AVM'yi erken kapatmak bakkalı kurtarmaz!

a
a
Salı, 09 Şubat 2010 - 05:00

Türkiye’deki alışveriş merkezi (AVM) sayısı henüz 50’yi bile bulmamışken bu konuyu tartışıyorduk. ‘AVM’ler kent dışına çıksın mı?’, ‘Pazar günleri kapansınlar mı?’

Aradan geçen zamanda AVM sayısı 222’ye ulaştı. Bu merkezlerde çalışanların sayısı ise 400 bini buldu. Yerli ve yabancı onlarca işadamı, milyonlarca doları bu işe yatırdı. Yine çok sayıda girişimci, mevcut yasalara güvenip, bu mekanlarda mağaza açtı.

AVM'YE HAKSIZLIK DEĞİL Mİ?

Üstelik yatırım atağı devam ediyor. Türkiye’nin dört bir yanından toplanan veriler, AVM açılışlarının 2010 yılında devam edeceğini ortaya koyuyor. Ekonomist dergisindeki arkadaşlar, Edirne’den Erzurum’a, Türkiye’yi taramışlar. 2010 yılında tam 60 AVM açılacakmış. Bu şu anlama geliyor: AVM sayısı 2010 sonunda 282’ye ulaşacak.

Ortalama bir AVM’nin, 1000 ile 4000 kişiye istihdam sağladığı hesaplanıyor. Bu yaklaşık 60 bin kişiye iş olanağı anlamına geliyor. İşsizliğin yüzde 13’lere ulaştığı, yeni ve büyük şirket kuruluşlarının olmadığı bir dönem için önemli bir rakam... AVM bir sektör haline gelmiş ve milyonlarca dolar yatırılıp, binlerce kişiye iş sağlamışken, ‘bakkalları’ kurtarma gerekçesiyle, ‘pazar günü kapatalım’ yaklaşımı biraz anlamlı gelmiyor.

ANLAMLI ÇÖZÜM BULUNMALI

Pazar günü kapatılacak birkaç saatle, bakkalların kurtulacağını düşünmek biraz hayalcilik olmaz mı? AVM’ler erken kapatıldığında, insanlar bakkallara mı hücum edecek? Cadde üzerindeki büyük marketler, sokak aralarındaki ‘indirim marketleri’ (Şok, Diasa ve BİM gibi) ne olacak? Bence ‘kapatmak’ ya da ‘yasaklamakla’ bir yere varılmaz. Bakkalları geleceğe taşıyacak, gerekirse de eğitimi kapsayan yeniden yapılandırma programı uygulanmalı... Gerekirse esnaf odaları ve hükümet, çeşitli finans olanaklarını da devreye sokup, ayakta kalmalarını sağlayıcı önlemler almalı. Onlara yeni tüketici davranışlarından para yönetimine, perakendecilikten müşteri yönetimine, çeşitli alanlarda eğitim vermeli.

Yoksa, kimse, ‘Bugün AVM erken kapandı, biraz bakkaldan alışveriş yapayım’ demez. Ayrıca, ciddi istihdam ve katma değer yaratan AVM’leri de ‘öcü’ gibi göstermekten de kurtulmuş oluruz. Ben bir ‘bakkal dostuyum’. Alışverişin bir kısmını mutlaka bakkaldan yaparım. Ama onları yaşatmanın yolunun da AVM yasağından geçmediğini biliyorum.

Katılım bankaları mevduatta avantajlı mı?

İşin doğrusu benim dikkatimi çekmemişti. Bir bankacı söz edince, biraz ayrıntılı olarak baktım. Türkiye’deki katılım bankaları, bankalardan daha fazla mevduat ya da fon topluyorlar. Bankalarda düzenli bir artış varken, katılım (faizsiz bankalar) kurumlarda, daha dikkati çeken bir gelişme yaşanıyor. Bunu katılım bankalarının, toplanan fonlar içindeki payındaki gelişimden de görmek mümkün... 10 yıl önce yüzde 2’ler düzeyinde seyreden bu oran, 2009 yılının ilk 9 ayı sonunda yüzde 5’e yaklaşmış durumda...

Toplanan fonların miktarındaki artış rakamını görüyorsunuz... Katılım bankalarında artış oranı son 5 yılda yüzde 30’un üzerinde gerçekleşmiş. Bankalarda ise yüzde 3 ile 5 arasında kalmış...

Büyümedeki üç etken

Bu büyümenin arkasında üç etken var: Birincisi, sektör küçük, sermaye artırımı ve yeni ortaklarla atağa kalktılar... Bu, büyümeyi sürüklüyor. İkincisi, Türkiye genelindeki muhafazakarlaşma da bir ölçüde fon akışını destekliyor gibi geliyor bana... Ama en önemli ve üçüncü neden ise gelir... Gördüğüm kadarıyla katılım bankaları, geleneksel bankalardan daha fazla ‘faiz’ (onların deyimiyle gelir payı) veriyorlar. İnternet sitelerinde açıklanan oranlara bakınca, aradaki fark iyice anlaşılıyor. Türkiye Finans Bankası’ndan, Kişisel Bankacılık Müdürü Enis Arslanoğlu’nun değerlendirmesi de bu yönde... Diyor ki Merkez Bankası’nın faiz indirimlerini bankalar mevduat faizlerine de yansıttılar. Bu da beraberinde getirileri düşürdü. Ancak, katılım bankaları kâr payı verdiği için, oradaki düşüş daha sınırlı gerçekleşti. Dolayısıyla, katılım bankaları, nisbi olarak yüksek faiz vermeye, piyasa paylarını artırmaya devam ediyorlar. 

Piyasa IMF beklentisinden sıkıldı mı?

Geçen hafta Başbakan Yardımcı Ali Babacan, iş dünyası örgütlerinin temsilcileriyle bir araya geldiği toplantıda, ‘IMF anlaşması, mayısa kalabilir’ mesajını vermişti. Gizli toplantıdan dışarıya sızan bu bilgi, piyasaların canını sıkmıştı. Dün ise Babacan’dan “Yok öyle bir şey” açıklaması geldi. Babacan, IMF ile anlaşma görüşmelerinin sürdüğü mesajını, tam da piyasaların Avrupa ekonomisi nedeniyle sarsıldığı dönemde verme ihtiyacını hissetti. Ama gördüğüm kadarıyla piyasalar bu işten biraz sıkılmış durumdalar. IMF ile en son anlaşma Mayıs 2008’de sona ermişti. Yeni anlaşma için görüşmeler Aralık 2009’da başlamıştı. Mayıstan bakarsak, 2 yıla 2 ay var ve Türkiye hâlâ bu konuyu konuşuyor.

Belki bu beklenti nedeniyle piyasalar, ABD ve Avrupa kadar düşmüyor, kredi riskini gösteren CDS’lerin oranları yükselmiyor. Yine TL, euro/dolar paritesindeki harekete rağmen, bir ölçüde gücünü koruyabiliyor. Ancak, IMF işini tadında bırakmak lazım. Pazartesi borsada görülen satışlar da bir ölçüde bu beklentiyi piyasanın taşımakta zorlandığını ortaya koyuyor. Artık piyasaya bir güçlü mesaj vermek, yön göstermek zamanı geldi, geçiyor... Bazı yabancı bankacılarda, ‘Hükümet, IMF beklentisini yapmayacak ama piyasayı beklentide tutmak için koz olarak kullanıyor’ görüşü oluşmuş durumda... Eğer doğruysa, bu strateji şimdiye kadar işe yaradı. Ancak, piyasaları uzun süre boş vaatlerle beklentide tutmak uzun sürede zarar verebilir.