Ateşin Dansözü

Özcan Tekgül unutulmaz bir dansöz ve oyuncuydu. 1950'lerden, 1980'lere kadar hep zirvede kaldı. Yüzlerce filmde oynadı, 'Ateş dansı' ile dünyayı kendine hayran etti. Anadolu turnesine çıkacağı zaman camlar çerçeveler aşağıya iniyordu. Mahkemeler onu süründürdü ama o dans etmekten vazgeçmedi. Ömrünün sonunda, tam da unutulmuşken, kimsesizler mezarlığına gömülecekken hayat ona son bir oyun daha oynadı...

12 Nisan 2015, Pazar 05:00
A A

Hazırlayan: Mehmet Çelik

mehmet.celik@posta.com.tr

Özcan Tekgül’ün annesi Feriha Tekgül, sarışın, yeşil gözlü, hem tiyatroda hem sinemada çalışmış çok yetenekli ve güzel bir kadındı. Dans etmesi ve şarkı söylemesi doğal bir yetenekti. Feriha Tekgül, bildiği her şeyi 1939 doğumlu kızına öğretmişti. Ünlü dansöz ve oyuncu Özcan Tekgül, doğuştan şanslıydı balki ama sıradan bir güzeliğe sahip değildi. 

Sokakta yürüdüğü zaman insanlar gözlerini ondan ayıramazdı. 1950’lerde uzun sarı saçlı ve gösterişli bir kadın olarak ister istemez dikkatleri çekiyordu. Önce ‘Plaj Güzeli’ seçildi, sonra sinema ve tiyatro oyuncusu Zeki Alpan onu keşfetti. Tiyatroda ve sinemada kendisini gösterdi.

Özcan Tekgül’ün yürüyüşü bile zarifti, tiyatroda kısa bir sürede figüran rollerinden başrol oyunculuğuna kadar yükseldi. Kendine güveniyordu ve çok ama çok cesurdu. Çekinmek, utanmak, sakınmak gibi bir huyu yoktu. 

‘ÖZCAN TEKGÜL GİBİ KIVIRMA!’ 

Özcan Tekgül, haksızlıklara karşı mücadele etmeyi çok severdi. Bazı gerçekleri bu yüzden hiç anlamadı. Tuhaf ama dansöz kıyafetiyle fotoğrafları gazetelerde yayımlanınca yargılandı! Sahnenin önünde onu polisler bekliyordu. Yabancı uyruklu kadınların gece kulüplerinde çalışma izni vardı ama bir Türk kadını mahkemelerde sürünmek zorundaydı! 

Özcan Tekgül bu konuda taviz vermedi. Her gittiği şehirde polisler onu karakollardan mahkemelere sürükledi. Bir yandan en lüks gece kulüplerinde önüne servetini döken insanlar vardı, öte yandan onu dansöz diye küçümseyen hakimler, savcılar ve siyasetçiler de vardı!

Yabancılara gösterilen ilgi ve ihtimam Özcan Tekgül’e hiç gösterilmedi. Özcan Tekgül, sahneye vücuduna boydan boydan resimler yaptırmış bir halde de çıktı. Mahkemeleri gülünç bulduğu da oldu. Adaletin mekanizması henüz onun eriştiği hoşgörüye ve olgunluğa varamamıştı! Bir mahkeme onu serbest bırakıyor bir değeri onu tutuklamaya, ahlaksız olarak yaftalamaya çalışıyordu. 

GECELERİN UNUTULMAZ YILDIZI 

Gece hayatı vefasızdı ve acımasızdı ama koca koca adamlar sırf Özcan Tekgül onları beğensin diye çocukluk yapıyordu. Ama asla çirkin dedikoduların kadını olmadı ve asla skandallara adını karıştırmadı. Çalıştığı zamanlar içki bile içmezdi. Hep evinde tek başına içmeyi sevdi. 

Parayı pulu çok sevdiği söylenirdi, öyle olsaydı önüne servetini döken mafya babalarını kullanırdı, asla böyle bir yola sapmadı. Babasının emekli maaşından başka bir serveti olmadı. Hayatını kendi ağzından şöyle anlatmayı sevdi: “Çok güzel günler de, çok acıklı günler de yaşadım!

Zaten güzelliklerle acılar birbirinin kardeşidir. Kendimi ölüme iyice alıştırdım. Artık ölümden de korkmuyorum. Herkes gibi günü geldiğinde ben de öleceğim. Ama ben sahnede veya bir film setinde ölmek isterdim.” 

KÜLTÜR BAKANLIĞI’NIN ŞAŞKINLIĞI

Haziran 1980’de Kültür Bakanlığı, meslekte 25. yılını dolduranlara onur ödülü vermeyi düşündü. Özcan Tekgül’e onur belgesi verilecek olması siyasilerin arasında uzun zaman alay konusu oldu. Bir dansöze şeref belgesi verileceği haberi bakanlıktan istifalara bile neden oldu. MSP, dönemin başbakanı Süleyman Demirel’e zehir zemberek bir soru önergesi verdi: “Bu madalyayı siz bizzat takmak ister misiniz?” 

YALNIZLIĞIN SON DURAKLARI 

Politikacılar birbirlerine “Özcan Tekgül gibi kıvırma sakın” diyerek akıllarınca hakaret ediyorlardı. Oysa Özcan Tekgül, yalnızlığın ve tek başına bırakılmışlığın bütün sıkıntılarını yaşıyordu. 1986’da dansı bıraktı ve Kırklareli’ne, Kıyıköy’e giti, bir restorana ortak olmak istedi, olmayınca babasından kalan emekli maaşıyla yaşayacağı son durak olan Antalya’ya gitti.

4 hastaneden raporu vardı. Siroz hastasıydı. Bir gece evine giderken karşıdan gelen aracın ışıklarını gördü en son. Ne düşündü bilemiyoruz, sahne ışıklarını mı hatırlamıştı? Yoksa Garipler Mezarlığı’na gidecekken son anda onu hatırlayan birilerinin çıkmasındaki tuhaflığı mı hayal etti? Sahnede dans ettikten sonra duyduğu alkışları mı düşündü?

Kulise gönderilen yüzlerce gülü kokladı, güzelliği de vefasızlığı da yaşadı! Geçmişin ışıltılı hayatına inat, siyah beyaz hayallerin, filmlerin ve parlak dünyaların güzelliği hiç solmayan bir kadınıydı ve hep nur içinde uyusun.

Cihan yandı bir güzel için!

2 Temmuz 2011’de Antalya Serik yolunda ölümlü bir trafik kazası yaşandı. İki araç kaza yapmıştı. Bir kişi ölmüş, iki kişi de yaralanmıştı. Ölen kadın 73 yaşındaydı. Ajanslar bu haberi geçtiğinde kimse umursamadı. Oysa, Özcan Tekgül’ün adı gece kulüplerinde, sinema afişlerinde 30 yıl boyunca en tepelerde ışıl ışıl yanıp sönmüştü! 1960’lar, 1970’lerde parmakla gösterilen çok az kadın vardı.

Ateş dansı yapabilen kadın sayısı da sadece bir taneydi! Ne yazık ki Antalya Devlet Hastanesi morguna getirilmiş cansız bedenin adını taşıyan kadın ünü memleketin sınırları dışına taşmış biri de olsa onu artık tanıyan hiç kimse yoktu! 15 gün boyunca Özcan Tekgül’ü arayıp soran olmadı.Bir yakını gelsin de bu ölümlü faniye sahip çıkılsın istenmişti. 

Yalnızlık, kimsesizlik ve sahipsizlik vardı morgta. Ama Selim adında bir sanatçının ilgisini çekti bu isim. Garipler mezarlığına gidecek bu yoksul cesede sahip çıktı Selim. Yetkilileri uyardı, gazetecileri ayağa kaldırdı. Bir hayırseverin yardımıyla, dünyada kimi kimsesi kalmamış bir gariban kadına el birliğiyle sahip çıkıldı! Güzeloba Camii’nde birbirinden habersiz 5 kişi, bir zamanlar ‘Cihanı yakan’ ama şimdi kimsesi olmayan bu kadına sahip çıktı. 

Bir yerlerde hatıralara, geçmişe sahip çıkmak isteyen 5 tane güzel insan, bir yalnızlığı, bir vefasızlığı unutturmak ister gibi cenaze namazında saf tuttu ve dünyada sadece beş kişiye sahip hem yoksul hem de çok ama çok zengin bir cenaze töreni yapıldı! Cenazeden günler sonra “ateşin dansözü” Özcan Tekgül’ün Garipler Mezarlığı’nın kıyısından döndüğü öğrenildi.

Beş yıl kaçak hayat yaşadı

Özcan Tekgül, New York’tan Kahire’ye kadar dansını gösterebildiği her yerde sahneye çıktı. Kendi ülkesinde görmediği itibarı yurtdışında gördü. Paris’te, Londra’da dans ettiği zaman insanlar önünde eğiliyordu. Ateş dansı adını verdiği ve kendinden geçercesine 45 dakika boyunca insanüstü bir performansla sahnelediği oyunu görmek isteyenler biletleri karaborsadan almak zorunda kalıyordu.

Yine de yabancı ülkelerde fazla yaşayamadı. Tüm ilkel koşullara rağmen Türk Sineması dünyada en çok film çekilen üçüncü ülkeydi. Özcan Tekgül, bir görenin bir daha unutamayacağı bir güzelliğe sahipti. Gençliği ve sıradışı güzelliğiyle kısa sürede sinema dünyasını fethetti. 

Ses Tiyatrosu’nda sahneye çıktı, sinemada Neriman Köksal, Fikret Hakan, Muhterem Nur, Ayhan Işık ile oynuyor, dönemin büyük dansözü Ayşe Nana’nın ardından onun adı söyleniyordu. Çoban Ali, Garipler Adası, Lokum Sultan, Yaşlı Gözler, Şehir Yıldızları, Çadır Gülü, Kızıma Dokunma, Mukadderat, Meçhule Gidenler, Şöhret Budalası, Sokak Kızı ve Şahane Gözler gibi filmlerde rol aldığında yer yerinden oynuyordu. 

Mahkemeler, polisler ve ahlak zabıtası onunla uğraşıyordu ama Özcan Tekgül’ün derdi başkaydı, o sahnedeyken tam 45 dakika boyunca hiç durmaksızın, yorulmaksızın insanları etkileyebiliyordu. Dünyada haklı bir şöhrete sahip Mısırlı dansözlerden sonra Özcan Tekgül’ün adı da listelere vardı artık. 

Kendi adaletini kendi mizah duygusuyla aramaktan da vazgeçmedi! Kendisine dava açan valiliğe inat çıplak poz vermek için mahkemeden resmi izin bile istedi.

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

;