Balyoz olayı TSK'ya ağır darbe indirdi...

a
a
Cumartesi, 23 Ocak 2010 - 05:00

Anayasa Mahkemesi’nin, askerin sivil mahkemelerde yargılanmasını Anayasa’ya aykırı bulması, ülkemizin geleceği açısından son derece önemli ve belki de tehlikeli bir süreci başlatmış oldu.

Karar, TSK açısından önemli bir zafer sayılmalıdır. Genelkurmay Başkanlığı’nın başından beri ısrarla ileri sürdüğü görüşün, hem de oybirliği ile kabul görmesi, uzun zamandır morallerin bozuk olduğu Genelkurmay’ı rahatlatacaktır. Ancak sorunu çözmeyecek ve belki de daha da gerilmesine yol açacaktır.

Yaklaşık iki yıldan beri, Ak Parti ile Silahlı Kuvvetler arasında, giderek büyüyen bir mücadele yaşanıyor. AKP, Genelkurmay’ı sivil denetime sokmak istiyor, TSK da Anayasa’dan kaynaklanan ve İç Hizmet Kanunu’nun 35’inci maddesinde belirtilen “T.C.’yi iç tehditlere karşı koruyup kollama görevlerini” bırakmaya yanaşmıyor. Asker üstünde sivil denetimin kurulması ve askerin bazı suçlarının siviller tarafından yargılanması artık üstünde tartışılmaması dahi gereken bir konu. Artık, seçilmiş iktidarların asker tarafından denetlenmesi gibi bir durumun kabul edilir tarafı da kalmamıştır. Asker, sivil yönetime karşı darbe planlayacak, çete kuracak ve yakalandığında da sivil mahkemeler tarafından yargılanamayacak.

Olacak şey mi? Ancak her şeye rağmen, Anayasa Mahkemesi’nin kararı “oy birliğiyle” alması önemlidir. Bu sonuç, yasanın Anayasa’ya aykırılığını çok açık şekilde ortaya koyuyor. Yani, AKP bu yolda devam edecekse, tek çaresinin Anayasa’yı değiştirmek olduğunu gösteriyor. Anayasa Mahkemesi’nde bir tek yargıcın dahi muhalefet etmemesi, kararın haklı olup olmadığı konusunda tartışmaları engelliyor. İşte bugünün sorusu böylece ortaya çıkıyor: Ak Parti, bu karar karşısında ne yapacak? Anayasa Mahkemesi’nin kararını kabul edip bir daha üstüne gitmeyecek mi, yoksa konuyu temelinden çözebilmek için Anayasa’da değişiklik yapacak mı? Eğer Başbakan “Yeter, burada duralım” derse, ki ben hiç ihtimal vermiyorum, sorun kalmaz. Asker ile ilişkiler yeniden rayına girer ve seçimlere çok daha rahat bir ortamda gidilir.

Çok kimsenin beklentisi, Başbakan’ın burada durmaması, işi sonuna kadar götürmesi ve önümüzdeki Anayasa değişiklikleri arasına askerin sivil iktidar tarafından denetimini de koymasıdır. Nitekim dünkü konuşması da bu yola gideceğini gösterdi. Dikkatliydi, askere çullanmadı, onun yerine CHP ve MHP’yi hedef aldı. Ancak ne yapmak istediği açıkça ortadaydı. Böyle bir olasılıkta, bu yıl içinde inanılmaz bir gerginlik içinde referanduma gidilecek demektir. Laik-ulusalcı kesim için adeta bir ölüm kalım savaşı anlamına gelecek olan bir kampanya yaşanacaktır. Erdoğan kendinden emin. Referandumu kazanacağından emin.

Türkiye için tam bir yol ayrımını gerçekleştireceğinden emin.

Böylece bugüne kadar kabul edilen anlamda Kemalizm bitecek, Türk siyaseti üstündeki asker denetimi kalkacak ve Erdoğan, kendi açısından bir “mucize” sayılan bu kazanımla 2011 genel seçimine girecek.

Görülen senaryo bu... Riskli, ancak aynı zamanda da ülkenin tüm geleceğini değiştirecek bir senaryo...

Doğan Paşa pek inandırıcı olamadı...

Balyoz harekatının altında imzası bulunan, eski 1’inci Ordu Komutanı Emekli Org. Çetin Doğan televizyonlarda dolaşıp kendini savundu ve ortaya atılan iddiaların saçma sapan olduğunu söyledi. Doğan Paşa görüşlerinde haklı olabilir.

Savunma adına söyledikleri de doğru olabilir.

Ancak konuşmalarının satır aralarındaki sözleri ve genel tutumu hiç inandırıcı değildi. Ak Parti iktidarının tehlike yarattığını ve gidişlerini beğenmediğini açıkça ortaya koydu. Başbakan’a “Partinizi merkeze çekin” uyarısında bulunan, iktidarın tutumunu açıkça eleştiren bir komutan olduğunu hiç saklamadı.

Komutanın konuşmalarındaki dikkatleri çeken bir diğer nokta da, bu operasyon ile ilgili olarak kopartılan gürültüleri anlayamadığını, zira görevlerinin ülkeyi iç tehlikelere karşı da korumak olduğunu belirtmesiydi.

Doğan Paşa, cami bombalama ve uçak düşürülmesi gibi oyunların sonradan eklendiğini söylerken, ben ona inanmak istiyorum. Bir komutan yalan söylemez. Zaten savcılık incelemesi sonrasında durum daha da netleşecek.

Ne olursa olsun, Doğan Paşa’nın söyledikleriyle, Genelkurmay’ın kısıtlı açıklaması arasındaki farklılık da, kamuoyunun dikkatinden kaçmadı. Özetle, son açıklamalar inandırıcı olmaktan uzaktı.

Taraf'ın farkı

İstediğimiz kadar, “Kullanılıyor” diyelim... Sanki geçmişte bizler hiç kullanılmadık mı?

İstediğimiz kadar “Böyle haber iyice doğrulatılmadan kullanılır mı?” diyelim... Sanki bizler her haberi doğrulatıyormuşuz gibi...

İstediğimiz kadar “Askeri yıpratma kampanyası güdüyor” diyelim... Sanki biz askeri yıpratmamaya çok dikkat etmişiz gibi...

Ne dersek diyelim, TARAF hepimizden farklı olduğunu ortaya koyuyor. Şimdi bırakalım, değirmenin suyunun nereden geldiğini, yabancılar tarafından manipüle edildiğini ve “Bu gazetenin yapabildiğini biz de yapabilir miydik?” sorusuna yanıt verelim. Aynı haberler, aynı yollardan masamızın önüne servis edilse ne yapardık?

Ağzımız sulanmaz mıydı?

Evet sulanırdı da, acaba aynı cesareti gösterebilir miydik?

TARAF’ı farklı yapan işte budur. TARAF’ın yanlışları yok mu?

Abartılı ve atlatma şehvetine kapılıp yayınladığı haberler yok mu? Var tabii ve ben onları da eleştiriyorum.

İstediğimiz kadar kızalım, burun kıvıralım, küçümseyelim, kıskanalım, ancak bakın ortaya attığı her büyük manşeti tartışıyoruz. Demek ki, içinde bazı doğrular var ki, görmezden gelemiyoruz. Bundan dolayı da her sabah önce TARAF’a göz atarak güne başlıyoruz.

Askerin senaryosu ilkokul müsameresine benziyor...

Balyoz senaryosunun bir de, kargaşa çıktıktan sonra, ülkeyi kurtarmak için oluşturulacak askeri hükümet ve alınacak önlemleri kapsayan bölümü var ki içler acısı...

Aman Allahım, felaket bir planlama. Bundan daha ilkel, Türkiye’yi böylesine parçalayacak bir başka plana rastlamadım. Bu planı gerçekten Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kurmayları hazırladılarsa, vah bizim halimize.

Türkiye’yi dünyadan tecrit edecek, ekonomisini 3’üncü dünya ilkellikleriyle dolu önlemlerle çökertecek ve ülkeyi paramparça edecek bir plan hazırlamışlar. Hayret ettim.

Ben TSK’nın çok iyi bir eğitimden geçtiğini bilen bir insanım. Nasıl olur da bugünkü Türkiye’de böyle bir önlem dizisi düşünülebilir anlayamıyorum.

Avrupa Birliği ile ilişkiyi kesen, sadece ABD ve Rusya ile ittifak oluşturan ve ancak komünist ülkelerde görülen katı önlemleri sıralayan bu belgeyi mutlaka okumalısınız. Okuduktan sonra da, gözünüzde pırıl pırıl görünen TSK’nın darbeyle Türkiye’yi yönetmeye kalkmaması için elinizden geleni yapacaksınız. Yazık oldu, keşke bu planı okumasaydık.

Bu yasak doğru mu?

“2010 Avrupa Kültür Başkenti” İstanbul’da 40 yıldır turist rehberliği yapan Semih Takinacı’dan bir e-mail aldım... “Aldığım duyumlara göre Sultanahmet Meydanı turist otobüslerine kapatılacakmış” diyor.

“Sn. Birand; dünyada da bazı bölgelere turist otobüsleri giremezler. Ancak Sultanahmet Meydanı gibi bir bölge (gezi yerlerinin yoğunluğu) dünyadaki hiçbir yerle mukayese edilemez. Kaldı ki, bu şehirde ‘gemi turizmi’ denen bir olay var. Ben de zaten bu durumdan bahsetmek istiyorum. Salıpazarı veya Karaköy’den aldığımız kafileleri bölgeye bir tek Çatladıkapı’dan sokabiliyoruz. Orası da trafiğe kapatılacakmış. Peki kültür başkenti, konserler, gösteriler, maraton yarışının burada bitmesi bütün bunların amaçlarının başında şehrin tanıtılması ve daha çok turist getirilmesi değil midir?”

Semih Takinacı kendi çözüm önerisini de anlatmış: “15 Mart-15 Kasım arası Çatladıkapı, Arasta, Sultanahmet, Yerebatan, Cağaloğlu yokuşu ve Divanyolu’ndan Hipodrom’a giriş yolu üzerinde 08:00-18:00 saatleri arasında park yasağı uygulanmalıdır. Bölgeye girecek vasıtalara bir gün geçerli olacak giriş ücreti ödetilmelidir. Caydırıcı olması için bu ücret yüksek tutulabilir. Aynı tutum Beyazıt’tan gelip bölgeye gitmek isteyen vasıtalara da tramvay yolu için uygulanabilir.”

Semih Takinacı, 40 yıldır yapmakta olduğu işe duyduğu saygıdan dolayı bu yazıyı kaleme aldığının altını çiziyor... Yetkililer, İstanbul sevdalıları, Turist Rehberleri Birliği TUREB sizden telefon bekliyor... (TUREB: 0212 292 05 20-292 05 83)