Yazgülü Aldoğan

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170720.png

Ayakkabı değil, böbrek

Cumartesi, 03 Ekim 2009 - 00:05

Protesto gösterileri demokrasinin
vazgeçilmezi. Dünyanın her yerinde bu tür
uluslararası toplantılar yapıldığında ortalık
karışıyor, bizdekinden çok daha sert
gösteriler yapılıyor, polis de daha sert
karşılık veriyor. O yüzden bence “Şurada
bu kadar önemli bir toplantı
yapılıyor, bu serseriler de işin
güzelliğini bozuyor, gündem
saptırıyor” diye homurdanmanın
gereği yok. Tam tersine gıkımız
çıkmasaydı Türkiye’nin faşist bir cuntayla
yönetildiği bile düşünülebilirdi. Bence
IMF toplantılarına damgayı vuran
protestoda utanmamız gereken bir nokta
yine de var; Bir başkasının yaptığı
protestoyu, birebir kopya etmek yakışmadı
bizim yaratıcılığımıza. Yine genç bir
gazeteci, yine ayakkabısını çıkarıyor,
yine başkanın kafasına atıyor, yine
ıskalıyor! E bunun nesi yaratıcı protesto?

Oysa bu tür nispeten barışçı eylemlerde bir
yaratıcılık, espri olması gerekiyor. Mesela
IMF Başkanı’na ayakkabı değil böbrek
atmalıydı birileri! Şu Antalyalı köylülerin
borçlarını ödeyebilmek için sattıkları
böbreklerini. Çünkü o böbrekler çok
simgesel! Çünkü o böbrekler, IMF gibi
enstrümanları kullanan global ekonominin
küçük köylüleri nasıl ekonomi dışına
ittiğini, üstelik bu yapılırken nasıl da yeni
bir hayata entegre olmaları için yardımcı
olmadığının elle tutulur sonucu! Bir de tabii
köylülüğün bir başka yüzü: Hayatın
ucuzluğu, kadercilik, rasyonel çözüm
aramama! Bir böbreğe yirmi bin lirayla
neyi nereye kadar çözersin? 

Tıpkı o gazeteci-öğrenci delikanlının ucuz
kahramanlığıyla kısa şöhretinin ekonomik
krizin acı gerçeklerine dikkat çekmeye
yetmediği gibi. Olsa olsa, “Helal olsun
Türkiye’ye, oğlan biraz itilip kakıldı,
dayak bile yemedi, akşamına serbest
kalıp ekranlarda boy bile gösterdi”
dedirtmiştir. Bir de artık bundan
böyle basın toplantılarına gazetecileri
ayakkabısız alırlarsa hiç şaşmayacağım,
çorapların delik olmamasına dikkat etmeli!

DENİZ SEKİ'NİN YENİDEN DOĞUŞUDeniz Seki, 8 ay yatıp hakim önüne
çıktığı ilk duruşmada serbest kaldığı için
şanslı mıdır, şanssız mı? Sokağa çıkıp
sorun, fifti fifti çıkar! Neden? Deniz Seki’yi
kamu vicdanında mahkum eden suçu
sadece uyuşturucu kullanmış olması değil.
Satması hiç değil, çünkü kamuoyu onun
uyuşturucu satıcısı olduğuna inanmıyor,
olsa olsa bir iki arkadaşının da bulmasına
aracı olmuş olabilir. Deniz Seki’nin asıl
suçu evli ve çocuklu bir erkeğe aşık
olması ve onunla aleni bir ilişki
yaşamış olmasıdır! Hele çocukların
küçük, hatta birinin ilişkinin başında daha
yeni doğmuş olması, Deniz Seki’nin
suçunu uyuşturucu satmaktan
daha da çok artırmıştır. Deniz Seki’nin
bir başka suçu ise çok sevilen bir sanatçı
olarak gençlere yanlış örnek olmasıydı.
Ben öyle inanıyorum ki Deniz Seki, Batı
toplumlarında olsa daha hoşgörüyle
karşılanabilecek bu “suçlarından” ötürü
bizim gibi muhafazakâr bir toplumda kamu
vicdanında daha ağır bir mahkumiyet yedi
ve aylarca cezaevinde yattı! Bizim gibi
toplumlarda bir tür yargısız infaz bu,
“yatsın da aklı başına gelsin” hali.

Peki, Deniz Seki’nin cezaevine düşüp
yargısız infaz gibi bir mahkumiyet çekmesi,
onun şansı olabilir mi? Kimilerine göre
evet! Deniz Seki böylece uyuşturucu
illetinden arındı, kurtuldu! Bu illete
onu bulaştırdığı varsayılan ve kamuoyu
önünde itibarını yitirmesine neden olan
sevgilisinden de kurtuldu! Hatta işin gırgırı,
fazla kilolarından da kurtuldu! Ne diyor
kendisi? 

Temizlenmiş, arınmış yepyenibir 
Deniz Seki’yim artık diyor! Oysa
AMATEM’e yatsaydı tam tersi olabilirdi!
Deniz, bu moralle, üstelik de içeride
geçirdiği o dönem boyunca yaşadıklarının
ilhamıyla çok daha güzel besteler yapacak,
sözler yazacak. Belki sosyal sorumluluk
bilinciyle bundan böyle uyuşturucu
mücadelesinde bir simge rolü
oynayacak ve küllerinden yeniden
doğacak. Bu açılardan baktığımızda da
Deniz çok şanslı. Hoş geldin Deniz,
iyi ki yeniden doğdun Deniz!