Selcen Doğan Ağakay

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

'Anadolu'nun Şarkıları'nda kaybolmak

Pazar, 14 Mart 2010 - 05:00

Fragmanını defalarca izlediğim film nihayet geldi. ‘Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’. Bir müzikal-belgesel. Sıcacık bir duygusu, zenginliği ve lezzeti olan bir çalışma. Öyle ki; insan gözünü kırpmadan izliyor. Kapılıp gidiyor.
Bu projenin sahibi ve yapımcısı Nezih Ünen ile ekibi tam sekiz yıl çalışmışlar bu filmi oluşturabilmek için. Anadolu’nun her yerini gezmiş, unutulmaya yüz tutmuş ezgileri yöre insanının ağzından dinleyip çekmişler.
Sadece ezgiler yok filmde. Yöresel danslar, yüzyıllardır sürdürülen sanatlar, meslekler, oyunlar, rengarenk giysiler ve olağanüstü doğa görüntüleri var. İnsanın yüreğini burkan ‘yüz’ler, gözyaşları içinde gülümseten nineler, dedeler var. Onların aktardıkları hikayeler, duygular, ezgiler bir yandan ılık ılık içimize akarken, bir yandan da içimizde oralara gitme arzusu yaratıyor.
Artvin’deki yaşlıların çok sesli Gürcü korosu, Trabzon’un horonu, Kars’taki aşık atışması, Bingöl’ün kartal oyunu, Silifke’deki Kırtıl semahı, Denizli’deki Karacaoğlan türküsü, Muş’taki dengbej, Mardin’in Süryani ilahileri... Ve daha nicesi.
Öyle bir şölen ki bu, defalarca seyretmek istiyor insan. Doyamıyor, yetinemiyor. En çok da insanın gidesi geliyor buralardan. Oralara gitmek, o insanlara dokunmak, onlarla oturup çay içmek, yüreğini dinlendirmek, kaybolmak istiyor... Anadolu’nun kayıp şarkılarında kaybolmak, insana kendini buldurtuyor...

Tedavi edilmesi gereken düşünceler

Bu ülkede, tüm azınlıkta olanlar gibi ‘eşcinsellerin’ de işi zor.
Çünkü bu ülkede eşcinsellere küfür ediliyor. Bu ülkede eşcinseller dövülüyor. Bu ülkede eşcinsellere duygusal, fiziksel ve cinsel şiddet uygulanıyor. Ve bu ülkede eşcinsellere uygulanan her türlü şiddet gizleniyor.
Hal böyleyken, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı çıkıyor ve eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inandığını söylüyor. ‘Tedavi edilmesi gereken bir şey bence’ diyor.
Oysa eşcinsellik 1973’ten bu yana psikiyatri ve psikoloji bilimleri için bir hastalık değil.
Sayın Bakan yine de eşcinselliğin bir hastalık olduğuna inanmak istiyorsa, inanabilir tabii. Ama bu ülkenin bir bakanı olarak; her kesimi kucakladığını; demokrasiyi ve insan haklarını her şeyin üstünde tuttuğunu iddia eden bir partinin temsilcisi olarak bu şekilde konuşması doğru değildir.
Hadi bunlardan da vazgeçtik, bir kadın olarak, bir anne olarak ondan çok daha farklı bir yaklaşım beklerdik.
Eşcinsellerin nefret cinayetlerine kurban gittiği bir toplumda onlara vebalıymış gibi yaklaşmak, ateşe körükle gitmektir. Hedef göstermektir. Düşüncelerini değiştirmek mümkün olmayabilir belki ama bundan sonra Bakan Hanım en azından sözlerinin nereye gideceğini hesap edip öyle konuşmayı deneyebilir.

Şahsi meselelerin köşe açılımları

Ayşe Arman, Perihan Mağden’in son romanı ‘Ali ile Ramazan’ı okuyor ve kitabı çok beğendiğine dair bir yazı yazıyor köşesinde. Yazının son cümleleri ise ‘Çok çok güzel yazmış, gerçekten tebrik ediyorum. Ama tabii bu Perihan Mağden’in insan olarak beş para etmez biri olduğu gerçeğini ne yazık ki değiştirmiyor’ şeklinde.
Bu ne şimdi? ‘Bak ben sana kıl oluyorum ama Allah için iyi bir roman yazmışsın, bunun da hakkını verecek kadar büyüklük gösteriyorum’ mu? Yoksa içten içe ‘Ben asla bu kadın gibi roman yazamayacağım. Ama olsun, o da insan olarak gıcık biri, oysa ben çok sevilen bir kadınım’ tesellisi mi?
Neyse ne. Ama hem kaçak güreş hem de bel altından vurma var burada. Bir kere Perihan Mağden köşe yazarlığını sürdürmüyor, yani Arman’a cevap verecek bir köşesi yok. İkincisi, kişisel alana girerek karalama, yerme var bu sözlerde, ki bir köşe yazarının köşesini bu şekilde kullanmaya hakkı yok neticede.
Köşelerimizi kendi hezeyanlarımız ve şahsi meselelerimiz için kullanma hatasına düştüğümüzde, karaladığımız insanlar kadar okurlara da özür borçluyuz aslında.
Köşeler ‘günlüklerimiz’ değil ne de olsa!

HAFTANIN NOTLARI

Almanya’da iktidarda bulunan CDU partisi ile koalisyon ortağı FDP partisinin bazı üyeleri Yunanistan’a, borçlarını ödeyebilmesi için ‘bazı adalarını satmasını’ önermiş. ‘Yunanlar, adalarınızı satın’ başlığıyla Alman Bild gazetesinde yayımlanan habere göre, Alman parti üyeleri, Yunanistan’da 3 binden fazla ada olduğunu, bunlardan sadece 87’sinde insanların oturduğunu söyleyerek, ülkenin borçlarını ödeyebilmek için bazı adaları satabileceğini belirtmişler.
(Ne diyelim, Allah düşürmesin(!) Yarın bir gün AB üyesi oluruz, borcumuz karşılığında bizden de ada falan isterlerse, bizde savaş sebebi sayılır bu öneri. Hem Yunanlar kadar adamız hem de böyle tekliflerin şakasına bile tahammülümüz yoktur bizim valla).

İsviçre’de, ‘kötü muamele gören hayvanları mahkemelerde savunmakla görevli avukatlar atansın mı atanmasın mı’ diye bir referandum yapılmış. Halkın yüzde 70’i ‘Hayır’ oyu vererek, Hayvanları Koruma’yla ilgili mevcut yasanın yeterli olduğunu savunmuş. Yasaya göre, örneğin lepistes balıkları canlı olarak tuvalete atılamıyormuş. Yasa aynı zamanda muhabbet kuşu ya da hamster gibi sosyal hayvanların bir partner ile yaşamalarının sağlanmasını zorunlu tutuyormuş.
(Böyle lüks bir gündem dünyanın başka neresinde var acaba? İsviçre’nin süs balıkları kadar bile kıymetimiz yok burada ama, orada yaşarsak da can sıkıntısından patlarız herhalde!)