Bangkok'un diğer yüzleri

Pazar, 22 Kasım 2009 - 05:00

Her yer ışıl ışıl, taşların parıltısı ile güneşinki birbirine karışıyor. Asalet, zenginlik ve adanmışlık hepsi bir arada. Göğe doğru haşmetle yükselen tapınaklar, el-ele vermiş Buda heykelleri doğa ile zanaati bütünleştiren büyüleyici ortamda zaman kavramını unutturuyor. Yakıcı güneş ve beraberindeki tuhaf nem bu unutuştan vazgeçirmek için elinden geleni yapıyor. Ne var ki o büyünün etkisi ile su içmek ile bayılmak arasında gidip gelirken bayılmayı tercih edecek kadar kaptırmak mümkün. Bangkok’ta, 1782 yılında yaptırılmış olan ‘Grand Palace’ın kazandırdığı hisler işte böyle.
Uzun süre kraliyet ailesinin yaşam alanı, devlet dairelerinin bulunduğu yer bu saraymış. 218 bin metrekarelik alanda bunların yanı sıra ibadet tapınakları ve bahçeler peysajı tamamlıyor. Grand Palace, yaklaşık 2 kilometrelik 4 duvar arasında yer alıyor. İçindeki muhteşem mimariler ve Buda heykelleri altın kaplama, Çin porseleni ve renkli cam mozaik gibi malzemelerle süslenmiş. Sarayın içinde müthiş bir konsantrasyon içinde ibadet eden kadınları, çocukları görmek mümkün. Onca turiste ve hiç durmadan patlayan flaşlara rağmen hiç istiflerini bozmadan dualarına devam edebiliyorlar. Uçaktan iner inmez direkt olarak herhangi bir ibadet tapınağına girseniz şehrin zenginliği karşısında aklınız oynayabilir. Aynı şekilde yollara, modern binalara ve alışveriş merkezlerine göz gezdirseniz bu düşüncenizi teyid edebilirsiniz belki.
Ancak ne var ki, gerçek Bangkok bu makyajlı yüzünden çok farklı. Grand Palace’dan adımımı dışarı atar atmaz, yanı başındaki semt pazarına giriyorum. Düzen sıfır, hijyen sıfır gibi gözüküyor, havadaki ağır koku, t-shirt’ümü üzerime yapıştıran nem ve her şeye rağmen çılgına çeviren sokak yemekleri. Baharatları ve adını bilmediğim şekilsiz sebzeleri geçerek muz kızartan teyzenin yanına gidiyorum. Bangkoklu teyze çöp şişe dizilmiş muz dilimlerini önce karamel sosuna batırıyor, ardından kızgın ızgarasında ısıtıyor.
Bir başka teyze önceden ufalamış olduğu deniz ürünlerini un ve yumurta ile bir bulamaca dönüştürüp kızgın yağın içine atıyor. Sağda kızaran ördekler, solda ayaküstü sushi yapanlar. İlerlerken Bangkok usulü bir esnaf lokantası gözüme çarpıyor. Yaklaşık 30 farklı yemeği büfesinin önüne sermiş, gelen geçene istedikleri tabakları yapıp ellerine veriyor. Özellikle jumbo karideslere, çeşit çeşit noodle’lara baktığımda iştahım kabarmaya başlıyor.

Her yerde satış, her yerde pazarlık...

Gerçekten de pazarlık etmekten yoruluyorum. Meziyet ölçme meselesi ile başlayan pazarlık hevesim bıkmak usanmak bilmeyen Bangkoklular karşısında yenik düşüyor. Her satıcının elinde bir hesap makinesi, pazarlık başlar başlamaz dijital ekranda karşılıklı rakam düellosu yapılıyor ve sabırlı olan (inatçı da diyebiliriz) kazanıyor. Rakam düellolarından biri yine başlıyor ama bu sefer satın alınacak bir şey için değil, Food and Travel Dergisi’nden bir arkadaşımla katılmak istedimiz bir kanal gezisi için...
Filmlerde, belgesellerde hep gördüğümüz ‘yüzen pazar’ görüntülerini yakalamak en büyük hevesimiz olduğu için 2-3 alternatif arayışı sonunda kendimizi incecik bir kayıktan dönme tekne içinde buluyoruz. Toplam 2 saat boyunca Bangkok’un arkasındaki kanallarda dolaşacak, oralarda halen yaşanan hayatları gözlemleyeceğiz. Aslında ne göreceğimiz hakkında çok fikrimiz yok. Sadece 3’üncü günü biraz daha gerçek kılacak bir arayıştayız. Kayıktan dönme uzun teknemiz, ikimiz ve bir de tekne kaptanı gri-yeşil sulara kendimizi bırakıyoruz. Erzağımız biraz su, biraz da Tayland’ın meşhur birası ‘Tiger’. Hayli geniş olan nehir yatağı gitgide daralıyor.
Binalar yerini evlere, evler metruk gecekondulara bırakıyor. Doğa ise gittikçe daha güzelleşiyor. Daralan nehrin kenarında ahşap müsvettesi evleri, onların arkasında ise derin bahçeleri, ormanları görüyoruz. Ağaçlardan tropik meyveler sallanıyor, nehrin içi balık kaynıyor. Öyle çoklar ki azıcık ekmek atsanız ‘balık istifi’ benzetmesinin karşılığını görebilirsiniz. Bir noktada yavaşlıyoruz çünkü Asya ülkelerine özgü hasır şapkalı bir Tayland kadını tek başına sürdüğü kayığı ile bize doğru yaklaşıyor. Ağzı kulaklarına değecek kadar gülümsüyor. Biz neyse ki çaktık davayı. Elbette kara kaşımıza, gözümüze değil, bir şeyler satmaya geliyor ve elbette hesap makinesiyle! Cebimizde metelik kalmadığı için Taylandlı kadını ağzı büzüşmüş bir şekilde geri yolluyor ve yolumuza devam ediyoruz.

Sanki bir belgesel

Nehir iyice daraldı, artık derede ilerliyoruz. Etrafımızda sazlar oluşmaya başlıyor. Metruk evlerde yaşayan insanlar evlerinin önündeki terasa çıkmış, kimi çamaşır yıkıyor, kimi hamakta sallanıyor, kimi avladığı hayvanı kesiyor. Çok ilginç gelen bir manzara var. O kadar fakir gözüken evlerin hemen hepsinde köpekler gözümüze çarpıyor. Bir an için “Yoksa yemek için mi?” diye kuşkuya kapılıyoruz ama sonra köpeklerin sevimliliği ve güzelliği karşısında imkan vermiyoruz! Derken kayık kaptanımız yine yavaşlıyor ve bir yere doğru işaret ediyor.
Kafamızı o yöne çevirir çevirmez bir de ne görüyoruz, bir timsahçık! Kısa bir süre bizi süzdükten sonra gri-yeşil suyun içinde serinlemeye karar veriyor ve gözden yok oluyor. Sanki gerçekten bir belgesel içindeyiz, ya da macera filmi... Turumuz sona erdiğinde karınlar çoktan zil çalmaya başlamış. O yüzden adres listemde olan ‘Blue Elephant’ isimli, tipik Thai yemeklerinin yapıldığı restorana doğru istikametimizi belirliyoruz. Aynı zamanda ‘aşçılık okulu’ olan Blue Elephant’ın Londra’daki şubesine gitmiş ve çok etkilenmiştim, o yüzden bu fikrin cazibesine kapılarak zor da olsa bulduk. Ve fakat kötü haber!
Tam öğle yemeğinin bittiği ve ara verdikleri saate denk gelmişiz. Ancak oradaki müdürün tavsiyesi üzerine çok uzakta olmayan ‘Kalapapruek’ isimli, ortanın biraz üzerinde gelir düzeyine sahip Bangkoklular’ın gittiği bir restorana gidiyoruz. Seçim mükemmel! Tam da Thai usulü bir tabak ile başlıyorum. Ananas, yeşil elma, kereviz sapı, chili biber, lime suyu ve çıtır ördek dilimleri. Evde denemenizi şiddetle öneririm. Karidesli cam noodle, yer fıstığı sosuna bulanmış halde çok lezzetli.
Beef Satay Tayland’da nasıl olur hep merak ederdim ve merakımı nihayet gideriyorum. Et lezzetli, üzerinde hafif köri gezmiş. Yanında batırmak üzere hazırlanan sos ise yerfıstığı, lime suyu ve hindistan cevizi sütü ile hazırlanmış. Gerçek Thai lezzetlerine kavuşmanın ve Thai kültürünü koklayarak da olsa biraz tanımanın keyfi içinde mutlu mesut dönüşe geçiyorum...