Baba beni eversene

Edebiyat haz ile bilgelik arasındaki tarihsel gerilimin tam ortasında, iki beyin lobunun arasında durur. Birini, diğerini beslemek için kullanır. Siz eğlendiğinizi zannederken yoğun bir yüklenme yaşarsınız. Ya da tersi; siz bir şeyler öğrendiğinizi düşünürken derinlerde keşfetmenin hazzını yaşarsınız. Bu da iyi edebiyatı söylemekten ziyade ima etmeye yöneltir.

10 Şubat 2018, Cumartesi 05:00
A A
İsmail GÜZELSOY

Okur, keşfedebileceği kadar yakına ama ilk anda göremeyeceği kadar uzağa yerleştirilen incileri toplar. Peki bu karmaşık dokuyu biri otopsi masasına yatırıp didik didik ederek o incileri ayıklasa hatta incileri oluşturan mineralleri bile analiz etse nasıl olurdu? Okumadığım bir romana bunu yaparlarsa bozulurum ama sevdiğim bir eserin didiklenmesi hoşuma giderdi doğrusu.

İşte “Babam Sağ Olsun” tam da bu türden bir “didikleme çalışması”. Tür olarak nasıl tanımlamak gerektiğinden emin değilim doğrusu. Bir deneme, eleştiri hatta bir akademik tez… Ama hepsinden çok daha eğlenceli ve zengin bir malzemeden oluşmuş. Kitap, Frankenstein’ın üretim koşullarının tanımlanmasıyla başlıyor. Biz dünyayı her zaman yaşadığımız çağ gibi görme eğilimindeyiz. İki yüz yıl öncenin dünyasını, birkaç Hollywood filminin uydurduğu sahnelerle hayal ederiz. Bütünüyle biçimler, giysiler, yüz ifadelerinden oluşan bir evrendir gözümüzün önünde canlanan o uzak dünya. İnsani algıları, zaafları, alışkanlıkları bildiğimizi sanırız.

DÜNYAYI BİLİYOR MUYUZ?

Bu kitap daha yolun başında, bu “bildiğimizi sandığımız” dünyayı ne kadar bilmediğimizi gösteriyor. Bunu yaparken de Küçük Emrah’tan, Maymunlar Cehennemi’ne, oradan Spiderman’a kadar, bütün popüler kültür figürlerini ziyaret ediyor. Bu yoğun karşılaştırma, aslında Frankenstein kimliğinin, günümüz değerleri içindeki karşılığını arama çabası olarak çok işe yarıyor. Doğrusu kitap karşılaştırma çubuklarıyla gösterilen istatistiki veriler dahil, bir romanın ve romancının anlaşılması için olabilecek bütün olanakları kullanmış. İlk anda ne gerek var diyebileceğiniz şeylerin ne kadar ufuk açıcı olduğunu yavaş yavaş anlıyorsunuz.

Bu kitabı okumadan önce Mary Shelley’i anlayabildiğimi düşünürdüm oysa daha kitabın başlarında, dönemin radikal feminizmini tanımlayan pasajları okumaktayken donup kaldım. Öyle ya, “Kadınlar eğitilmeli çünkü onlar da bizim çocuğumuzu büyütüyor” gibi -gıcık- bir söylemin bile çok radikal olarak görüldüğü bir dönemde yazılmış Frankenstein. İşte o anda bu romanın alt katmanlarında, kadınlık hallerine dair daha başka şeylerin saklı olabileceğine ikna oldum. Çünkü en başta söylediğim gibi bir roman bize büyük hazlar yaşatırken aslında ilk anda fark etmediğimiz gizli sözünü de fısıldar. İşte Babam Sağ Olsun, bu fısıltıların arkeolojisini yapmış. “Romandaki erkeklerin kaderlerine göre dağılım” çizelgesi mi istersiniz, “Ölüm sebeplerinin cinsiyetlere göre dağılımı” mı? Romanın DNA’larını keşfedebileceğimiz bütün numaralar kullanılmış ve bütün bunlar eğlenceli bir şekilde tasarlanmış.

CAN ALICI BİR SORU

Kitabın başlangıçta sorduğu bir soru çok çarpıcı bence. Neden Victor “canavar”ına bir kadın yaratmayı reddediyor? Bu, aslında “Babam Sağ Olsun”un en can alıcı sorusu. Bir kadın yaratmaktan kaçınmanın psikodinamikleri üzerine yapılan çalışma çok çarpıcı. Kitabın bütünü, Frankenstein’ı bir kadın sorunsalı metni olarak okuma şansı veriyor.

Baskı her zaman susturmaz bizi. Bazen sözümüzü başka türlü söyleme yolları aramaya zorlar. Ve Mary Shalley yalnızca bir korku romanı yazmaz aslında, onun bir roman yazması zaten korkutucu olanın ta kendisidir. Ve yazdığı kitap bir canavardır. Mary ile romanı arasındaki karmaşık ilişki ile Frankenstein ile yarattığı canavar arasındaki ilişkinin bir üst kurmacasıdır sanki.

Arada birileri elime kitap tutuşturur ve ben çoğunlukla bunları şöyle bir karıştırırım ama eğer editörüm bir kitap vermişse adam gibi okurum. Bu kitabı editörüm rüşvet verir gibi avucuma sıkıştırdı ve ben şimdi Frankenstein’ı bir kez daha okumaya karar verdim. Bakalım o muazzam romanda saklanan kadınlık hallerini daha iyi görebilecek miyim?
Babam Sağ Olsun derinlemesine bilgi sunarken eğlenceli olabilmenin mümkün olduğunu gösterme bakımından çok etkileyici bir örnek. Karmaşık durumların ille de karmaşık anlatılması gerekmiyormuş yani bunu da gördük.

KENDİNİ DÖLLEYEN BİR ERKEK

Hiçbir eylem yaratmak kadar yıkıcı olamaz. Çünkü her yaratım eylemi bir ölümü vaat eder. Buradan bakınca dehşete düşmemek mümkün mü? Her doğan çocuğun bir gün öleceğini biliyoruz. Emil Ajar, “Onca Yoksulluk Varken” romanında şöyle der: “Annem kürtaj olmadığı gün bir cinayet işledi.”

Öyleyse yaratmak öldürmektir diyebiliriz. Münferit boyutta değil yalnızca. Biz, çiftleşme mevsimi olmayan memeliler olarak artık kıyametin nasıl geleceğini biliyoruz: Üremekten tabii ki. Varlığını sürdürmek adına yok olan tek canlı olacağız. Bir şeyi yok etmek istiyorsan onu çoğalt. Ne kadar çok şarkı besteleniyor, ne kadar çok roman yazılıyor, her gün yeni bir film vizyona giriyor ve hepsi hızla anlamsız, değersiz ve hatta gülünç hale geliyor. Ses çoğaldıkça duyma eşiği de genişliyor.

Frankenstein bir canavar yaratmasa da yaratma fikrinin kendisi canavarca bir şeydi zaten. Ya anneler… Bir gün öleceğini bildiğin çocuğu doğurmanın tesellisi var mıdır?

Masumiyetin tam tersi nedir diye soracak olursan tek bir cevabım var: Yaratmak… İşte onun için çiftleşmek günah kılınmış olmalı. Frankenstein kendini dölleyen bir erkeğin hikâyesi olarak da okunabilir o zaman.

Babam Sağ Olsun: Frankenstein 200 yaşında
Özgür Çiçek-Irmak Ertuna Howison
Doğan Kitap

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

;