N. Kübra Akalın

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170723.kübra_akalın_15.png

Aşk mektupları deyip geçmeyin…

Cuma, 29 Ağustos 2014 - 11:42

Şu sıralar ciddi dikkat dağınıklığı yaşıyorum. Ne elime aldığım kitaplar bitiyor ne izlemek için açtığım filmler… Ne de dost sohbetlerinde cümlenin başından sonuna giden o sürede kurduğum türlü türlü düşünceler… Garip bir hal; mevsimin boğuculuğundan belki, belki gündemin yoruculuğundan…

Bir kitabı aldım bir kitabı bıraktım. Dikkatimi bolca dağıttım, kitap elimde bolca uyuyakaldım. Tam bu zamanlarda şans bu ya Onüç Günün Mektupları çıktı karşıma; bir çırpıda okudum demeyi çok isterdim. Ancak önce iki üç defa Erdal Öz’ün önsözünü okudum, sonra bir sürede her yayımlanan mektuplarda olduğu gibi ‘Mektup insanın özelidir. Bunlar yayımlanmalı mı?’ tartışmasına giriştik arkadaşlarla. Sanırım bu konuda hiçbir zaman bir karara varamayacağım.

Bu kararsızlığı yaşamasaydım da Cemal Süreya’nın, eşi Zuhal Tekkanat’a yazdığı mektupları bir çırpıda okuyamazdım. Çünkü her sayfada durdum, heyecanlandım, duygulandım, merak ettim. En güzeli de gözümde canlandırmaya çalıştım. İstedim ki hiç bitmesin. İşte bu yüzden de bir solukta okuyamadım.



Cemal Süreya 1972’inin Temmuz’unda ağır bir ameliyat geçiren ve 13 gün hastanede kalan eşine yazmış bu mektupları; özlemle, merakla, korkuyla, aşkla. Gittiği, oturduğu, nefes aldığı her anda eşini düşlemiş bunu hissettirmek için de kalemi elinden bırakmamış…

Cemal Süreya mektuplarda bulunduğu yerleri öyle başarılı betimliyor ki okurken sanki bir öykünün içine giriyorsunuz.  Yeri geliyor bir anı düşürüyor aklınıza yeri geliyor gündelik bir ayrıntıyla süslüyor satırlarını.  Aşkı tartışıyor mesela bir mektubunda, şöyle soruyor:

“Kişi kimi zaman çok sevmenin getirdiği yanlışlıklara da düşüyor. Sevdiği şeyi göğsüne fazlaca bastırırken örseliyor onu. Hoyratlaşıyor bir yerde aşk. Acaba bu gerçekten aşkın kaçınılmaz bir gereği mi?

Mektuplarda Cemal Süreya iki ismi hiç atlamıyor; biri doğmamış ve doğmasını çok istediği kızı Elif Zeyno. Neredeyse her mektupta var. Bir diğeri de elbette oğlu Memo… Mektupların birinde bu duruma istinaden şöyle diyor Süreya: “Steinbeck olsa bizi anlatan şu cümleyle başlardı: ‘Bu Memo’nun, Memo’nun annesinin, Memo’nun babasının ve Memo’nun evinin öyküsüdür.”

Süreya’nın mektupları, Erdal Öz’ün de dediği gibi “İleride bir gün yayımlanacağı düşünülerek yazılmış mektuplar” değil.  Okurken Cemal Süreya ile yeniden tanışacaksınız, hayatına dâhil olacaksınız ve hepsinden öte edebi olarak tatmin olacaksınız.  Yazdıkları öyle doğal ve gerçek ki ben şu satırları okurken çok ‘bizden’ hissettim, dönüp bir daha okudum. Bu satırlarla da yazıya son vermek istedim:

“Geçen seferki ameliyatı anımsadım. Sen ameliyat olurken ben ne yapacağımı bilmiyor, bir yandan da birkaç kuruş elimize geçer diye oturmuş ‘Goriot Baba’ çevirisini bir iki sayfa eklemeye çalışıyordum. O hastane çıkış gününü hiç unutamıyorum. Derin bir çizgi çekmiş belleğime. Paramız yoktu. Cem yayınevinden 1000 lira alacağımız vardı ve yayınevi, çok önceden haber vermiş olduğum halde, bu parayı gününde ödememişti ya da ödeyememişti. Sonuçta o gün seni bir taksiye bile bindirememiştim. Yürüye yürüye Şişli’ye inmiş, ordan Karaköy dolmuşuna, Karaköy’den de vapura binmiştik. Ne günlerdi onlar. Bizim sevdamız böyle günlerden de geçmiştir. Ama biz o günleri de çok severiz, değil mi? Yaşadığımız günlerdir, birbirimizi tanıdığımız günledir. İyi, kötü günler geçirdik. Çoğunca da iyi günler. Öperim o günleri."

Cemal Süreya, Onüç Günün Mektupları, YKY, 2014

Not: Yoğun gündemli, yorucu zamanlarda zihnimi ferahlatmak için çocuk kitaplarını okumayı da severim. Geçtiğimiz günlerde Behiç Ak’ın Postayla Gelen Deniz Kabuğu’nu okudum.

Öncelikle hem kapağına hem adına bayıldım. Çocuk kitapları bolca umut verir, nefes aldırtır. Okuyucuya tavsiye ederim; Günışığı Kitaplığı bu konuda çok özverili ve titiz çalışarak başarılı işler yapıyor. Çocuk edebiyatına yüzümüzü dönmek için iyi bir aracı oluyor.