Balbay ve Özkan'ı bekliyoruz...

a
a
Cumartesi, 18 Eylül 2010 - 05:00

Referandum telaşına geldi ve Mustafa Balbay ile Tuncay Özkan unutuldu.

Oysa unutulmamaları gerekiyor.

Ergenekon duruşmasının en zayıf halkası, bu iki meslektaşımızın durumudur. Mahkeme heyetinde adeta bir inatlaşma havası var.

Kamuoyu ise bir açıklama bekliyor.

Özkan ve Balbay’ın neden hâlâ içeride tutulduğunu anlamak imkansız.

Bu konuda mahkeme heyeti sağlıklı bir açıklama yapamaz mı?

Hele Tuncay bas bas bağırıyor. “Ya bana suçumu söyleyin veya beni bırakın çıkayım” diyor. Bu son derece önemli bir sorudur ve yargıçlar bunu yanıtlamak zorundadırlar. Kamuoyu vicdanını rahatlatmak, onların görevidir.

Bu iki insanın kaçmasından mı korkuluyor?

[[HAFTAYA]]

Delilleri karartacakları mı sanılıyor?

Nedir gerekçe?

Yıllar sonra suçsuz oldukları anlaşılınca tutukluluk halindeyken içeride geçirdikleri zamanı onlara kim geri verecek? Ergenekon uzadıkça ve bu gibi kanayan yaralar kapatılmadıkça, yakın tarihimizin böylesine önemli bir davası üzerine düşen gölgeler yaygınlaşacaktır. Bir de yargı reformundan söz ediyor, yargı vesayetinden kurtulacağımızı söylüyorlar. Hadi canım siz de...

En büyük utancımız

Bu haftayı Türk yakın tarihinin en büyük ayıbını anarak geçirdik. Başta Adnan Menderes olmak üzere Demokrat Partili bakanlardan Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın 27 Mayıs ihtilalcileri tarafından idam edilmelerinin 49’uncu yıldönümüydü.

O günleri yaşamış bir insanım.

O günlerde 27 Mayıs ihtilalini heyecanla desteklemiştim. Ardından idamlarla birlikte nevrim döndü ve yapılanlardan iğrendim. Bu üç insanın idamına bugün isimlerini dahi bilmediğimiz bir grup teğmenyüzbaşı- albay karar verdi. Milli Birlik Komitesi’ne baskı yaptılar ve yangından mal kaçırır gibi bu üç kişiyi astılar. Belki o gün vatana sevgilerini böyle gösterdiklerini sanıyorlardı. Oysa bugün hayatta kalanları herhalde utançlarından sokaklara çıkamıyor, kimselerle konuşamıyordur. Hepimiz bu büyük ayıbı daha uzun zaman yaşayacağız. Onlardan ne kadar af dilesek de kendimizi affettiremeyeceğiz.

Riyakarlık sanki ruhumuza işlemiş

Gayet tabiidir ki, genelleştiremeyiz. Ancak toplumumuzda öyle garip yaklaşımlar var ki, bir türlü değişmiyor.

Dikkatlice bakınca hemen görüyorsunuz. Sözünü ettiğim eğilimlerden biri, güce veya güçlüye sempatik görünmek veya yalakalık etmek. Amaç, güçlü olandan bir şeyler koparabilmek veya kendine bir kötülük gelmemesini sağlamak.

En son örneklerden birini vereyim.

27 Mayıs ihtilali lideri ve sonrasında da Cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel’in adının bir stattan sökülmesi. 1968’de herhalde askere sempatik görünmek isteyen bir bakan veya belediye başkanı tarafından konulan isim bugün kaldırılıyor.

Neden o adı koydunuz?

Bugün neden kaldırıyorsunuz?

Gürsel adını verirken ya “Askerlere sempatik görüneyim” veya “Askerleri sinirlendirip işimi bozmayayım” demişlerdir.

Güçlünün yanında olma dürtüsü...

Diğer bir eğilim de, değer yargılarımızdaki oynaklık.

Sezen Aksu’nun adını bir sokağa veriyorsunuz. Neden? Çok ünlü, çok sevilen, sempatik bir sanatçı.

Sonra bir gün, dün alkışladığınız o sanatçı sizin düşüncelerinize ters düşüyor. Hemen alaşağı etme, idam sehpasına götürme kampanyası açılıyor. Değer yargılarımız son derece oynak.

Bu, toplum içindeki dengelerin hâlâ bir yere oturamadığının en belirgin işaretidir. Bugün alkışladığınız fikir, parti veya kişiyi yarın yerlerde çiğnemeye kalktığınız taktirde demokrasiniz de yerli yerine oturmaz.

Türkiye’nin resmi de aynen böyledir: Değer yargıları ve demokrasi kuralları sürekli değişen bir ülke.

Bu arada, size dostça bir öneri: Eğer resminizi veya adınızı büyük törenlerle bir yerlere asmak isteyen çıkarsa... Bu şekilde ölümsüzleştirileceğinizi söyleyip sizi ikna etmeye uğraşırlarsa...

Aman tuzağa düşmeyin.

Hemen itiraz edin.

Hemen reddedin.

Bu oyuna gelmeyin.

PS: Son haberlere göre, EVET’çiler, Sezen Aksu’ya destek vermek ve İzmir’deki gelişmeye tepki göstermek için, birçok yerde Sezen’in adını sokak ve bulvarlara vermeye başlamışlar. Aman dikkat, Aksu bu tuzağa düşmemeli. Bugünkü EVET’çiler, yarın başka bir konuya kızıp isimleri yeniden kazıtabilirler. Sezen nazikçe bu talepleri reddetmeli.

Niye Yunan adalarını kıskanıyorum...

Yıllar boyunca Yunan adalarını uzaktan seyrettik. Bizim için düşmanın bağrımıza batırdığı bıçak gibiydiler. İlgimiz “Silahlanıyorlar mı?”, “Havaalanı var mı?”, “Kıta sahanlığı olur mu?” sorularına yanıt aramakla sınırlıydı. Son 5 yıldır ise “cruise” gemileri, yatlar, guletler ve Atlasjet gibi direkt uçan uçak şirketleriyle adaları adeta yeniden keşfettik. Nerdeyse Türkiye’ye ucuz bir alternatif tatil bölgesi oldular. Yanı başımızdaki 12 adanın lokantalarını ezberledik. Bayramda ise Mykonos’un ünlü plajlarını Tarkan’ın şarkılarıyla yıktık.

Peki bu adaların sırrı ne?

Mykonos’un 20 mil güneybatısında bulunan Sifnos’tan örnek vererek anlatayım.

Sifnos’un sahilleri 70 kilometre. Yüzölçümü 75 kilometrekare. Nüfusu 2000 kadar. Ancak gelin görün ki, Kamares Limanı’na günde en aşağı 5 defa adalar arası gemiler geliyor, turistleri bırakıyor. Liman küçük, yanında pırıl pırıl plajı var. Plajın ve yolun kenarında lokantalar, barlar. Müzik hafif, kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Limandaki turizm acentelerinden araba, motosiklet, ATV kiralanıyor, otel odası bulunuyor.

Ancak hareket orada bitmiyor. Bir otobüs sizi 1.40 euro’ya 6 kilometre ileride yüksek bir platoya, başkent Apollonia’ya çıkarıyor. İşte orada Yunan adalarının niye bu kadar ünlü olduğunu görüyorsunuz...

Bembeyaz iki katlı evler, pencereler kapılar mavi, eflatun boyalı. Sokaklar daracık, büyük taşlarla döşenmiş, taşların etrafı beyaz boyalı. Her taraftan bugenvil çiçeği sarkıyor. Butikler, lokantalar, barlar birbirini kovalıyor. Satılan mal genellikle Hint işi, salkım saçak giysiler. Dikkatinizi ilk çeken ilan yokluğu: “Meşhur Kebapçı Yorgo” , “Dişçi Yani”, “Muhasebeci Eftelya” diye tabelalar yok. Çünkü yasak. Sokakta bir uçtan diğer uca bez parçaları sallanmıyor. En önemlisi işportacı yok.

Bütün binalar iki katı geçmiyor. Adalarda kimse “kottan” faydalanmıyor.

Gece Apollonia’nın barları lokantaları canlanıyor, dükkanlar ışıl ışıl. Yediğiniz yemek iki kişi karidesiyle, içkisiyle 50 euro’yu (100 lira) geçmiyor. Çoğu zaman çok altında bile kalıyor.

Apollonia’dan sıkıldınız mı, 3 kilometre ötede bir tepede Kastro diye bir ortaçağ şehri sizi bekliyor. Yine pırıl pırıl sokaklar, barlar, lokantalar. Uzaktan hafif bir caz müziği. Gündüzleri ise turkuvaz renkli pırıl pırıl denizlerde yüzüyorsunuz. Platys Yalos, Faros, sadece birkaç plaj. Arkalarında küçük lokantalar, tepelerde beyaz, mavi boyalı manastırlar.

Bütün buralara deliksiz, çukursuz kaymak gibi asfalt yollardan gidiliyor. Etrafta da inşaat molozu yok.

Bu size anlattığım sadece bir ada. Yunanca bir kitaba göre Yunanistan’ın 777 adası varmış! Yarısı yukarıda anlattığım gibiyse gelin de kıskanmayın.

‘Boru’ değil!

Yıllar önce Gazprom için Ruslarla birlikte bir belgesel yapmıştım. Taa Sibirya’dan Türkiye’ye doğalgaz getiriyorlardı. O boru hattının ne zor şartlarda döşendiğine, ne badireler atlattığına bire bir tanık oldum. Yeri kazıp boru döşemek ne kadar zor olabilir diyeceksiniz. Vallahi “boru” değil; zor iş. Geçen gün gazetede bir haber ilişti gözüme. Erciyas Çelik Boru adında bir şirket Cezayir’de dünyanın bir seferde döşenen en uzun su boru hattını yapmış. Şöyle bir soruşturdum. Şirket son yıllarda krizlere rağmen yüzde 50 civarında büyümüş, üzerine bir de ihracat şampiyonu olmuş; taa Brezilya’ya boru satmış. Bir Türk firmasının, hem de henüz 20 yıllık bir firmanın alanında bu kadar başarılı olmasına şaşırmadım desem yalan olur. Bravo. Boru işi, “boru” muymuş değil miymiş tüm dünyaya göstermişler...