Beşiktaş Meydanı'nın gönüllü 'navigatör'ü Bülent Akçay

Cumartesi, 04 Haziran 2011 - 05:00

Merhaba hocam. Otur, bir çay söyleyeyim”. Eh o kadar da torpilimiz olsun; Beşiktaş Meydanı’ndaki üst geçitin altına düşen kavşağın değişmez siması simitçi Bülent Akçay’la hukukumuz bayağı eskilere gider. Öyle ya; o garip kulenin olmadığı, Halk Pazarı’na meyva ve sebzenin yığıldığı eski günlerden beri tanışıyoruz... Az ötede, kocaman bir koltuk; üzerine karton ya da eski gazetelerle minder yaptığı derme çatma madeni iskemlesinin yerinde. Bu da nereden çıktı?

“Yukarı mahalleden geliyordum, biri koltuğu eskidi diye sokağa bırakıyordu. ‘Bana ver yav’ dedim, aldım geldim.” Alem adam! Son yıllarda biraz göbeklendi. Esmer ten, kafada seyrelen saçları örtmeye yarımyamalak bir bıyık, kocaman bir gülümseme... Daima ceketlidir. Sadece simit satmaz, küçük paketlerde sürmelik beyaz ve karper eritme peynirleri, meyva suyu, su da...

Çakmaklara gaz doldurur, kağıt mendil de bulunur. Arada, komşusu ve dostu Necmettin ile yarenlik... Necmettin eskiden karşı köşede korsan çiçekçilik yapar, bir işi çıkınca çiçekleri ona emanet ederdi. Tıpkı Bülent’in de ona beş-on dakikalığına simit arabasını emanet ettiği gibi,,. Şimdilerde Necmettin, belediyenin ucuz kiraya verdiği çiçekçi dükkânına terfi etti. Bizimkisi ise hâlâ kaldırımda. Ama üstgeçitin altındaki boşluğun tenha bir köşesine park ettiği emektar Doğan’ı da “otomobilli” simitçimize ayrı bir hava verir yani. Kısacası “İşler, meyva-sebze pazarı zamanında kadar iyi olmasa da elhamdüllillah, geçinip gidiyoruz işte...”

Babasını Boğaz aldı

Ama yaşam, 1970 yılında Ardahan-Alagöz köyünde doğan “Bülo” için başta hiç de kolay geçmedi. Aynı yıl, İstanbul’daki Boğaz Köprüsü inşatında çalışmak için gurbete çıkan babası ve anasıyla İstanbul gecekondularında oturmaya  başlamışlardı. Ne yazık ki, bir öğle istirahatinde denize giren babasının Boğaz’ın hırçın sularında boğulmasıyla birlikte Bülent bebecik, neler olup bittiğinin bile farkında olmadan, acılı dul anasıyla birlikte gerisin geriye köyüne dönecekti. Yetim Bülent köyde büyüdü, ilkokulu bitirdi.

Onca yoksullukta, ortaokulu düşünecek halde değildi. Amcasından harçlık almak da ağrına gidiyordu. Köyü terk ederek İstanbul’daki akrabalarının yanına sığınıp gurbetçi olmaya, çalışmaya karar verdi. Henüz 13 yaşında ya var ya yoktu. Denizi ilk gördüğünde ne kadar da şaşırmıştı. Başladı simit satmaya. O zaman tezgâhı yok, satma izni yok; başında simit tablası, Beşiktaş’da iskele civarında zabıtayla kovalamaca oynarak yıllarca kaçak çalıştı. Tabii bu arada simit satarken “meslekdaşları” ile de kavgalar gırla gidiyordu.

“Burası benim yerim; uzaklaş, yoksa seni yerim!” gibisine... 1990’a dek böyle sürdü. Askere gitti: Acemi birlik Metris, usta birlik Hasdal... Yiyecek dağıtım çavuşuydu. Birliğin tüm erzakını, çayını, şekerini sağlayan deponun anahtarı bir astsubayda, bir de ondaydı. Güvenilir ve sevilen bir askerdi kısacası.

Muhabbet edeni çoktur

Vatani görev 1992’de bitti. Hala kızıyla everdiler onu. O da Bülent gibi Kürt kökenliydi, o da Kürtçe bilmiyordu. Alagöz’de 150 hane vardı ama bunlardan sadece 10’u Kürt olduğundan, Kürtçe pek konuşulmazdı. Dördü kız, biri erkek, beş çocukları oldu. Hepsi de okuyor. En büyüğü lise ikide, en küçükleri oğlan ise ilkokul birde. Gültepe’de üç katlı bir binanın, 14 yıl önce kelepir fiyata aldığı dairesinde oturmayı sürdürüyor. Artık ruhsatlı simit arabası olduğu için, satışta sorun yok. Karşı taraftaki otobüs durağında yıllarca simit satan amcası da iskele civarında hâlâ. Barbaros Bulvarı üzerindeki bir büfede de akrabaları çalışıyor.

Bıraksan, semti parselleyecekler sülalece... Bunca yıldır Beşiktaş’ta Bülent’i herkes tanır. O da gerçek bir “meydancı” gibi tüm esnafı... Gelip geçeni, muhabbet edeni de çok olur. Ama bilesiniz, simit satmaktan çok, soranlara sabırla adres tarif etmek onun işidir. Bu kadar stratejik bir kavşakta icra-ı sanat etmenin bedelidir bu: “Abi, Çırağan Caddesi nereye düşer?”, “Kardeş, Yıldız Üniversitesi’ne nasıl gidilir?”, “Affedersiniz, İş Bankası nerede?”, “Otobüs yazıhaneleri ne tarafta dayı?”... Hasılı, günde bin kişiye adres tarif eder. Beşiktaş’ın tüm sokaklarını ezbere bilir oldu bizim gönüllü canlı “navigator”. Eskinin simitçi kavgaları bitti ama başıboş köpekler ve tinercilerle de epey mücadele etti Bülent dostumuz. “Zor şehir İstanbul. Kötülükler var, güvenlik eksik. Para kazanmak da pek kolay değil.” Müşterisi azalsa da Beşiktaş Halk Pazarı’nın yıkılmasının çevreyi rahatlattığını, gürültünün azaldığını teslim ediyor gene de.

Azla yetinmek...

Keyifli zamanlarında, çok sevdiği Karslı halk ozanı Murat Çobanoğlu’nun türkülerini mırıldanır. “Kiziroğlu Mustafa Bey”e de dayanamaz. Sokak simitçiliği yapmaktan memnun. “Her türlü insanla karşılaşıyorsun, diyaloğa giriyorsun, hayatı öğreniyorsun. Hiç ummadığın saygıdeğer kişiler çıkıyor önüne. Kapalı bir mekânda olsan, aynı işyerinde çalışanların dışında kaç kişiyle karşılaşırsın ki...” Köşeyi dönmek, hiç hevesi olmadı. Bilmem kaç yıllık otosu, başını sokacak dairesi, ona yetiyor. Tek amacı, çocuklarını okutmak, hiç kimseye muhtaç olmamak. Ekmek parasını sokaktan kazanıyor, bu yüzden sokağa ve insanlarına sevgi, saygı duyuyor.

Simitinizi çıtır mı istersiniz, yumuşak mı? Size kalmış. Ama yaşamda yolunuzu çizerken seçenekleriniz arasında tercih o kadar da basit değil. Sakın, sokak simitçilerini hafife almayın. İki yaşında babasını yitiren, ilkokuldan sonra kalem-kitap-defter yüzü görmeyen, hep çalışarak ekmeğini taştan çıkaran bu onurlu ve cömert Bülent’in arada bir çayını içmek ne de keyiflidir, bilseniz.

(28.05.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)