Selcen Doğan Ağakay

Aşk kavuşamamaktır

Pazar, 16 Mayıs 2010 - 05:00

‘Selvi Boylum, Al Yazmalım’, şüphesiz Türk sinema tarihinin en güzel aşk filmlerinden biri. Öyle ki, 32 yıl sonra bile, restore edilmiş halinin sinemalarda oynamaya başlaması heyecan yaratıyor. Belki de defalarca izlemiş olduğumuz bu filmi yeniden izleme isteği uyandırıyor.
Köylü kızı Asya ile kamyon şoförü İlyas’ın aşkı, evlilikleri; işleri bozulan İlyas’ın köyünü, Asya’sını ve oğlunu terk edişi; Asya’yı bir başka kadınla aldatışı; Asya’ya ve oğluna kucak açan Cemşit’in fedakar sevgisi ve günün birinde yeniden ortaya çıkan İlyas ile Asya’nın bir daha kavuşamamalarının bu çok dokunaklı öyküsü hepimizi bir yerinden yakalıyor.
Birbirlerine hala aşık oldukları gözlerinden okunan Asya ile İlyas’ın kavuşmalarını isterken kalbimiz, Cemşit’e bu vefasızlığın yapılmaması gerektiğini söylüyor vicdanımız. Sevginin emek gerektirdiğine, vefaya, fedakarlığa, sevgiyi hak etmeye canı gönülden inansak da, aşıkların kavuşamamasına yanıyor yüreğimiz.
Kalbin doğrusu ile vicdanın doğrusunun çakıştığı yerde duruyor ve kendimize soruyoruz ‘Ben olsaydım ne yapardım?’ Belki kaçamak cevaplar veriyor ve kendimizi kandırıyoruz. Belki hayatta kimseye böyle aşık olmadığımız için üzülüyor, belki de hiçbir zaman böylesi zor bir durumda kalmamayı diliyoruz.
Ne olursa olsun bu filmi seviyor, bize kalbimizi ve vicdanımızı hissettirdiği için yeniden ve yeniden izliyoruz. Aşkın kavuşamamak olduğunu bir kez daha işlese de yüreklerimize, aşkın var olduğunu hatırlattığı için bu filmden vazgeçemiyoruz.

Bazen sadece susmak gerekir

Karşılaştırmamak lazım. Deniz Baykal’ın Nesrin Baytok’la olan ilişkisine, zamanın Başbakanı Adnan Menderes’in Ayhan Aydan’la olan aşkına baktığımız pencereden bakmamak lazım.
Kimi yazarlar, belki de olayı romantize etmek için Deniz Baykal’ın yaşadığı ilişki üzerinden rahmetli Menderes ile opera sanatçısı olan aşkı Aydan’a göndermeler yapıyorlar. Yassıada’da hakimler karşısında dimdik bir şekilde ‘Ben Adnan Menderes’i büyük bir aşkla sevdim’ diyerek aşkına sahip çıkan güzel primadonnayı kutsuyor ve benzer davranışları Baykal’dan ya da Baytok’tan beklemiş olduklarını ima ediyorlar.
Eğer Nesrin Hanım, Baykal’ın 19 senelik sekreteriyken şimdinin milletvekili olmasaydı, belki buradan da sineye çekilebilecek bir aşk hikayesi çıkardı. Ama sekreterin milletvekilliğine yükseltilmesi, hikayenin romantizm potansiyelini daha en baştan yok etti.
İşte tam da bu yüzden, ‘Nesrin Baytok’a da sahip çıkılsın, destek olunsun’ ya da ‘Sadece Baykal’ın özel hayatının dokunulmazlığı konuşuluyor, Baytok’un özel hayatının dokunulmazlığı neden konu olmuyor?’ görüşlerinin arkasında duramıyorum ben.
Ve yine bu yüzden, Baytok’tan bu ilişkinin içeriğine ya da ‘özel’liğine dair gelebilecek ‘kutsayıcı’ bir açıklamanın inandırıcı olacağına inanmıyorum.
Susmanın, sadece susmanın gerekli olduğu bir an varsa, Baytok için o an bu andır kanımca.

Annelikte son trendler

Anneler Günü ve zamane anneleriyle ilgili röportajların ‘kadrolu annesi’ dört çocuklu, fotoğrafçı Bennu Gerede bu sene tahtını üç çocuklu, işletmeci Ayşe Kucuroğlu’na bırakmışa benziyor.
Hangi gazeteyi açsak, hangi dergiyi karıştırsak, kendi deyimiyle ‘eğlenceli anne’ Kucuroğlu’yla karşılaşıyoruz bu aralar. Diyor ki Kucuroğlu ‘Çocuklarımı hippi gibi yetiştirmeye çalışıyorum’.
Çocukları birkaç yabancı dilde ‘native speaker’ yetiştirmek ne kadar modaysa, ‘hippi gibi’ yetiştirmek de bir o kadar moda şimdilerde. Tabii bunların hepsi çaba, yönlendirme, yani anne babaların kendi tercihleri. Çocuklarını özgür bıraktığını sanarak onları kontrol etmek, onlara bir şeyleri ‘empoze etmek’ neticede.
Oysa ‘özgürlük’, alan bırakmak değil mi? Çocuk için, bizim kontrol etmediğimiz, seçmediğimiz, yönlendirmediğimiz bir kimlik bulma süreci. Bırakmak çocuğu, kendi kimliğini kazanması için. Çocuk, sahip olduğu özgürlük alanı içinde, eğer isterse, kendi ‘hippi gibi’ olmayı seçebilir pekala.
Marifet, çocuğu şöyle veya böyle yetiştirmeye çalışmak değil, ona kendi kimliğini bulacağı özgürlük alanını vermek aslında.

İktidar iştahı ve entelektüel duruş

Zamanın ANAP’lı bakanı Erkan Mumcu partisinden ayrılıp AKP’ye geçtiği zaman en yakınındakiler ‘Telefon rehberimizden adını sileceğiz’ diyorlardı. Ne zamanki AKP iktidar oldu ve Mumcu yeniden bakan oldu, rehberlerinden ismini sileceklerini söyleyen o kişiler, Mumcu’yu ilk tebrik edenler, zafer çığlıkları atarak dizinin dibindeki yerlerini ilk alanlar oldu.
Bu işler böyledir buralarda. Tükürülenler itinayla yalanır, ‘iktidar iştahı’, her türlü prensibin, inancın, duruşun önüne geçer. Sadece iş adamları, bürokratlar ya da menfaat sahibi kişiler de değil üstelik, sanatçı, yazar çizer, entelektüel kişiler arasında da böylelerine sıklıkla rastlanır.
Güce, iktidara karşı durmak, herkesin harcı değil tabii. Hele de şimdilerde bunu yapmak, eskisinden daha da zor. Ama bunu başarabilen, duruşunu bozmadan, kendinden ödün vermeden prensiplerini ortaya koyabilenler hiç mi yok? Neyseki, sayıları az da olsa hala var böyle insanlar. 84 yaşındaki, gazeteci - yazar ve ressam Fikret Otyam bunlardan biri. Akdeniz Üniversitesi, Otyam’ı ‘Türkiye ölçeğinde eserleri ile çevre bilinci ve doğa sevgisinin gelişmesine yaptığı katkılardan dolayı’ ödüllendirmek, 13’üncü Çevre Hizmet Ödülü’nü ona vermek istiyor. Ancak Otyam, aynı ödülün Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’na da verilmesinin, kendi doğa sevgisine ve bu konulardaki yazılarına ters düşeceğini ifade ederek ‘Bu ödülü aldığım takdirde yaşanan orman katliamına ortak sayılacağım’ diyor ve ödülü almayı reddediyor.
Çünkü entelektüel duruş, güçten ve iktidardan bağımsız olmayı gerektiriyor. Unutanlara duyurulur...

HAFTANIN NOTLARI

Japonya’nın birçok şehrinde, cadde ve sokaklarda sigara içmek yasaklanmış. Tokyo Belediyesi görevlileri, belirlenen alanlar dışında sigara içenlere 2 bin yen ceza uyguluyormuş. Tiryakiler, şehrin belirli noktalarında oluşturulan sigara içme alanlarında bu ihtiyaçlarını gideriyormuş.
(Açık havada da yasakladıklarına göre, sigarayla mücadele tüm şiddetiyle devam ediyor demektir. Bu gidişle sigarayla mücadele bir türlü bitmeyecek, hatta sigara içenleri şehir dışına, köylere, kasabalara sürene kadar devam edecek gibi görünüyor.)

Çocuklar Duymasın dizisi geri gelmiş. Cep telefonu isteyen çocuk, şimdi araba istemekte, baba hala ‘taş fırın’ esprilere sığınmakta, anne de yine şikayetçi ama her zaman olduğu gibi durumu idare eden kadın rolündeymiş.
(Anlayacağınız aynı diyaloglar, aynı espriler geri geliyor. Sıkıcı tabii ama daha kötüsü de var. Ekranlarda dönen çoğu sitcom o kadar ‘Amerikanvari’ ki, izleyiciler esprileri anlamakta zorlanıyor. Birileri bir zahmet orijinal, yaratıcı bir şeyler yazsa da eski dizilerin tekrarından ve Amerikan dizilerinin kötü adaptasyonlarından bizi kurtarsa...)