Aşk iki insanın eşitlendiği yerdir

İlk romanı ‘En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın'i henüz 21 yaşındayken kaleme alan Can Gürses’in ‘Ölüyordum, Geçerken Uğradım’ adlı romanı Ayrıntı Yayınları etiketiyle yayımlandı. Genç yazarla, yeni kitabını konuştuk

Aşk iki insanın eşitlendiği yerdir

SONER CAN/ sonercan43@gmail.com
 
Üçüncü romanınız "Ölüyordum, Geçerken Uğradım" yayımlandı ve siz henüz 28 yaşındasınız. Edebiyatımızda sizin gibi 'erken kalkıp yol alan' biri var mı?
 
İlk romanımı yazdığımda 19 yaşındaydım. Bence geç bile kalmıştım. Türkçe edebiyatın Tanrısı saydığım Edip Cansever de ilk kitabını 19 yaşında yazmış. Turgut Uyar da 22 yaşındaymış ilk kitabı çıktığında. Şairlerin tezcanlılığı, yazdıklarını yaşlarına başlarına bakmadan yayımlamaları doğal kabul edilir de romancılardan olgunluk beklenir niyeyse. Şiiri çok yüce gördüğüm için şiir yazmaya cüret edemeyip roman yazdım ama her romanım benim için birer şiirdir. Belki de ruhumdaki şair tavrı nedeniyle böyle tezcanlı davrandım. Bir eser, yazarının zoruyla ortaya çıkmaz. Zamanı geldiği için yazılmak ister. Kaldı ki ilk eserim bir tiyatro oyunuydu ve yazdığımda ilkokul ikinci sınıftaydım. Yazmadığım hiçbir yaşım olmadı. Zaten yaş ne anlama geliyor hiçbir zaman anlayamadım. Sanırım ben daima yazı yaşındayım.
 
 
Yeni romanınızdan, “Ölüyordum, Geçerken Uğradım”dan söz edelim...
 
Romanın öyküsü 1920’lerin İstanbul’undan 2020’lerin İstanbul’una uzanıyor. Odağımızda iki âşık var: Mahur ile Nafiz. Aşk öyküsüne koşut bir şekilde öyküsü anlatılan İstanbul, sevgililerin aşklarını anlamlandırıyor. Çünkü her şeyden önemlisi, çıkılamayan bir İstanbul söz konusu. Nafiz bir münzevi. Bir zamanlar Mahur’la aşklarını sokaklarda doludizgin yaşamışken Nafiz’in artık evden çıkmayı reddetmesi, Mahur’u neredeyse bir ikilemde bırakıyor: Nafiz mi İstanbul mu? Nafiz’i evde bırakıp İstanbul’a çıkıyor, sonra tekrar Nafiz’e dönüyor ancak İstanbul’u beraber yaşayamamak, aşklarının, yaşamın ve zamanın hakkını veremediklerini hissettiriyor Mahur’a. Nafiz için Mahur’la evinde olmak, olabilecek en ideal yaşam biçimi. Öyle ki “Çıkmaz sokak olsun mu yatağımız?” diye soruyor Mahur’a.

Zamanla 'bir İstanbul yazarı' olarak anılmak ister misiniz?
 
“Ölüyordum, Geçerken Uğradım”ı beni ben yapan canım İstanbuluma gönül borcumu ödemek için yazdım. Ne yazarsam özünde İstanbul var. İstanbul, edebiyatımın tohumu. Benim gibi edebiyatım da İstanbullu. Beri yandan da ben sokaklarda defter kalemle yazan biriyim. Hem İstanbul’u yazan yazar olarak hem de İstanbul sokaklarında, köprülerinde, vapurlarında yazan yazarak olarak anılmak düşüncesi bile huzur veriyor bana.
 
 
Romanınızda bir gün, tam on yıla denk düşüyor!
 
 
İlk iki romanımda çok anlatıcı vardı. Yalnızca insanlar değil, eşyalar ve kavramlar da dile geliyordu. Okumak emek ve birikim istiyordu. Bu romanım için gönül rahatlığıyla en kolay okunan romanım diyebilirim. Çünkü yalnızca iki anlatıcı var. Birinin bıraktığı yerden diğeri devam ediyor. Anlatı, aşkın kendine has zaman mefhumunda akıyor. Böylece zaman, okuru zorlayan değil, kendisine katan bir rüzgâra dönüşüyor. Tabii, İstanbul’un yüzyıllık panoramasını bir kalemde seyre dalmak, çılgın bir rüzgârın sersemletici etkilerini taşıyabilir... Anlatıda zamanla birlikte dilin de değişiyor. Evinden çıkmadığı için Nafiz’in dili roman boyunca eski Türkçe kalırken Mahur’un dili her an, zamana maruz kalarak yenilenip, tazeleniyor. Genç okurlarım Nafiz’in kimi sözcüklerinde duraklayabilir fakat eski sözcükleri keşfetmeleri ve eski sözcüklerin nefasetinin tadını çıkarmaları için bir davet bu roman onlar için.
 
 
Romanzda İstanbul'un tahtında Beyoğlu'nu oturtmuşsunuz sanırım...
 
 
Beyoğlu her dönem İstanbul’un kültürünü belirlemiştir. Beyoğlu’nun ahvaline bakıp ülkede neler olup bittiği anlaşılabilir. Hem İstanbul hem memleket kültüründeki en büyük kırılmanın yaşandığı 6-7 Eylül 1955’in merkezinde de Beyoğlu var. 6-7 Eylül olaylarından sonra o güzelim çok kültürlü hayat gidip yerine safkanlığın egemenliğinde, tüketim odaklı, bol darbeli, bol çatışmalı, insan hayatının gitgide daha da değersizleştiği, huzursuz, kaotik bir dönem geliyor. 60’lar, 70’ler gerilemeye başladığımız, görünüşte güzel, özde çok acıklı seneler. 80 darbesiyle birlikte ülkenin kaderine bir karanlık mıhlanıyor. Öyle bir karanlık ki hâlâ daha o karanlıktan kurtulmaya çalışıyoruz. Beyoğlu da bu karanlıktan ziyadesiyle payını alıyor. Romanda da görüleceği gibi yüzyıldan sağ kalan Beyoğlu mekânları bugün parmakla sayılıyor. Ne yazık ki karanlık gitgide koyulaşıyor. Buna seyirci kalmak bir tercih, sadece aydınlığı savunmak bir diğer tercih. Bana kalırsa doğru tercih, karanlığın orta yerinde güneşi doğurmak. Koca güneşi insan tek başına tek bir romanla, tek bir şarkıyla, tek bir savunmayla yapamaz elbet. Ama sistemlerüstü bir dilde, doğanın, hayatın dilinde birleşerek o güneşi doğurabiliriz. Umudun canlı kanlı karşılığıdır güneş. Ve unutmayalım ki güneş doğudan doğar.
 
"Aşk politiktir. Çünkü bir insanı bekleyen bir insan, bu dünyadan umudunu kesmemiştir" diyorsunuz. Bu iddialı lafzı biraz açar mısınız?
 
Yok yahu, iddialı değil; enikonu gerçekçi bir ifade bu! Aşkın, her zaman hayalini kurduğumuz o eşit ve adil sistemin ta kendisi olduğunu savunuyor. Çünkü aşk iki insanın eşitlendiği yerdir. Aşk iki insanın birbiri olabildiği zamandır. Ruhların takas edildiği mekândır aşk. Ancak karşımızdaki olabileceğimiz bir sistem kurabilirsek dünyaya barış gelir. Kendimizi karşımızdakinin yerine koymaktan bile bahsetmiyorum. Karşımızdaki insan olmaktan bahsediyorum. Bu ütopya, bu olağanüstü eşitlik, sınırsızlık, mülksüzlük, özgürlük, hiçlik ancak aşkla mümkündür. Her an o insandan sen olmasını beklemek, olabilecek en büyük umuttur.

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Ölüyordum, Geçerken Uğradım

Can Gürses
Ayrıntı Yayınları
480 sayfa


 
 
 
 
 
Yandex.Metrica