ola.

Çok eski bir arkadaşımın bana yazdığı bir mailden yola çıkarak mağdur olmak, mağdur etmek, mağdur rolü oynamakla kafam oyalandı epeyce.

Hayatta zaman zaman mağdur oldum evet. Gerçekten seven, acıma duygusu olan, insanlarla ilişkisine ‘bu iyidir’le başlayan ancak sıkı bir kazık yediğinde ‘kötüymüş be’ye çeviren herkes gibi ben de mağdur oldum. Hal öyle olunca beni mağdur edenleri suçladığım da oldu tabii. Herkesi olduğu gibi kabul edecek, “Bana kazık attı ama olsun o da insan” diyecek olgunluğa henüz erişmedim. Bir gün kısmet olur belki. Suçladım, öfkemi kustum, bağırdım, delirdim ama sonra konu neyse onu geride bıraktım, yıllara yayıp mağdur rolü oynamadım. Başıma ne gelirse gelsin kimse acımaz bana bu yüzden. Bazen acısınlar çok isterim ama o ağlak rolü oynamayı beceremediğim için olmaz. Mağdur etmeye gelince, bakın o konuda biraz iddialı konuşabilirim; bilerek ve isteyerek hiç yapmadım. Bilmeden bile yaptıklarım varsa, sınırlıdır. Hiçbir arkadaşımın sevgilisine, kocasına yan gözle bakmadım.

Kimsenin yuvasına göz dikmedim. Kimsenin ailevi ya da özel sırrını kimseye açmadım ki dedikoduya bayılırım. Kimseyi ne işte, ne özel hayatta sattım. Ve ben, kimseye belden aşağı vurmadım. (Bu not bana mail yazan arkadaşıma) Hani vardır ya “Seni zaten annen de sevmedi” türü cümleler, acıtma ihtimali kesin olan, onlardan hiç kurmadım. “Başarı ne?” diye düşündüm sonra biraz. Başarının tek bir ölçütü var bence; mutlu olmak. Arkanda sıkı bir ailen var, seni seven bir kocan var, şahane bir çocuğun var, bir de işin var demek değil. İşsiz güçsüz mutlu olanlar da var, hayat boyu aşkın peşinde koşan sadece aşık olduğu zaman mutlu olanlar da. Hayatını bir çocuğa adayıp mutlu olanlar da var, zengin bir koca bulup başka bir şey aramayanlar da. Mühim olan, her nasıl yaşıyorsan, seni mutlu edip etmediği. Ediyorsa bu hayatta başarılı olmuşsun demektir, değilse mutluluğu yakalayana kadar doğru formülü aramaya devam. Son olarak da, “POSTA okuru sizce nasıl biri ki?” yazıma gösterdiğiniz ilgiye pek bi sevindim. Teşekkür ederim. Çok sevgili Aziz Dede beni yine çok mutlu ettiniz. Aslıcım sen de. Hatta bana bu mektubu yazdıran sevgili okurun yeni maili bile bu kez daha yapıcıydı. (Ya da bana öyle geldi.) Ona da ayrıca teşekkürler. Bu hafta (bu arada bu benim POSTA’daki 100’üncü haftam) kafam daldan dala atladı. Haftaya olur da tatile çıkmayı başarırsam daha derli toplu bir hale gelirim belki. Sizleri seviyorum.

O SÜMBÜLLER BANA

Günaydın’ın kapağında kocaman bir resim. Oğlum ve babası. Paparazzilerin kol gezdiği İstinye Park’ta çekilmiş. Ellerinde de ben hastayım diye bana alınmış bir demet mor sümbül. Fotoğraflarının çekildiğinden bile haberdar olmayan bu ikilinin baba olanının ağzından şahane bir haber yazılmış. Can, Demet’i çok sevdiği için, babasından ona çiçek almasını istemiş, babası da almış, şimdi de ona götürüyorlarmış, falan filan. Can tabii ki Demet’i çok seviyor, ben de çok seviyorum ama haber baştan aşağı uydurma. Oğlumu bu uydurma habere malzeme yapmalarına aşırı delirdim önce. Sonra da kendime çok güldüm, bugüne kadar yazılanlara delirmemişim buna mı deliriyorum diye. Bu nasıl gazeteciliktir Allah aşkına ya. Ya da gazetecilik bu mudur? Hadi bir laf edilse, o da abartılsa anlayacağım ama yok yere nasıl bu haber yazılabilir. Sonra da insanlardan gazetelere güvenmelerini bekliyoruz. Hadi bu dandik bir haber, daha ciddi haberlerde kim bilir neler sallıyorlar, biz de okuyup inanıyoruz. Çok yazık!

KADINLAR

Bu hastalık sırasında kitap bile okuyacak halde değildim. Ancak DVD ve televizyon izleyebildim. Bir arkadaşım hastalanma hediyesi olarak bana Meg Ryan’ın başrolünü oynadığı Kadınlar filmini almış, getirmiş. Ne şeker filmmiş meğer, ben de aşırı balondur diye izlemiyordum. Filmde erkek oyuncu yok, figüran olarak bile yok. Öyle bir hayat nasıl olurdu diye düşündüm, pek iyi gelmedi doğrusu.

Film, kadınların hayattaki klasik dertleri üzerine kurulu. Ama onları da ders vermeden, abartmadan, olduğu gibi anlatmış. Ama filmin esas konusu, etrafında gerçek üç beş dostun varsa, bunun en büyük zenginlik olduğu.

İnsan okullarla birlikte hayata kalabalık bir arkadaş kadrosu ile başlıyor. Karşılaşılan her zorlukla birlikte dostluklar sınanıyor. Sonra yavaş yavaş elemeler başlıyor. Kimi anlıyor niye elendiğini, kimi merak bile etmiyor. Ama günün sonunda gerçek olanların sayısı bir elin parmağını geçmez hale geliyor. Bende de olan bu. Hala hayatımda olan ve muhtemelen olmaya devam edecek olan arkadaşlarım, iyi ki yanımdasınız. Bunun ne büyük bir zenginlik olduğunu çok çok iyi biliyorum.

 

Günaydın’ın kapağında kocaman bir resim. Oğlum ve babası. Paparazzilerin kol gezdiği İstinye Park’ta çekilmiş. Ellerinde de ben hastayım diye bana alınmış bir demet mor sümbül. Fotoğraflarının çekildiğinden bile haberdar olmayan bu ikilinin baba olanının ağzından şahane bir haber yazılmış. Can, Demet’i çok sevdiği için, babasından ona çiçek almasını istemiş, babası da almış, şimdi de ona götürüyorlarmış, falan filan. Can tabii ki Demet’i çok seviyor, ben de çok seviyorum ama haber baştan aşağı uydurma. Oğlumu bu uydurma habere malzeme yapmalarına aşırı delirdim önce. Sonra da kendime çok güldüm, bugüne kadar yazılanlara delirmemişim buna mı deliriyorum diye. Bu nasıl gazeteciliktir Allah aşkına ya. Ya da gazetecilik bu mudur? Hadi bir laf edilse, o da abartılsa anlayacağım ama yok yere nasıl bu haber yazılabilir. Sonra da insanlardan gazetelere güvenmelerini bekliyoruz. Hadi bu dandik bir haber, daha ciddi haberlerde kim bilir neler sallıyorlar, biz de okuyup inanıyoruz. Çok yazık!