'Artist gibi değil memur gibi yaşadım'

Erol Günaydın 78 yaşında. 60 yılı tiyatroda geçti. Bütün anıları Topağacı'nda yaşadığı evin duvarlarında, her köşesinde. Onları anlattı

'Artist gibi değil memur gibi yaşadım'

Adına türkü yazılan Kiziroğlu Mustafa Bey’in ailesindenmişsiniz. Aile hikayeniz nedir?

Bizim soyadımız Akçaabat’ta Kiziroğluları’ydı. Çok kavgalı dövüşlü bir aileydi. ‘Deliler’ lakabını takmışlardı. Babam da aileye “Deli Kizirler” diyorlar diye soyadını değiştirdi ve Günaydın yaptı. Akçaabat’ta sadece ilkokul vardı, okumak için Trabzon’a gitmek gerekiyordu.
Babam nakliye işiyle uğraşırdı, “En güzeli İstanbul’a gidelim, çocukları orada okuturuz” dedi ve bizi kamyona doldurdu İstanbul’a getirdi. “Koca kamyon” diye iftihar ediyordum ama İstanbul’a gelince çok gözümden düştü. Geminin içinde etraftaki kayıklar gibi küçücük kaldı!

İstanbul’da yaşadığınız en büyük zorluk neydi?

İstanbul’a ilkokul üçüncü sınıfta geldim. Boğazın kenarında o günkü adıyla 19. İlkokul olan okulda okudum. Çocuklar şivemle çok alay ediyorlardı, rahat vermiyorlardı. ‘Koptu’ değil ‘kopti’ diyordum. Düzeltmeyi çabuk kıvırdım. O zamanlar sinema ve tiyatroda güzel bir Türkçe konuşulurdu, çok faydası oldu bana da.

Tiyatro sevgisi nasıl başladı?

İsmail Dümbüllü’yü çok sevdim, pazar günleri tiyatroya giderdim. Galatasaray Lisesi’ne geçtikten sonra da her cumartesipazar Ses Tiyatrosu’da Ali Sururi’leri, Muammer Karaca’ları seyrederdim. Ama tiyatrocu olmak aklımın ucundan geçmezdi.

Sonra nasıl oldu?

Çok iyi okuyordum. Sıra arkadaşım Asaf Çiyiltepe ile doktor olmaya karar vermiştik. Ben tiyatro işlerine bulaşınca güm çakıverdim, Asaf geçti. “Sen git tıbbiyeye ben artistliğe yöneleyim” dedim. Bu arada hocalar, aile, herkes “Ya Galatasaray’da okuyorsun, artist olunur mu?” diye itiraz etti.

O zamanlar artistlik ayıp bir şey! Sadece edebiyat öğretmenimiz meşhur edebiyatçı Ahmet Kutsi Tecer ve Fransızca hocalarım çok destek verdi. Sonunda ben artist oldum, Asaf da Ankara Sanat Tiyatrosu’nu kurdu.

Cemal Reşit Rey’i Yaygara 70 oyunuyla tekrar müzikale döndürmüşsünüz?

Haldun Dormen müzikal oyun oynamak istedi, “Cemal Reşit Rey’i acaba kandırabilir miyiz?” dedi. Çünkü Cemal Reşit Rey, kardeşini kaybettikten sonra müzikal işinden elini eteğini çekti, kabuğuna çekilmiş, hayata küsmüştü. Haldun beni de aldı Cemal Reşit Rey’e gittik. Cemal Bey “Kim yazacak?” dedi; Haldun beni gösterdi. Cemal Bey bana döndü, “Yazabilecek misin?” dedi.
“Ben bizim mahallelerimizdeki Romeo’ları, şıpıdık terlikli Jülyet’leri yazacağım” dedim. “Yaz bakalım” dedi. Bir şarkı sözü yazdım götürdüm, ertesi gün şarkı sözümü besteledi ve artık Cemal Reşit Rey müzikallere geri dönmüştü. Sonra beni ölen kardeşinin yerine koydu, çok sevdi. Cemal Bey’in ömrü bir şeye yetmedi ona çok üzülürüm.

Ne yapmak istiyordu?


Birlikte ‘Müezzin’ adında operet yazmamızı istiyordu. “Dikkat edersen sabah ezanında bütün camilerden sesler yükselir, İstanbul’u ezan sesleri sarar, çok güzel bir müzikle dolar şehir” demişti. Cemal Bey’le konuşurken “Bana bir dakika müsade” der ortadan kaybolur, gider namazını kılar gelir sonra piyanoya oturur Beethoven çalardı.

Siz iki büyük tiyatroda, Dormen ve Kenterler’de aynı anda sahneye çıkmışsınız. Nasıl oluyordu?

Sabah tiyatroya giriyor, gece yarısı çıkıyordum. Provayla başlıyor, sonra iki tiyatroda sırayla matine suare oynuyordum. Soyun giyin soyun giyin, sonunda çırılçıplak çıktığım olmuştu tiyatrodan.

Neden iki tiyatroda birden?

İki taraftan aldığım maaşla ancak geçinebiliyordum. Birinden kiramı veriyordum, diğerinden geçimimi sağlıyordum. O zaman öyle çok kazanılmıyordu.

Hala öyle galiba...

Hala öyle ama ama sevgisi bambaşka.

İki tiyatronun yanı sıra o sıralar yan işler yapmışsınız...

Evet mesela dublaj yapıyordum. İtalyan filmi ‘Yavru ile Katip’ vardı, onları Altan Erbulak’la konuşturuyorduk ama tuluat yapıyorduk. O kadar süsledik ki, yaptığımız tuluat o kadar tuttu ki, İtalyan film şirketi bile şaşırmıştı, “Ne var Türkiye’de bu bizim film bu kadar seyrediliyor” diye. Sonra çok çizgi film konuşturdum.
Ayı Yogi’yi seslendirdim, ona da katıştırdım bir şeyler, İngiliz Ayı Yogi’ye bir “Efeeem” koydum, birden bire bizim ormanların ayısı oldu. Böyle ufak tefek katkılar yapıyordum. Her gün dublaj yaptım. İki tiyatro bir arada, bir dublaj ancak geçiniyordum.

Meddahlık, zennelik de yaptınız...

Bir dönem tiyatrolar, sinemalar kapanmaya başladı, ben de geleneksel Türk sanatlarını yaşatmak adına meddahlık yaptım. Hala yapıyorum. Bir ay evvel Belçika’da yaptım, ondan önce Polonya’da. Zenne çok güzeldir, ben her oyunumda mutlaka bir zenne oynardım. Çok severim. Ama bizde zenneyi yanlış oynuyorlar, kadın gibi oluyorlar. Tüylerini traş ediyorlar, seslerini inceltiyorlar, kırıta kırıta oynuyorlar.

Evet şimdi zenneler genellikle eşcinsel görüntüde...

Halbuki tam tersidir, erkeğin kadın gibi oynamasıdır zennelik; ama içinde erkek olduğunu belli edecek. Zenneliğin komiği oradadır, görüntünün içinde erkek olduğu belli olacak. Yoksa kadın oynar, ne gerek var zenneye? Ben biraz amcalaşmış kadınları, yaşlı kadınları oynarım. “Altın Portakal’ımı satmak istedim...”

Komik olduğu için mi zenne oynamayı seviyorsunuz, yoksa zennelik geleneğini sürdürmek için mi?

Ben sürdürmek için oynuyorum, çünkü geleneksel tiyatromuzu, orta oyununu çok seviyorum. Bizimkiler batı tiyatrosu yapacağız diye bizim geleneksel tiyatromuzu ihmal ettiler. Şimdi şimdi kıymetini anladılar; ama ne çare?

Meddah’la stand-up’çılar karşılaştırıldı, “Cem Yılmaz modern meddah mı?” denildi, siz bu tartışma hakkında ne düşünüyorsunuz?

Cem Yılmaz meddahlık yapmıyor, onlar güncel espriler yapıyorlar. Sadece güldürmekle gelip geçiyorlar. Bizimkinde bir konu var, karakterleri, öğütleri var; bayağı tiyatro gibi.

Kavuk ondan ona, ondan ona hikayesi ne peki?

Münir Özkul Kanlı Nigar’ı oynarken, filmin yönetmeni Ertem Eğilmez, İsmail Dümbüllü’yü çağırıyor. Dümbüllü, Münir Özkul’u çok beğeniyor, Naşit’ten kalan bir kavuğu ona hediye ediyor. Münir de, “Yaşlanıyorum ben de Ferhan Şensoy’a vereyim” diyor. Böylece törenle Ferhan’a veriyor. Bu şekilde bir kavuk törenidir çıktı. Halbuki böyle bir tören yok. Herkes kendi kavuğunun sahibidir aslında. Kimse kimsenin kavuğuna tenezzül etmez yani.

Büyük oyuncu Yıldırım Önal parasızlık nedeniyle Altın Portakal ödülünü para karşılığı rehin vermişti. Siz de böyle zor durumda kaldınız mı?

Benim de 2 tane Altın Portakal’ım vardı, yolsuz kaldım bir tanesini satayım dedim. Çok güzel heykellerdir eski Altın Portakal’lar. Heykelin elindeki portakalın altın olduğunu sanıyordum. Ama altın değil, yaldızmış! Geçen yıl Altın Portakal’da Yıldırım Önal Anı Ödülü’nü bana verdiler. Yıldırım Önal’ın emanete verdiği ödülü oradan almış gibi oldum, gururla koruyorum.

Şıpsevdi biriymişsiniz öyle mi?

Değildim.

Göksel Kortay öyle demiyor!

Göksel Kortay’la bir muhabbetimiz oldu. Bir kere Göksel’e randevu vermiştim. Elimde çiçeklerle randevuya gitmiştim. Ama Göksel gelinceye kadar orada bir kız gördüm ve çiçekleri ona verdim. Göksel çok bozulmuştu bana. Çok severim Göksel’i, her zaman çok güzeldi, kalbi de çok güzeldir. O da eşini çok talihsiz bir şekilde kaybetti; çok da mutluydular. Bizim tiyatro arkadaşlığımız sevginin de ötesinde bir dostluk, arkadaşlıktır. Ben tiyatrodan birisiyle aşk yaşamak istemedim, hep arkadaşlık yaptım.

Neden?

Çünkü olmaz. Karım bana “İlla birlikte oynayalım” der. Onun maaşı az, benimki fazla olur, patron onu kovar, sen kalırsın, “Ben de gidiyorum” dersin. Bana ayak bağı olur, oysa ben özgür ve rahat çalışmalıyım.

Büyük aşkınızı nasıl buldunuz?

Turneye çıktığımız zaman sabahlara kadar sokaklarda dolaşırdık. İzmir’de turnedeyken bir akşam Müşfik Kenter, Cahit Irgat, Kamuran Yüce hep beraber içkiler içtik. Sonra Kadifekale’ye çıkalım dedik, öyle içki içmiştik ki ben oralardan aşağılara uçtum. Sonra hastaneye gittik. Ertesi gün kolum sarılı, Chapeau (Şapka) Ertekin’in bir yeri vardı oraya gittik. Bir hanım duvarlara resim yapıyor. İşte aşkı o hanımda buldum. Evlendik, çocuklarımız oldu, 30-40 sene beraber yaşadık sonra onu kanserden kaybettim. Aşklar öyleydi.

Güneş Hanım’ı ailesi hemen size verdi mi?

Biz söker alırız! Anne-babası Manisa’da oturuyordu. Yıldız Kenter, Müşfik Kenter, rahmetli Şükran Güngör, ben arabayla Manisa’ya gittik, kızı istedik. Biraz nazlanır gibi oldular ama kadro güçlüydü, ağır bastık.

Kadro çok güçlüymüş hakikaten, tiyatro turnesi gibi...

Kız isteme turnesi! Karımın gelinliğini de İtalya’dan Leyla Gencer yollamıştı.

Aşkı bulunca şıpsevdilik bitti mi?

Şıpsevdilik bitti hakikaten, ben zamparalık beceremem, zaten vaktim de olmadı. Ben hiç şöhret kovalayan artistler gibi değildim, daireye giden bir memurdan farkım yoktu. Beni tanırlar, etrafıma gelirler imza isterler diye hiçbir zaman siyah gözlük takmadım.

Eşinizi çok arıyorsunuzdur...

Aranmaz olur mu? Eşim bir kuvvetti, bir dosttu, bir arkadaştı. Çünkü aşk bir yere kadar geliyor, sonra arkadaşlık başlıyor. İnsan eşiyle arkadaş olunca çok daha başka oluyor, ömür boyu sürüyor. Tiyatrocu değildi ama, tiyatroya gelir, anlar, kostümümü bir gecede diker, hazırlar, muhabbetlerimiz uzar giderdi. Yoksa sadece aşka kalsa; aşk 10 senede biter. 10 sene bile çok uzun zaman, iki senede biter o iş.

İş teklifi çok geliyor mu?

Menajerler dönemi var şimdi. Ben onlardan çok uzaktayım. Sadece ahbaplar, tanıdıklar kanalıyla iş teklifi geliyor. Biraz da rahatsızlıklarım oldu ağırlaştırdım işi. Yoruldum artık, durduraksız 60 sene oldu bu meslekte. Hala biraz gücüm olsa yeniden tiyatro sahnesine çıkacağım. Çok özlüyorum tiyatroyu. Hele bir koltuklu oyun olsa, oturup koltuğa rolümü oynayacağım. Türker (İnanoğlu) sağolsun Akasya Taksi’de böyle bir rol verdi. Fazla hareket etmeden oturduğum yerde oynuyorum.

Maddi nedenlerle mi dizide oynuyorsunuz?

Oyunculuğu çok seviyorum, kopamıyorum. Hayat bu. Ama bakıyorum da şimdiki oyuncular bu işi para için yapıyor, meşhur oluyorlar hemen. Onları seyretmekten çok keyif almıyorum. “Ne olur Lambo’nun veresiye defterini verin!”

Siz genç bir oyuncuyken nasıldınız?

Tiyatroya girdiğim zaman bütün edebiyatçıları tanırdım. Yaşar Kemal’den Kemal Tahir’e, Edip Cansever’den Özdemir Asaf’a kadar hepsi arkadaşlarımdı. Onlarla oturur, sabahlara kadar sohbet ederdim. Yazar, şair, ressam, gazeteci, birlikte büyüdüm. Ben onların oyuncusuydum, onları güldürür, taklitler yapardım. Bir tek Orhan Veli’yi tanıyamadım, ömrü yetmedi. Şimdikilere bir şair sorsan, bir edebiyatçı sorsan bilmiyorlar yazık! Oysa tiyatro edebiyatla, müzikle beslenir.

Anlattığınız ortam, eskiden Paris’te de kafelerde var...

Tiyatro bursuyla 1956-57 senesinde Suna Pekuysal’ın kocası Ergun Göknar’la Avignon’a gitmiştik. Orada Comedie-Française oyuncularından Gerard Philips’le, Jean Vilar’la, Maria Casares’le tanıştım. Hatta bana “Burada kal” demişlerdi; kalıyordum. Avignon’dan Paris’e trenim hareket ederken, Ergun Göknar, “Vatan hainliği yapma, devlet bizim paramızı ödedi” diyerek trenden aldı beni. Orada kalmak için teklif aldığımı Muhsin Bey’e (Ertuğrul) anlatınca, “Niye geldin?” dedi. Ergun’u gösterip “Bu adamın yüzünden” dedim. Yoksa orada bütün kader değişiyordu.

Buradaki edebiyat ortamında geçen ne güzel anılarınız vardır...

Balık Pazarı’nda Lambo’nun meyhanesi vardı. Mösyö Lambo orta yaşlı çok hoş, çok tonton bir adamdı. Şairleri, edebiyatçıları çok severdi. Onlar da hep oraya giderler, içerlerdi. Lambo’nun bir veresiye defteri vardı, herkes züğürt; paraları çıkmadığı için de Lambo o deftere beyit yazdırırdı. Ya bir şiir, ya bir söz yazarlardı. Ben Galatasaray’da okurken arkadaşım Baran’la hep oraya gider, bir bira söyler, Lambo’nun veresiye defterini masaya koyar okurduk. Orada Oktay Rıfat’ı, Melih Cevdet’i görünce çok memnun olurduk. Sonra hepsiyle arkadaş oldum, onlarla buluşup meyhanelerde içip tartışırdık.

Lambo’ya ve deftere ne oldu?

Komünist diye meyhaneyi kapattılar. Oraya Oktay Rıfat da çok giderdi; ona sordum; “Ne oldu o defter biliyor musun?” diye. “Milli Emniyet onu aldı” demişti. Ben o defterin peşine düştüm, Mücap Ofluoğlu’yla birlikte çok aradık. Hala takip ediyoruz, inşallah buluruz. Milli Emniyet’e “Ne olur o defteri verin, içinde onların veresiye hesabı şiirleri, yazıları var” diye sesleniyorum. İnşallah bir yerde saklıyorlardır, atılmamış, yok edilmemiştir.

Geçmişe dönünce “Çok güzel bir hayat yaşadım” diyor musunuz?

Dolu dolu yaşadım. Boş işler yapmadım. Gururlu ve rahatım. Bir evim var; bana yetiyor, huzur içinde oturuyorum. Boşuna yaşayıp da bol para kazanmadım. Her yerde bir arazim olacaktı da ne olacaktı? Bana zenginlik bir şey getirmezdi ki. Zenginliğim benim bu anılarım, hatıralarım. Onun için resimlerimi her tarafa asıyorum...

Röportaj: Seral Cumalı
scumali@posta.com.tr

6
Yandex.Metrica