ATATÜRK'LE ÖLEN 11 KİŞİ

a
a
Pazar, 07 Kasım 2010 - 05:00

10 Kasım 1938’de Atatürk öldüğünde yüzbinlerce kişi Ata’ya saygı geçişinde bulunmak üzere Dolmabahçe Sarayı’na akın etti. 17 Kasım’da izdiham öyle bir noktaya ulaştı ki; polis önünü alamadı. Ata’sını son kez görmek isteyenlerden 11’i izdihamda ezilerek öldü.

[[HAFTAYA]]

Atatürk’ün rahatsızlığı ile ilgili ilk belirtiler aylar önceden biliniyordu Hastalığın ilk emareleri 1936’da görülmüştü. 1925 yılından beri Sağlık Bakanlığı Müsteşarı olan Dr. Asım Arar 1936’da Atatürk’ün ciğerlerinden tedavi gördüğünü fakat bunu atlattığını söylemişti. Ancak Asım Arar, son hastalığının başlangıcını da buna bağlıyordu. Atatürk’ün sağlığı ile değişikliklerin 1936’dan itibaren başladığına dikkati çeken yakınları Atatürk’te baş gösteren alerji ve kaşıntıyı Çankaya Köşkü’nde rastlanan bir çeşit karıncaya bağlamışlardı. Bu sebeple Köşk’teki haşarat ve karıncalar temizlenecek ve Atatürk’ün rahatsızlığı yine geçmeyecekti. Atatürk’te baş gösteren belirtileri karaciğer yetersizliğine bağlamak yerine karıncaları temizlemek yolu seçilmişti. İlk önemli yanlışlık buydu.

‘ATATÜRK AĞIR HASTA’

Falih Rıfkı Atay şunları yazacaktı: “Bilhassa 1937’den sonra sinirlerini güç tuttuğunu hissederdik. Asabı gittikçe bozuluyordu. Hele sofra sohbetleri biraz uzadığı zaman çok daha dikkatli davranırdık. Daima yanında bulunan hekimlerinin neden buna dikkat etmediklerini ve hepsini pek basit birer sebebe bağlayarak geçiştirdiklerini hala anlayamıyorum.” Kaşıntılar artmış ve kanamalar başlamıştı. Atatürk buna rağmen çalışıyordu. Çok önem verdiği dil ve tarih yasalarına Hatay meselesi de eklenmişti. Bir, Şubat akşamı doktor Asım Arar, Balkan ülkeleri dışişleri bakanlarına verilen akşam yemeğinde İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya endişesini dile getirecekti: “Size önemli bir devlet işinden ve büyük bir tehlikeden söz edeceğim. Atatürk hasta hem de ağır hasta.” Şükrü Kaya doktorun sözlerini derhal Başbakan Celal Bayar’a nakledecek ve Avrupa’dan bir hekim getirilmesini de tavsiye edecekti. Bayar durumu Atatürk’e anlatınca Avrupa’dan hekim getirmeye gerek olmadığını ,Türk hekimlerinden bir danışma kurulunun yeteli olacağı cevabını alacaktı.

DOKTORU DİNLEMEMİŞTİ

6 Türk hekimi seçilmiş ve 6 Mart günü Çankaya’da Atatürk’ü muayene etmişlerdi. Ayak bileklerinde hafif bir ödem, karaciğerde büyüme tespit etmişlerdi. Hastalığın siroz başlangıcı olduğunda hemfikir olmuşlar ve raporu imzalayıp doktor Asım Arar’a vermişlerdi. Atatürk, gerekli görmemesine rağmen Paris Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Fissinger Mart ayı sonunda gelerek muayene edecekti. Fissinger diyordu ki: “Siz büyük bir komutan olabilirsiniz, büyük zaferler kazanabilirsiniz. Ama bu işin komutanı benim. Tayin edeceğim zamana kadar alkol yok.Uzanıp dinlenecek ve tavsiyelerimi yerine getireceksiniz.” Atatürk ilk haftalar doktorun söylediklerini yerine getirecekti. Ama aklında Hatay vardı. Gerekirse savaşı bile göze alacağını söylüyor ve Mersin’de ordunun geçit resmi yapmasını istiyordu. Mersin’den Adana’ya geçmişti. Törenleri saatlerce ayakta izlemiş ve 6 Mayıs’ta İstanbul’a gelmişti. Doktorun dediklerinin tam tersine çok yorgundu. Kısa mesafelerde bile yürürken zorluk çekiyordu.

SAVARONA’DA YATIYOR

Haziran da çok beğendiği Savarona’ya çıkmıştı. Önce Boğaz’da kısa bir gezinti yapmış ardından Marmara turuna çıkmıştı. 5 Temmuz’a kadar Savarona’da kalmış ve ülkeyi hasta yatağından idare etmişti. Prof. Dr. Fissinger Haziran’da yeniden Türkiye gelmiş ve bütün ihtimama rağmen Atatürk’ün en fazla 2 yıl yaşama ümidi olduğunu ifade etmişti. Atatürk Savarona’dan Dolmabahçe’ye geçişin akşam olmasında ısrar etmişti . Kimsenin onu hasta olarak görmesini istemiyordu. Sonraki günlerde bazen rahatlama belirtileri gösteriyor, bazen kendini kaybediyordu. Günlük hayatının sonları nöbetçi yaverlerinin tuttuğu raporlarla kayıtlara geçirilmişti. Son rapor tarihi ölümünden bir hafta öncesine aittir: ”Atatürk saat sekizde uyandılar, dairelerinde istirahat buyurdular, 23.00’de yattılar.” Daha sonraki tarihler boş bırakılmış olup ölüm günü olan 10 Kasım 1938’de defterin son sayfasında sadece bir isim ve yer vardı: “10/11/1938 Atatürk... (Dolmabahçe Sarayı)” Atatürk tarih yazmıştı, başkatip ne yazacaktı ki. Ölürken bir ara gözlerini açıp “Saat kaç?” demişti. Saat 09.05’ti yani bütün saatlerin durduğu andı.

DOLMABAHÇE’DE İZDİHAM

Bizde klasik bir laf vardır. “Ölenle ölünmez” deriz. Bazı örnekler bu söze uymaz ve “Ölenle ölünür...” Onun öldüğünü duyan yaveri Salih Bozok kafasına kurşun sıkarak intihara teşebbüs etmesini ve saygı geçişinde insanların ölümünü hatırlayanlar “Ölenle ölündüğüne şahit olmuşlardır. Son bir defa Atatürk’ü Dolmabahçe’de görmeye ve onu son yolculuğuna uğurlamaya gelmişlerdi. Çocuklar, kadınlar ve yaşlılar da vardı aralarında. Sayıları 100 binin üstündeydi, Dolmabahçe’den taşan kalabalık giderek büyüyor ve insanlar neredeyse nefes alamayacak duruma geliyordu. Büyük heyecan giderek yerini paniğe bırakmıştı. Ölenler ve yaralananlar çoktu. Anadolu Ajansı Ankara mahreçli haberinde resmi açıklamayı, 18 Kasım 1938 tarihinde bütün gazetelere “Müessif Bir Hadise” olarak geçecekti, Hadise müessif yani üzücü olmanın da ötesindeydi. Atatürk’e candan bağlı 11 vatandaş çıkan izdiham neticesinde canından oluyordu.

GAZETEDEKİ HABER

17 Kasım 1938’de meydana gelen üzücü olayı tüm gazeteler siyah çerçeve içinde yayınlayacak ve bu elim olayı okurlarıyla paylaşacaktı: “Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ün katafalkı önündeki ihtiram geçidi ilk günden beri muntazam bir surette cereyan ederken 17 Kasım 1938 saat 20.00’den den sonra 100 binden fazla vatandaşın birikimi ile meydana gelen izdiham neticesi geçiş zorlaşmış ve halk safları arasında artan tazyikle bir kısmı kadın olmak üzere 11 vatandaşımız hayatlarının söndüğüne büyük bir teessür ile (üzüntü ile) haber alınmıştır. Zabıta kuvvetleri vatandaşların hayat emniyeti için rehberlik yapmakta ve icap eden tedbirleri almaktadır. Bu gibi müessif hadiselerin tekerrürüne (tekrarına) mani olmak için zabıta kuvvetlerimizin gayretlerine riayet edilmesi muhterem halkımızdan ehemmiyetle (önemle) rica olunur.”

SABİHA GÖKÇEN’DEN ATA’SINA: SENİ ANLIYORSAM, YAŞIYORUM DEMEKTİR

“Rüzgarlar o eski rüzgarlar değil... Deniz o eski deniz değil... Bulutlar o eski bulutlara hiç benzemiyor. Yediğim balığın, etin, ekmeğin, meyvenin, içtiğim suyun ve ayranın tadı o eski tat değil... Yürüyorum her fırsatta onun geçtiği yollardan, caddelerden, bağlardan, bahçelerden, onun nefes aldığı kutsal vatan topraklarından... Ağaçlardan oluşan yeşillikler denizinden geçiyorum... Ama o eski büyü yok sanki bu yerlerde... Bir büyük eksiklik var ki, anlatılması güç. Bir büyük noksan var ki, bulup çıkarması kolay, yaşatması olanaksız. Fakat yaşıyorum işte gördüğünüz gibi... Cumhuriyet Bayramlarında, 10 Kasım’larda hep gider mozolesine yüz sürerim Atatürk’ün. Ağlar mıyım? Ağlarım kuşkusuz. Görür mü ağladığımı, yandığımı? Görür kuşkusuz... Kalkar yerinden, her zaman ki gibi okşar o güzelim elleriyle saçlarımı, ‘Üzülme Gökçen’ der, ‘Madem ki bu kadar hissediyorsun, bu kadar benimle dolusun, bu kadar beni seviyor, beni anıyor, benim yolumda yürüyorsun, o halde ben sende, senin gibi milyonlarca Türk’ün kalbinde, kafasında ölümsüzleştim, ölümsüzlüğe kavuşarak yaşıyorum eserlerimle...’ Sonra merasim komutanı yol gösterir, Anıtkabir’den çıkmam için. O geniş aydınlıkta dudaklarımdan şu kelimeler dökülür her zaman: ‘Seni düşünüyorsam, seni anlıyorsam, seni seviyorsam, senin yolundaysam, yaşıyorum demektir....’” Yaşadığını onunla anlamış ve geçmişe bu anlamı kazandırmış milyonlarca kadından biriydi. Ama ona yakın olmak kadar, onun izinde yürüyüp koşmak ve uçmak gibi niteliklerle yaşamıştı. Ve nitelikleri kendisinden sonra da gelecek kuşağın kadınlarında yaşayacaktı. Atatürk’ü tanımanın ve onu anlamanın ifadesini geçmişte uygulama ile yerine getirmişti. Ölümünün ardından duygularını dile getirdiği bu yazının her satırı ve her sözcüğü geleceğin öncü kadınlarına bırakılmış bir miras olacaktı.

ÇANKAYA’DAKİ EĞİTİM

İlk eğitimi aldığı yer Çankaya’daydı ve okulda ders görürken aslında hayatın her safhasından ders alıyordu. O dönemlere ait anılarında bu hayat derslerinden renkli sayfalar görmek mümkündü: “Genç bir öğretmenimiz vardı. Onu çok seviyorduk. Derse başlamadan yarıda bırakmamız bir olurdu. Kendimize uydurmuştuk. Köşk’ten aldığımız arabayla gezip eğlenirdik. Günün birinde Ata derslerimizle ilgilendi ve bir şey öğrenmediğimiz ortaya çıktı. Ertesi günü öğretmenimiz değişmişti. Çok üzüldük. O tepkiyle herhalde yeni öğretmene saygısızlık etmiş olacağız ki sınıftan kovulduk. Soluğu Köşk’te aldık. Atatürk o gün ilk defa olarak bizi haşladı. Öğretmene karşı nasıl davranmamız gerektiğini bize çatık kaşlarla anlattı. Yaverlerinden biriyle bizi okula gönderdi. Üzdüğümüz ve kırdığımız Nüveyre öğretmeni daha sonra çok sevecektik.”

‘UÇMAYI İHMAL ETME’

Atatürk‘ün yanından ayrılmayan Sabiha Gökçen bu sebeple uçuşlarına ara vermek zorunda kalacaktı. Gökçen, Mustafa Kemal’in bu yöndeki sorularına hazır olmadığı cevabını veriyordu. Ne var ki Atatürk başyaverinden gerçeği duyacak ve eğitici Amerikalı pilotun verdiği rapordan Sabiha Gökçen’in uçuşa hazır olduğunu öğrenecekti. Gökçen, Atatürk’ün her geçen gün biraz daha ölüme yaklaştığını biliyor ve onu böyle bir anda yalnız bırakmak istemiyordu. Atatürk de anlamıştı düşüncelerini... Gökyüzünü çok sevdiğini biliyordu. Gökçen’i yanına çağıracak ve “Hiç kimse, hangi sebepten olursa olsun görevini aksatamaz” diyecekti. Çaresiz uçağına dönecek ve Atatürk’süz kalmanın elem ve acısını gökyüzünde arayacaktı. Artık yalnızdı ve yetim kalmıştı. Sabiha Gökçen, Afet İnan’ı ablası olarak görüyordu. Acılar içinde onunla birlikte götürülüşlerini şöyle anlatacaktı: “Afet ablamla birlikte bizi Dolmabahçe’den alıp doğruca Ankara’ya göndermişlerdi. Fazla taşkınlık mı yapıyorduk? Hayır! Taşkınlıkların, feryatların, ağıtların onu geri getirmeyeceğini biliyorduk. Tesellisi olmayan bir acıyı yüreğinde hissetmesi insanı ne hale sokarsa, biz de o hallere düşmüştük. Ben de, Afet ablam da diğer yakınları onu canlarından çok sevenler , bütün ulusu da.. Ankara’ya külçe halinde indik. Beni doğruca Zeki Doğan Paşa’nın evine götürdüler. Afet ablamı da babasının evine...”

3