'Aşk değil sevgi arıyorum'

Pazar, 08 Ağustos 2010 - 05:00

'Aşk değil sevgi arıyorum'

Sanem Çelik, Aliye dizisinden sonra adeta sırra kadem bastı. Dört yıldır Amerika’da yaşayan Sanem Çelik’i herkes çok merak ediyordu. Los Angeles’taki evinde kapısını çalan Vogue Türkiye’ye hayatını tüm içtenliğiyle anlattı. Moda editörlüğünü Ece Sükan’ın yaptığı çekimleri fotoğrafçı Jason O’Dell çekti, Ayda Özlü Çevik söyleşiyi kaleme aldı...

Güzelliği onunla birlikte büyümüştü. Oyunculuğu da. Televizyon izleyicisiyle iletişimi zirvedeydi. 30’lu yaşlarının başındaki genç kadın birden sırra kadem bastı. Bir süre sonra Amerika’da yaşadığı haberleri duyuldu. İki buçuk yıl hiç Türkiye’ye gelmedi. Sonra kısa da olsa bir televizyon dizisinde göründü. Bir daha ondan haber alınamadı. Merak ediyor, haber alınmadıkça hakkında ‘küçük efsaneler’ türetiliyordu. Onu sevenler, Amerika’da olduğunu duyanlar hep Hollywood semalarından bir ses beklediler. Oysa Sanem Çelik, hayallerine ve kendine yolculuk yapabilmek için uçmuştu o hiç bilmediği ülkeye.

Yolculukların en zor, en meşakatlisini yaparken ilk kez ‘uzakta kurduğu yeni dünyanın’ kapısını Vogue Türkiye okurları için araladı. Ben Sanem’i 14 yıl önce soğuk ve karanlık bir İstanbul gününde tanıdım. ‘Kara Melek’ dizisi için görüştük onunla. Onun zeki bakışları, duygularını gizlemeyen ifadesi, sorgularken hüzünden öfkeye, oradan çocuksu bir neşeye geçişi ilk anda etkiledi beni.

Özgür martılar

Sanem’in gözünü karartıp, maddi değerleri, şanı, şöhreti, parayı bir anda terk edip gideceğini ta en başından biliyordum. Çekimler sırasında omzunda uçan bir martı sürüsü dövmesi gördüm. Kendisi çizmişti. “Onlar benim özgürlük ve gitme sürecimin simgeleri. Onlar hiç durmaz giderler.” demişti. 21 yaşında yaptırdığı o dövmeden önce de gitmişti. 11 yıl eğitimini aldığı, usta bir dansçı olmaya hazır olduğu anda baleden, tiyatroya... Küçücük bir çocukken eğitim sistemini, sonra ‘sistem’i sorgulayan Sanem, bazen ‘büyükler’ tarafından ‘anarşist’ olmakla da suçlandı. “Anarşistlik bir suç mudur ki, bir tavırdır bence. Doğruluğuna inandığım bir konuda tavrımı korurum her zaman. Çarkın bir parçası olmayı seçmediğim için kim suçlayabilir beni?” diyordu...

Uzağa yolculuk Sanem o kadar çok bilinmeyenli bir denklem ki... Neden gitti, Amerika’yı neden seçti, yıllardır ne yapıyor? Amerika’yı seçerken ‘uzak’ olması önemliydi onun için. “Buraya geldiğim ilk yıl sistemin benden istediği kadar bozulmuş, kırılmış, kızgın, paranoyak, korku dolu ve güvensizdim. Gitmek, dünyayı gezmek, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşamak ve yeni yerlerde kendimi yeniden keşfetmek isteği hep içimde vardı. Kendimi sınırlara sıkıştırılmış hissediyordum pek çok açıdan. Bunu kırmanın en iyi yolu bulunduğum yerin öbür ucuna gitmekti.” diyor cevabında... Birinci yıl tam bir başarıydı onun için. Bu uzak, yabancı ülkede kendiyle baş başaydı. Yaraları iyileşmiş, kendi olmaktan mutlu Sanem, dönüp etrafına baktı. Neler iyi gelmişti ona? Kendi anlatıyor...

“Bugünü yaşayan, mesafeli ve saygının ön planda olduğu bir yerde yaşamanın tadını çıkarmaya başladım. Öyle bir insan hakları var ki, kimse üstüne gelmiyor, yargılamıyor, herkes herkesi tebrik ediyor, destekliyor, cesaretinle oynamıyor, cesaret yüklüyor, besliyor, dolduruyor. Güveniyor sana ve güvenildiğini hissettiğinde yanlış ortadan kalkıyor. Yanlış yok, denemeler, yanılmalar var burada. Bireysel ve huzurlu yaşayabiliyorum bir yabancı olarak. Kapım ardına kadar açık, içeri bakan yok.

Böylece gözlenen olmaktan çıkıp kendime yönelebildiğimi hissediyorum. Türkiye’den ilk geldiğinde önce ‘Ne çok kural var. Olmaz bu böyle’ diyorsun. Sonra anlıyorsun, bu kocaman topraklarda iç barışı sağlayan bu adamların bildiği, bizim bilmediğimiz bir şey var. Şimdi burada bu kurallar içindeki mesafe, bana şahane geliyor. Özgürlük bu dedirtiyor bana daha fazlasını görmediğim için. Sanırım burası çağdan uzaklaşmadan, dünyada olabileceğim en doğru yer.”

Denizde kumlar havalandı

“Üçüncü yıl Türkiye’deydim. Öyle yumuşamışım ki burada, numarası küçük bir ayakkabıyla 9 ay yürümek gibiydi.” dedi... Amerika’ya döndüğünde, artık bulduğu ‘Sanem’i korumak, kollamak, geliştirmek zorundaydı. Meditasyon ve yogayla kalbine inmek istiyordu. “Meditasyonla beraber denizde kumlar havalandı. Hafif dalgalıyım şu sıralar, biraz bulanığım. Artık inanıyorum ki benim asıl görevim bu. Kendimi bulmak, kendime dönmek. Çünkü ben kendime baktıkça, tanıdıkça herkesi tek tek daha iyi anlıyorum. Kendini arayan, tanımak isteyen herkese sonsuz tavsiyemdir meditasyon ve yoga” diye düşünüyor şimdi...

Dört yılın ‘ruhsal’ bilançosu böyle. İki temel vardı giderken: İngilizcesini mükemmel hale getirmek ve iyi resim yapmak. Amerika’ya giderken resim dünyasını geliştireceği için çok heyecanlıydı. Buna vakit bulabilecekti. Buldu ve müthiş bir enerjiyle durmaksızın resim yaptı. Tekniği geliştikçe, kendini ifade eden çizimlere, tablolara geldi sıra. Sergi açma projesi de aklının bir yanında, kendini ve resimlerini hazır hissettiğinde... Aslında kalemi yalnızca resim yaparken kullanmıyor. Yazıyor da. Ama yazdıkları ‘şimdilik’ sadece kendisinde saklı.

Aşk değil sevgi arıyor

Sanem yaşadığı kötü olayları ‘olumsuz’ olarak anmayı sevmez, onları bir eksiklik ya da sığınılacak bahane olarak da görmez. Tüm olumsuzluklardan nefesini ve yürüyüşünü güçlendirecek sonuçlar çıkarmaya uğraşır. Zorlandığı, kendinden bir şeyler yitirdiğini hissettiği anlar yok mudur? Elbette çok yaralandığı anlar oldu, ama şimdi o anlara baktığında kendinden eksilenlere hayıflanmıyor, kendine eklenenlere şükrediyor:

“Geçmiş geçmişte kaldı der İngilizler, katılırım. Yeniden yaşama şansımız olmadığını da biliriz. Pişmanlık değil ama kabul edemediğim şeyler var. Ben hatalarımı reddetmem, derhal dersimi alırım, ikincisini de yapmam.” Gençliğinin olgun döneminde ise ‘aşk’ denen o duyguya gülümseyerek bakıyor ve artık sevgi arıyor: “Aşk küçük artçılar gibi gelmesi an gitmesi an meselesidir. Asıl sevgiye dönüştüğü zaman devamlılığı olur ve bir mana başlar orada işte. Bu yüzden aşk değil sevgi peşindeyim ben, daha kalıcı.” Uzun zamandır, sevgiye dönüştürebileceği bir ilişki yok hayatında.

Onun özgür ruhunda yoldaş olacak bir özgür ruh çıksa, ‘gitme’lerini anlamakla kalmayıp elini sımsıkı tutsa ‘ben de gidiyorum seninle’ dese, işte o an Sanem daha da sıkı tutar o eli. “Kolay olmadığımı bilirim kurcalandığımda. Çok da kolayımdır iplerim bırakıldığında. İplerimi bırakmaya cesaret eden olmadı. Seçtim mi dururum orada, gitmem son ana kadar bir yere... Bilirler oradayken ordayım başka yerde değil.” Kapıları sevgiye sonuna dek açık Sanem’in ama anne olma arzusu henüz kabarmamış: “Çocuklarımızı dünya felaketlerinden sakınmak için doğuruyoruz. Bu bir can veriş değil, candan her şeyi esirgeyiş. Önce bizler bir doğrulsak da sonra doğursak.” Maddi anlamda, ‘küçük’ hayatı sever Sanem. Büyük evler, görkemli giysiler, şık davetler, pahalı arabalar, kocaman alışveriş torbaları...

Bunlardan hep uzak durmuştur, canı istememiştir. Kadınların en büyük tutkusu kozmetik ürünlerini de en az tüketenlerdendir. Şöhretinin zirvesine ulaştığında, iyi para kazandığında, parayı tüketmeyi değil de özgürlük aracı olarak kullanmayı seçenlerdendir. İstanbul’da yaşarken küçük salaş ama bir geleneği, kökü olan lokantalardı gece gezme mekanı. Şimdi Amerika’da yüzde yüz sağlıklı beslendiği için evde hazırlıyor yemeklerini. Küçük yaşamayı sevme alışkanlığı da son dört yılda olduğu gibi her zaman ona özgür olma, kendini geliştirecek ve mutlu edecek şeylerle uğraşma şansı veriyor...