Barzani'nin terör mirası

Türkiye'nin en büyük düşmanı PKK terörünün filizlendiği Kuzey Irak, hiçbir zaman güvenli topraklar olmadı. Terör tohumları Mesud Barzani'nin babası Molla Mustafa Barzani döneminde atıldı

Barzani'nin terör mirası

Ergun Hiçyılmaz-Posta

ŞEHİTLERİN ARDINDAN...

Şüphesiz anlatmakta kifayetsiz kalırız. Hayatının baharında, bir sonbahar yaprağı gibi düşenlerin, kaybolan hayallerini tasvirden aciz kalırız... Onlar hayata koştuklarında ecel pusuda bekler. Ölümün pusuda beklediği an zamanın durduğu andır. Ne evli, ne bekar ne de genç diye ayırır. Bir kurşun, bir kurşun daha... Sonra mayınlar, bombalar gecenin sessizliğini yırtan seslere karışır...

Siz onları tanıyorsunuz.

Ölüme gidişlerinde “Emret Komutanım” diyerek esas duruşlarını bozmayan onlardır. Yani eğilmeyen, yüksünmeyen ve korkmayan. Mutlaka bir yerlerden biliriz onları. Yani Edirneli, İstanbullu, Çorumlu, Rizeli, Batmanlı, Konyalı... Karadenizli, Egeli, Trakyalı, Doğulu... Ama mutlaka Türkiyeli....

Komando bereleri ile mutlaka bir fotoğrafları vardır ve askerliğin ilk ayında çektirilip gönderilmiştir. Evlerinin en mutena yerini süsler bu fotoğraflar. Arkalarında bir iki satır vardır hasretlerini, sevgilerini anlatan. Gecenin ıssızlığında nöbet arasında anlatılmaz arkadaşlıklar yeşertmişlerdir. Kimi gün yanı başında şehit olmuştur bir diğeri. Günlerden herhangi bir gün, gülün solduğu gündür. Bazıları değil koşmak, bir daha hiç yürüyemeyecektir. Bazıları ne gün batımını ne de şafağı görecektir. Gözlerini, ellerini, ayaklarını ve canlarını vatana feda etmişlerdir...

Siz onları tanıyorsunuz.

Gazidir ya da şehittir onlar, geride kalanlarına bakın; dağılmış ve hüsrana uğramışlardır. Evlatlarını kaybetmiş bir ailenin nasıl dövündüğüne, bir cenazenin ardında nasıl yürüdüklerine bir bakın. ‘Ayılıp bayılmıyorlar’, olsa olsa ölüp ölüp diriliyor onlar.

Konukseverliğimiz tartışılmaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kırmızı pasaportunu verebilir, altlarına kırmızı halı serer ve kucaklarız onları. Barzani de olsa Talabani de olsa bu böyledir. Molla Mustafa Barzani’nin Türkiye’ye iltica etmesi, silahlı saldırıları önlemek amacıyla İngilizler’in Barzan aşiretinin köylerini yakıp yıkmasından sonradır. Şeyh Ahmet ve aşiretinin Türkiye’ye sığınmasının ardından çok sayıda aşiret de aynı yolu deneyecekti. Bu sığınmaların en önemlisini Barzaniler teşkil ediyordu. Molla Mustafa Barzani ve 5OO’ün üzerinde aşiret mensubu, sınırı geçip Türkiye topraklarına girdiklerinde tarih 23 Haziran 1932’ydi. Barzani bu sığınmalar için şöyle demişti: “İngilizlerin talebi üzerine Türkiye bizi asabilirdi. Fakat Türkiye’de beklediğimiz akibet olmadı. Orada iyi muamele gördük.” Sonraki dönemde aynı muameleyi Arap ve İngilizler’den görmemiş, Süleymaniye’de hapsedilmişti. Barzani hapisten çıktıktan sonra bir süre sürgün hayatı yaşamış, 1943 yılında kaçarak İran’a sığınmıştı. Böylece İran, Kürtler’e kucak açacak ama daha sonra Kürtler üzerindeki baskı ve şiddetini arttıracaktı.

1908’DEKİ İLK AYAKLANMA

Sadece Kuzey Irak değil, topraklarımızda da yaşanan ayaklanmaların Musul tarafına baktığımızda hareketin l9OO başlarında genişlik kazandığını görüyoruz. 1908 yılında Barzan şeyhi Abdülselim, Osmanlı’ya karşı ayaklanmış, daha sonra yakalanmış ve 1914’te Musul’da idam edilmişti. Yerine geçen Şeyh Ahmet, Osmanlı Devleti’ne hizmet etmiş ve İngiliz’lere karşı savaşmıştı. Irak’ta İngiliz egemenliği sona erdiğinde, Şeyh Ahmet’in karşısına bu defa İngilizler’in kullandığı Şeyh Raşit çıkarılmıştı. Ne var ki Raşit Bey, Şeyh Ahmet’in küçük kardeşi Molla Mustafa Barzani (19O2-1972) tarafından öldürülecekti. Böylece Molla Mustafa Barzani siyaset sahnesine çıkacaktı. Önce Kürtler’in Silahlı Kuvvetler Komutanı olmuş, Irak’a karşı koyamayınca, İran’a sığınmıştı.

İRAN’DA KÜRT CUMHURİYETİ

İran’ın Mahabad bölgesinde toplanan Barzanlı Kürtler, bir devlet kurup cumhuriyet ilan etmişlerdi. Toplantıya Kürt Demokrat Partisi’nin liderleri de katılmıştı. Mehmet Gazi Cumhurbaşkanı, Molla Mustafa Barzani de Kürt Cumhuriyeti ordusunun baş komutanı ilan edilmişti. İran hükümeti ile Kürt Cumhuriyeti arasında çatışmalar başlamıştı. Barzani kuvvetleri, Kuzey İran’daki dağlık bölgeye yerleşiyor ve yeni cumhuriyetin kökleşmesi için faaliyetini arttırıyordu. Ancak İran diğer Kürt aşiretlerini yanına çekince ilk Kürt Cumhuriyeti’nin ömrü de fazla uzun olmamıştı. Kürtler aldatılmış ve çoğu kaçmıştı. Kalmayı tercih eden Cumhurbaşkanı Mehmet Gazi ve bazı yakınları ise darağacına gönderilmişti. 31 Mart 1947’de sehpaya çıkarılan Mehmet Gazi ve iki amca oğlu idam edilecek ve İran’da kurulan Kürt Cumhuriyeti de tarihe karışacaktı.

TALABANİ’NİN ORTAYA ÇIKIŞI

İran Şahı, Molla Mustafa Barzani’yi affetmiş, ancak İran’ı terk etmesini şart koşmuştu. Amerika’nın iltica talebini reddetmesi üzerine aralarında hiç kadın bulunmayan 506 kişilik Barzani kuvveti Aras Nehri kenarına ulaştığında İran ile yeniden çatışmaya girmişti. Barzani’ye kapılarını açan bu defa Rusya olmuştu. Barzani 1958 yılında Irak krallığının yıkılması ile affa mazhar olanlar arasında yer almış, Cumhurbaşkanı Kasım sayesinde, 11 yıllık sürgün hayatı 1958’de Irak ihtilali ile sona ermişti. Ama Molla Mustafa Barzani 1961’de tekrar başkaldırmıştı. Molla Mustafa Barzani’nin oğlu Mesud Barzani’nin siyasal liderlerden biri olarak ortaya çıkışı l967’de olmuştu. Bu yılda Kürdistan Demokrat Partisi’nin oluşturduğu istihbarat örgütünün yani ‘Parastin’in başına geçen Mesud Barzani, babasının ölümünden sonra liderliği devralmıştır. Turgut Özal hükümetinin kırmızı pasaport verdiği diğer lider Celal Talabani ise Bağdat’ta avukatlık yapmış, Irak ordusunda yedek subaylık yaparken 14 Temmuz 1959’da Kerkük katliamında İmam Kasım karargahını basarak peşmergeleri silahlandırmıştı. Terhisinden sonra Londra’ya giden Talabani, Kürdistan’ın da anayasa taslağını hazırlamıştı.

LOZAN GÖRÜŞMELERİNDE MUSUL-KERKÜK MESELESİ

Musul ve Kerkük, ‘Misak-ı Milli’ sınırları içinde telakki edilmiş ve yeni Türkiye’nin oluşumunda vazgeçilmez toprak olarak görülmüştü. Türkiye’nin kaderini belirleyecek olan Lozan görüşmelerinde Musul ve Kerkük de yer alıyordu. Ankara, sonuna kadar bu toprakların Türkiye’ye bırakılmasını savunacaktı. Oysa başta İngiltere olmak üzere diğer Avrupa ülkeleri Musul’a karşı Boğazlar ya da Trakya meselesini gündeme getiriyordu. Türkiye, Musul meselesinin İngiltere ile ilerdeki bir tarihte görüşülmesinden yanaydı. Çok ısrarcı bir tavır barışın imzalanmasını ve Türkiye’nin devlet olarak onaylanmasını tehlikeye sokabilirdi. Ankara bunu biliyordu ve İsmet İnönü, Lozan’a bir talimatla gitmişti. İsmet İnönü son noktaya kadar nerelerde fedakarlık yapılacağını biliyordu. Talimatı Atatürk’ten almıştı. Genel olarak Musul, Türkiye ile İngiltere arasında çözümlenecek bir konu olarak Lozan masasına yatırılacaktı. ‘Irak sınırı’ olarak ele alınan, Kerkük ve Musul da bu talimatlar çerçevesi içindeydi. Türkiye’yi 11 yıllık bir savaş döneminden barışa kavuşturan Lozan’ın birinci bölümü 77 gün sürmüştü. (2O Kasım 1922-4 Şubat 1923) Şimdi, Arap-Irak ve önemlisi, Kerkük- Musul davasının temeline İnönü’nün hatıralarına bakarak inelim. İnönü, Arap meselesinde çok net bir görüş öne sürmekte ve söze “Araplar aleyhimize çalışmışlardır” diyerek girmektedir: “Misak-ı Milli’de Arap memleketleri ile irtibatımızı kestiğimizi ilan etmiş olduğumuz halde bile, Türkler kendilerinden ayrılmış olan Arap memleketlerinin manda adı altında, başka devletlerin himayesine konulmasını akden kabul etmemişlerdir. Yani bir manda usulünü andlaşma ile kabul etmiş değiliz. Bizden ayrılan memleketlerin kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesini istemişizdir. Buna karşılık, bizden ayrılmış ve ayrılmakta olan Arap memleketlerinin temsilcileri, Lozan müzakereleri sırasında lehimize değil, aleyhimize çalışmışlardır. Tarihi gerçek budur. Arap heyetleri, Lozan’da kendi isteklerini müttefiklerle temas ederek, konuşarak istiyorlardı. (Hatıralar, İsmet İnönü, Bilgi Yayınevi, Ankara 1987)

IRAK’A İLK HAREKAT

Londra ile Ankara arasındaki Musul’un kaderine yönelik diplomatik yazışmalar devam ederken beklenmedik bir olay yaşanmıştı. Kürtler, Araplar ve Nasturiler bağımsızlık iddiasıyla ayaklanıp sınırımızı geçmişlerdi. Anlaşmanın üçüncü maddesine göre Irak-Türkiye sınırları iki ülke arasında 9 ay içinde tespit olunacak anlaşma sağlanamadığı takdirde milletlerarası hakemliğe başvurulacaktı. İngiltere defalarca bu sınır ihlaline seyirci kalmış, son olarak sınır jandarma komutanı Remzi Bey de aralarında olmak üzere çok sayıda askerimiz esir alınmıştı. 4 Mayıs 1924’te Kerkük’teki katliama Türkiye’deki isyan sonrası Irak’a kaçanlar da katılmışlardı. ‘Tiyari Birliği’ adı verilen birlikler sivil halktan 2OO kişiyi vahşice öldürmüştü. Bu arada köylerin de yakılması üzerine merkezi Diyarbakır’da olan 7. Kolordu Komutanlığı harekete geçecekti. Atatürk, Karadeniz gezisini yarıda kesip Ankara’ya dönecekti. Türkiye Büyük Millet Meclisi olağanüstü toplantıya çağrılmıştı.

7. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa, Başbakan İsmet İnönü ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ile yapılan toplantılarda Irak’a düzenlenecek harekatın esasları tespit edilmişti. General Cafer Tayyar, kesin bir sonuç almak için hızla hareket etmiş ve mütareke sınırlarını da aşarak Musul’a hakim tepelere kadar ilerlemişti. 7. Kolordu Komutanı olarak Irak’a giren ve karşı kuvvetleri perişan eden General Cafer Tayyar bu ilk Irak harekatını şöyle anlatıyordu: “Harekat, tahmin ettiğim gibi çok kısa ve seri oldu. 7. Kolordu, bu harekatı arızasız yapacak şekilde takviye edilmişti. Jandarma birliklerini de emrime almıştım. İki kolordunun süvarisi ile bir çevirme yaparak, yaygın haldeki düşmanı ihata sureti ile sıkıştırdık. Nasturiler ile Araplara, İngiliz zabitleri kumanda ediyorlardı.

Üç yerde esaslı çarpışmalar oldu. Benim arzum, düşmanla aramızdaki mesafeyi açmadan Musul’a girmekti. Üç ayrı safhada cereyan eden çarpışmadan sonra, karşımızdakilerde mukavemet kudreti kalmamıştı. Harekatın safhalarını Ankara’ya muntazaman bildiriyordum. Musul’a hakim tepeleri de ele geçirmiştik. Şehri kurtarmak için bütün ihtimalleri dikkate alarak hazırlığımı ikmal ettiğim gece, Ordu Müfettişi Cevad Paşa harekat sahasına kadar geldi ve olduğumuz yerde hükümetin çok kati emrini tebliğ etti. Ben, kuvvetlerimizi şehre girmekten men edebilecek bir karşı hareket için asgari bir haftalık zamana ihtiyaç olduğunu bildiğimden geri çekilme, yani ilk hudutlarımıza dönme hususundaki hükümet emrini bir müddet oyaladım.

Bu müddet içinde de Mustafa Kemal Paşa’dan bir işaret bekledim. Gelmedi. Mesele, Cemiyeti Akvam’a intikal edince, mütareke sınırlarımıza çekildik. Ki, bu sınırlar Lozan’da aynen muhafaza edilmişti. Bir müddet sonra Ankara’ya döndüğüm zaman Gazi’yi ziyaret etmiştim. Beni tebrik etti. Ben tebrike değil, cezaya layık olduğumu söyledim. Teselli etti. ‘Vaziyet bir harbe sürükleyebilirdi. Musul’u senin şahsen cezalandırılman, hatta meslekten kovulmanla halledebilseydik, hepimiz sevinirdik’ dedi. Musul için Milletler Cemiyeti’nin kararı malum. Bir daha anlamıştım ki, ne sebeple olursa olsun, bizden giden bir daha geri gelmiyor.”

KERKÜK’ÜN İLK ŞEHİTLERİ

Musul, Kerkük, Erbil ve Süleymaniye’de yaşayan Türkler, Kürtler’in uzun yıllardan beri süren baskı ve terörü altında inlemişti. Bu katliamların en önemlisi 14 Temmuz 1959 tarihini taşıyordu. 30’u aşkın Türk çeşitli işkencelerden sonra vahşice öldürülmüştü. 3 gün süren bu katliamda Türkler evlerinden alınmıştı. Emekli Albay Ata Hayrullah ile kardeşi doktor Yarbay İhsan Hayrullah da şehit edilenler arasındaydı. Cahit Fahrettin, Zübeyir Çaycı, Kasım Neftçi, Osman Hıdır, Salah ve Mehmet Avcı kardeşler, Muhtar Fuad ve çocukları Cihat, Nihat ve 8 yaşındaki Emel ailelerinin gözü önünde katledilmişlerdi. Bu arada rejime muhalif oldukları gerekçesiyle emekli Albay Abdullah Abdurrahman, Doktor Rıza Demirci, Binbaşı Halit Akkoyunlu ve işadamı Adil Şerif de idam edilenler arasındaydı. Necdet Koçak, Ebu Gureyb hapishanesinde darağacına çıkarılan ilk Türk olmuştu. Enver Neftçi, Fatih Şakir hapishanelerde ölenlerdi. Zehra Bektaş, Kerkük mezalimini l995’te kendini yakarak dünyaya duyurmuştu. Ama ne var ki ne dünyanın ne de Türkiye’nin tepkisi pek duyulmuyor ve katliamlarla birlikte şehitlere yeni ilaveler yapılıyordu.

İSMET İNÖNÜ: MUSUL’U KURTARMAYA İMKAN YOKTU

“Musul meselesinde bir anlaşmaya varabilmek için Cemiyeti Akvam’ın (Birleşmiş Milletler), Lahey mahkemesinin, tarafsızların ve taraflıların bütün mekanizmaları sırayla işletildi. Bütün bu muameleler cereyan ederken, münasebetler, zaman zaman akıbet için endişeler doğuracak, zehirli safhalardan geçti. Nihayet, Musul meselesi 1926 yılında imzalanan bir anlaşma ile kesin neticeye bağlandı. Musul meselesi üzerinde varılan anlaşma aşağı yukarı Lozan’da İngiltere hükümetinin takip ettiği esaslar çerçevesinde kaldı. Şüphesiz bu bizim için tatminkar bir netice olmadı. Cemiyeti Akvam Meclisi, onun komisyonları, hakemleri hiçbirisi tarafsız olarak hüküm verecek vaziyette değillerdi.

Herkes başından beri İngiliz fikrini savunuyordu. İşin bu noktaya varacağı daha Lozan’da iken belli olmuştu. Fakat bütün memleket Musul’u kurtarmak istiyordu. Hepimiz istiyorduk, ama kurtarmaya imkan yoktu. Biz Musul meselesini sulh muahedesinden ayırıp tehir etmek yolunu bulmasaydık, Lozan Konferansı Musul meselesini de diğer devletlerin talepleri ile beraber sulh olmaksızın ileriye talik edecekti. 1926 anlaşmasında fedakarlık etmeseydik, sulh yine tehlikeye girerdi. Çünkü Lozan’ın Musul ile ilgili hükmü açıktı. Yani,9 ay zarfında hallolacaktır diye hüküm var. Hallolunmazsa muahede sürüncemede kalabilirdi. Bu takdirde ne gibi tehlikeler geleceği tahmin olunamazdı.”

5