N. Kübra Akalın

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170723.kübra_akalın_15.png

Bambaşka bir Kandil kitabı!

Çarşamba, 18 Şubat 2015 - 07:25

Tuğçe Tatari ile ilk tanışmam KCK basın davasında olmuştu; ne oldu da buralara geldi diye düşünmüş ve kendisine oldukça önyargılı yaklaşmıştım. Daha sonra konuşmaya başladık ve zamanla arkadaş olduk. (Bu bir hatır gönül yazısı mı imgesi oluşturacaksa kafanızda şimdiden diyeyim hiç değil) 

Böyle önyargı sahibi olduğum birinin Kandil'de ne yaptığını elbette çok merak ediyordum. Tatari bilgiye aç ve soru soran bir gazeteci. Merak ettiği ve öğrenmek istediği her şeyi çekinmeden, cahil muamelesi göreceğim korkusu yaşamadan cesurca sorabiliyor. Bu sebeple de onun gittiği yerlerde neler yaşadığını -sohbetlerimizde bu konu hep hızlıca geçiliyordu- kitabı okuyana kadar üzerimden atamadığım bir önyargıyla merak ediyordum.

Tatari'nin ilk kitabı Anneanne Ben Aslında Diyarbakır'da Değildim, Türkiye'de alışılagelmiş 'Kandil' kitaplarından biraz daha farklı. Çünkü aslında bu kitap Nişantaşı'ndan 'Beyaz Türk' olarak yola çıkmış bir gazetecinin, -hayatında Kürt sorununa hep mesafeli durmuş bir gazetecinin- Diyarbakır'a, Mahmur'a, Kandil'e yolculuğunun yanı sıra, bir insanın kendisiyle ve Kürtlerle 'müdahalesiz' tanışmasının hikâyesi.

Peki Tatari nasıl böyle bir yolculuğa çıktı? Kendisine o yolculuk sırasında hayatında nelerin değiştiğini sorduğumda şöyle ifade ediyor: 

"Valla aslında planlı bir yola çıkış değildi. Soru sormakla başlayan ve adımların birbirini takip ettiği bir yol oldu. Kitapta da uzunca anlattığım millet vekillerinin gerillayla kucaklaşma görüntüleri,  bir 'üzerine düşünme' dönemi yaşattı bana. Okumanın yeterli olmadığı, giderek, konuşarak, anlayamadığım konuları muhataplarından dinleyerek, ikna olacaksam da olmayacaksam da kendi ulaştığım, temiz, üzerinde oynanmamış bilgilerle olacaktı bu.  Ve her sorduğum soru yeni bir seyahati ve yeni bir sorgulamayı beraberinde getirdi. Kendimle ilgili övgü dolu sözler söylemek istemem, çünkü bu yolculuklar sende ne değiştirdi sorusunun yanıtı olarak söyleyeceğim her şey övgüye girer:)) O yüzden onu bırakalım okur söylesin, tanıdıklar söylesin."

'BİR GERİLLAYLA KAPALI GÖRÜŞ'

Bu kitap ne yalnızca bir özeleştiri kitabı ne de "Kandil'e gittim" kitabı. Kitapta cezaevinde ağırlaştırılmış müebbet cezası alan öykücü bir gerillanın hikâyesi var ki, başlı başına cezaevinde zor şartlar altında yapılmış o söyleşi bile çok değerli. Onun dışında ise kitapta Mahmur'daki insanların yaşadıkları, yurtlarından Avrupa'ya gitmek zorunda kalan Kürt gazetecilerin yaşam mücadelesi ve Aysel Tuğluk ile Pervin Buldan'ın söyleşileri yer alıyor. 

Tuğçe Tatari bu söyleşiler sırasında özellikle cezaevindeki söyleşi için zorluklar yaşadığına da değiniyor. O zamana kadar ilk kez mi böyle bir görüşmeye gittin ve o anki psikolojin neydi?

"Daha öncede farklı siyasi dava tutuklularıyla farklı cezaevlerinde görüşme gerçekleştirmişliğim ve bunları yazmışlığım var. Ama ilk defa Kürt meselesi ve PKK'li bir hükümlü ile görüş gerçekleştirdim. Şartlar çok daha farklıydı diyebilirim. Cezaevine sadece yarım saatlik görüşme yapmak için bile gitmek tonlarca ağırlığı sırtınıza bırakmışlar hissi uyandırıyor. İlk defa bir kapalı görüş gerçekleştirdim evet. İlk defa bir yabancıyla parmaklıklar arasından birbirimize bakıp, telefon ahizesiyle seslerimizi duyduk. O çok neşeliydi ben ise çok tedirgin. Acemilikten herhalde. Hem yüzünde kocaman gülümsemesiyle karşıma oturan adamı sıkacak bir söz söylemekten çekinmek hem de içinde bulunduğum ortamın üzerimde yarattığı tedirginliği üzerimden atmam uzun sürmedi aslında. Ama her ne olursa olsun  insanın en temel kaygısı o binadan çıkıp gittiğinde arkada kalanın kafasını kurcalayacak, onu rahatsız edecek bir şey söylemek veya ima etmek oluyor. Sonuçta sen o kapıdan çıkarken çok büyük bir ağırlıkla çıkıyorsun, mutsuzsun, sisteme lanet ediyorsun ama arkanda bıraktığın o kişi 4 duvar arasında hayatına devam ediyor. Kafasına takılacak bir şey bırakmak istemiyorsun onda. Yani en azından benim en büyük tedirginlik nedenim buydu.

Sanıyorum Murat Türk'le yaptığım görüşme ve mektuplarda da en çok buna dikkat ettim. Zaten yazışmalar bitmediği için kitabın matbaa tarihi de sık sık ileri atıldı. Çünkü müdahale hakkı olmayan birinin sözlerini alıp hemen basmak istemedim. O onay verene kadar tekrar tekrar gönderdiği her düzeltmeyi, her cevabı okudum ve bilgisayara geçirdim. Kısaltma yaparken de Murat'ın ifadelerine müdahale etmemeye çalıştım. Umarım bu hususta başarılı olmuşumdur." 

ETİKETLERİNİZDEN KURTULUN!

Bu bir ilk kitap ve sanırım çok heyecanlısın. Kitabı eline aldığında bir korku, pişmanlık duydun mu? Neticede seni herkes 'Beyaz Türk' olarak etiketliyor ve sen bu kitapla o etiketi yırtıp atıyorsun!

"Çok heyecanlıyım evet. Herkes kitabımı okusun istiyorum. Gözüm hep okurda. Nasıl bulacaklar, ne diyecekler... Hiç korku veya pişmanlık yaşamadım hayır. Ben kitabı okumadan eleştiri yapacak veya hakaret edecek kimseyi kale almam. Ama kitabı okuduktan sonra yapılan her eleştiriden de etkilenirim. İyi veya kötü. Etiketleri boş vererek yaşamak insanı özgürleştirir. Herkese tavsiyem bu. Etiketlerinizden kurtulun, bunu kendinize bir mükafat olarak yapın lütfen! Ayrıca Beyaz Türk tanımından da nefret ediyorum en az siyah Türk tanımından nefret ettiğim kadar... Benim için aralarında fark yok. Kaldı ki Arap asıllı bir aileye mensubum yani bana verilen bu 'paye'yi de hak etmiyorum."

Barış sürecinin en yoğun dönemindeyiz. Sence süreç Kandil'i de düşünürsek nasıl gidiyor?

"Kandil adına, gerilla adına veya Kürt siyasi hareketi adına konuşmak benim haddim değil. Sadece meseleyi araştırmış olmak, biliyor olmak onlar adına söz sahibi olmayı beraberinde getirmiyor benim için. Şimdilerde herkes bana sence gerilla süreç hakkında ne düşünüyor veya kandil gelişmeleri nasıl değerlendiriyor gibi sorular soruyor. Kandil en azından gün aşırı açıklama yayınlıyor, Kandil'in sesine, sözüne önem verenlerin onları okumasını öneririm. Senin soruna gelirsek; ben şu an yaşananın ne olduğunu anlayabilmiş değilim. Bir süreç var doğrudur ama ne süreci onu bilemiyorum. Barış mı? Bence bu yaşanana barış süreci demek çok iddialı olur. 

Ve son olarak kitabı anneannen okudu mu?

"Kitabın çıkış anına kadar adını ailemden sakladım. Anneanneme de sürpriz olsun istedim. Çok duygulandı tabi. İyi bir anneannenin torunuyum ben. Hayatı bizlerin iyiliği için dua ederek geçmiş bir anneannenin. Ona bir hediyem olsun istedim. Belki de bir nevi teşekkür. Anneannemi mutlu ettim. Sadece bu bile kitabı yazmış olmam için yeterli bir neden."

***

Yazının başında da belirttiğim gibi Tatari, ezber bozan bir yolculuk yapıyor ve yaşadıklarının o günden bu güne nasıl değişim geçirdiğini anlatıyor. Bu kitabı okurken ön yargılarınızı özellikle yanınıza alın; çünkü bu yolculuk aslında Kürtlere 'mesafe' alan veyahut mesafe aldırılarak yetiştirilenlerin de hikâyesi...

Tuğçe Tatari, Anneanne Ben Aslında Diyarbakır'da Değildim, Doğan Kitap, 2015

HAFTANIN ÖNERİLERİ:

1- Pınar Öğünç, Aksi Gibi, İletişim Yayınları, 2015

2- Jean Echenoz, 1914, Çev: Mehmet Emin Özcan, Helikopter Yayınları, 2014

3- Faruk Duman, Köpekler İçin Gece Müziği, Can Yayınları, 2014