Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Başbakan doğruları neden döverek anlatıyor?

Perşembe, 24 Haziran 2010 - 05:00

Sayın Başbakan Erdoğan eminim bu yazıya çok kızacak veya etrafındakiler ona öyle şeyler söyleyecekler ki, müthiş sinirlenecek. Oysa dostça bir saptama yapmak, etrafındakilerin dahi konuştukları ancak korkudan söyleyemedikleri bir gerçeğe dikkatini çekmek istiyorum. Hani “Yapıcı eleştiriye canım feda” diyorlar ya, işte öyle bir yaklaşımı denemeye çalışacağım.

Bunca uzun bir girizgah ve niyet beyanından sonra, bırakın da söyleyeceğimi söyleyeyim: Başbakan’ın üslubundan şikayetçiyiz.

Konuşmaları son dönemlerde çok sertleşti ve daha önemlisi çok kırıcı olmaya başladı.

Konuşmalarında her değindiği noktayı paylaşmıyorum. Ancak, söyledikleri arasında son derece doğru noktalara değindiğini, bu görüşlerini paylaştığımı belirtmeliyim. Zaten bunları da açıkça yazıyorum.

Başkaları gibi, benim de üstünde durmak istediğim, Başbakan’ın doğruları söylerken dahi kullandığı üslup.

Kusura bakmasın, ancak öylesine kırıcı, öylesine sert, insanlara öylesine döver gibi yanıtlar veriyor, görüşlerini açıklıyor ki, şaşırmamak elde değil.

Kullandığı dil, kullandığı ses tonu ve vücut diliyle, kendinden farklı düşünenleri yerden yere vuruyor.

Üstelik, bu kadar sertlik içinde, o çok doğrular da yok oluyor. Etki yapmadığı gibi, aksine kendiyle aynı şekilde düşünenleri de kırıyor.

En son örneğini salı günü yaşadık.

Medyanın önemli bir bölümü “terör yayınlarını nasıl yaparsak daha doğru olur” sorusuna yanıt arıyor.

Zira gerçekten neyin daha doğru olduğunu bilemiyoruz. Eski alışkanlıklardan bir türlü kendimizi kurtaramıyoruz. Ancak, bir yandan da, kendi kendimizi sorguluyoruz. Tam böyle bir ortamda, Başbakan çıkıyor ve hepimizi PKK yandaşlığı ile suçluyor. İnsaf doğrusu.

Muhalefet haksızlık edebilir. Medyada çok ters yorumlar çıkabilir. Bütün bunlar demokrasinin gereğidir. Oysa, Sayın Başbakan eleştirilere yanıt vermekle kalmıyor, kendinden farklı düşünenleri çok sert hırpalıyor.

Bu kadarı da fazla değil mi?

Ne yapalım, o da insan. Bazen kendini tutamıyor” diyemezsiniz.

Zira o Başbakan. Gerektiğinde, sinirine de, lafına da, ses tonuna da, üslubuna da hakim olmalı. Üstelik, bu sert yaklaşımla, en basit eleştirilere sinirlenerek, ona hak verenleri de kendinden uzaklaştırdığının galiba farkında değil.

Etrafındakiler de bu durumdan rahatsız, ancak korkularından söyleyemiyorlar.

Bir önerim var, Başbakan lütfen yaptığı konuşmaları sonradan bir izlesin, eminim “Mehmet Ali haklıymış” diyecektir.

Sadece AK Parti değil, hepimiz sorumluyuz...

Galiba, gelişmiş ülke olmak ile gelişme yolundaki ülke arasındaki fark bu olsa gerek. Biri, ortak tehlike karşısında ortak aklını kullanır. Toplumun tüm kesitleri bu ortak düşman ile mücadele etmenin yollarını arar. Bu tehlike geçene kadar, farklı görüşlerin ortak noktaları ön plana çıkarılır.

Diğeri, karşısına ne kadar büyük bir tehlike çıkarsa çıksın, küçük hesaplarından, kavgalarından kendini kurtaramayan toplumdur. Karşısındaki batsın da, ne olursa olsun, diye düşünür. Başarıyı alkışlamaz, sadece kıskançlıkla yaşar.

Ülkemiz bugün bir terör salgını ile karşı karşıyadır. PKK bu şekilde gücünü göstermek, Türk toplumunu sinirlendirmek, bezdirmek ve bu şekilde pazarlık masasındaki konumunu güçlendirmek istiyor.

Bizler ne yapıyoruz?

Birkaç gündür gazeteleri okuyup, TV’leri seyrettiğimizdeki manzara içler acısı.

Tam bir karmaşa içindeyiz. Genel moda akımı, AK Parti iktidarını suçlamak.

Erdoğan’ı yerden yere vurdunuz mu, terör sorunu çözülecekmiş gibi davranıyoruz.

Kimse çıkıp “Arkadaşlar biraz durun. Ortada tek sorumlu yok. Hepimiz bu duruma gelinmesinden sorumluyuz” demiyor. İsterseniz gelin, birlikte bir muhasebe yapalım.

AK Parti yeterince cesur davranamadı

İktidar partisinden başlayalım.

AK Parti şimdiye kadar kimsenin cesaret edemediğini yaptı ve Kürt Açılımı veya Demokratik Açılım diye adlandırılan hareketi başlattı. Bundan dolayı PKK’nın meşruiyet kazandığını ileri sürenlere katılmıyorum. Tam aksine, PKK ile tabanı arasındaki ilişkiyi önemli ölçüde kırdı. Ancak, arkasını getiremedi. Hem kendi hazırlıksızlığından, hem de ülke içinde gördüğü muhalefetten dolayı, işin arkasını getiremedi. Habur’dan girenleri davet ettikten sonra, kamuoyundan korkup tekrar tutuklattı. Tutuklatmasa dahi, yargının bu yaklaşımına karşı çıkmadı.

T.C. hükümetine duyulan güveni yok etti. Açılımı başladığı yerde bitirdi.

Hem kendi çocuğunu öldürdü, hem de ülkenin tarihi bir fırsat kaçırmasına yol açtı.

Muhalefet insafsızca karşı çıktı...

Sanki PKK bizim için bir tehdit değilmiş gibi, muhalefet partileri, özellikle de CHP inanılmaz bir direnç gösterdi. İktidarı bel altından vurdu. Oysa, Kürt sorununun gerçek sahibi CHP idi. Bu konuya ilk el atmış, ilk gerçekçi raporu hazırlamış bir parti olmasına rağmen, iktidara el uzatmadı. Sırf, iktidar ne yaparsa reddedilmeli, atılan adım ne kadar doğru olursa olsun, mutlaka karşı çıkılmalıdır yaklaşımıyla bu ülkeye büyük zarar verdi.

İlk defa bu partinin liderinden ortak yaklaşım çağırısı geldi. Eğer Kemal Kılıçdaroğlu, gerçekten yaklaşımını değiştiriyorsa, omuzlarda taşınacaktır. Yine de dikkatli davranmak gerekiyor.

Asker ve yargı açılımı içine sindiremedi...

Açılımı en çok benimsemesi gerekenler asker ile yargı olmalıydı. Dışarıdan görüldüğü kadarıyla, her iki kurum Ak Parti’ye duyduğu kin nedeniyle işi ucundan tuttu. Yaklaşımları ve akıllarıyla katkıda bulunmadılar.

Asker, görmezden gelebileceği olayların üzerine gitti.

Öldürmeden geçiştirebileceği durumları, aksine abarttı.

Yargı da, yasaları yorumlarken açılıma destek verecek şekilde davranmadı. Hukuk sisteminin boşluklarından yararlanarak en ağır cezaları dağıttı.

Yapıcı değil, yıkıcı oldu.

Hikmet-i vücudunun, vatanı kurtarmak olduğu varsayımından hareket ederek tutum aldı.

Medya ucuz popülizm peşinde koştu...

Herkes hatalıydı da, bizler mi pirüpak idik.

Neredeee...

Medya son derece ucuzcu davrandı.

Abuk sabuk, derinliği olmayan, kişisel kavgaların ötesine geçilemeyen bir tutum gösterdi. Köşe yazılarının bir bölümündeki akıl, hiçbir zaman manşetlere taşınamadı.

Nedir, bunun adı demokrasiymiş.

Demokrasi adına, doğru atılan adımlar yerle bir edildi.

Olduk olmadık insanlar suçlandı.

Etrafa pislik atıldı.

Medya da, az gelişmişliğini gösterdi.

Sonuç: Olan masum kişilere olacak...

İşte manzara bu...

Şimdi gelin, hepimizi memnun edecekse, sadece Erdoğan’ı suçlayalım ve rahatlayalım.

Ancak bilelim ki, bu yaklaşımla hiçbir yere varamayız.

Hiçbir sorunu çözemeyiz.

İyisi mi, yeni baştan başlayalım ve hâlâ varsa(!) ortak aklımızı kullanalım.