Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Beşşar Esad, Mehmet Ali Birand'a konuştu

Pazar, 08 Kasım 2009 - 05:00

Perşembe günü başkent Şam’daki Başkanlık Sarayı’nda, bu defa Ertuğrul Özkök ile birlikte karşımda oturan genç Başkan’ın şakakları biraz beyazlaşmıştı, 48’ine girmiş ve kendinden emin, enerji dolu ve ne istediğini bilen bir hali vardı.
Beşşar Esad’ı dinledikçe, neden Türkiye ile kader işbirliği yapmak istediğini ve nereye gitmeyi planladığını çok daha iyi anladım.
Suriye, artık bizim sandığımız Suriye değil. Eski Suriye kafalarımızda, teröristleri barındıran, koyu bir diktatörlükle yönetilen, Türkiye için makbul olmayan bir ülkeydi.
Bugünkü Suriye ise, Türkiye’ye güvenen, ekonomik ortaklık veya birlikteliğe doğru koşan, laik ve dost bir komşu.
İşte bu Suriye’yi yöneten kişiyle söyleşimize, çok kişisel bir sohbetle başladık. Ertuğrul Özkök’ün sorusu üzerine, eşiyle nasıl tanışıp nasıl evlendiğini, nerede oturduklarını anlattı.
Bu konuşmayı, cumhurbaşkanlığının dev salonlarla dolu, şatafatlı sarayında yapıyorduk. Etrafına baktı ve “İşte bundan dolayı bu sarayda oturmuyorum. Çalışma yeri ve resmi ziyaretlerde geliyorum. Biz şehirde, 3-4 odalı mütevazı bir katta oturuyoruz” dedi.
Ertuğrul, güvenlik kuşkusu duyup duymadığını sorunca, gülümsedi “En iyi güvenliği, iyi tanıdığınız komşular arasında oturursanız sağlarsınız” diye yanıtladı.
Eşini kendi seçmiş. Akrabasının kızının güzelliği öylesine cezbetmiş ki, aile içi evlilik yemeğini dahi babasına söylemeden organize etmiş.

‘KARIMIN BAŞINI ÖRTTÜRMEK AKLIMA GELMEDİ’
Ben de dayanamadım, “Her ikiniz de inanmış Müslümansınız, eşiniz başını neden örtmüyor? Siz örtünmesini istemediniz mi?” diye sordum.
Yanıtı çok ilginçti:
“Hiçbir zaman böyle bir şey aklıma gelmedi. Bu son derece kişisel bir tercihtir. İman, inanç ve dininiz içinizde, kafanızdadır. Gerçek İslam insanın içindedir, kıyafetlerinde değil. Bütün dinlerin temelinde insanların arasında iyi ilişkiler kurulması vardır."
Bu soruyu, bizim yönetici eşlerinin türbanlarına gönderme yapmak için sormadım. Amacım, Müslüman dünyasında kadınlara yönelik giderek artan, yoğun “kapan” modası karşısında Esma Esad’ın duruşunu anlamaktı.
Nitekim Başkan Esad, İslam dünyasının giderek muhafazakarlaştığını (yani dindarlaştığını) söylerken, ısrarla İslam’ın insanın içinde hissetmesi gereken bir din olduğunun altını çizdi.
Peki, El Kaide veya Taliban’ın İslam adına yaptıklarına ne demeli?
“Onlarınki İslam’la ilgili değil. İslam terörü kabul etmez” diye kestirip attı.
Beşşar Esad’ın laiklik anlayışı devletle sınırlı. Devlet laik olmalı, kişi ise dinini istediği gibi ve özgürce uygulayabilmeli. “Suriye’de önemli bir Hıristiyan azınlık var. Onlar bu toplumun temel direklerinden biridir. O temel direği korumak, toplumun dengesini korumaktır...” derken, bu konuda bakışını çok doğru şekilde anlatmış oldu...

‘TÜRKİYE, YÖNÜNÜ DEĞİŞTİRİYOR, ANCAK...’
Şu sıralarda çok moda olan bir tartışmayı sordum:
“Ankara’nın eski Batıcı yaklaşımı bırakıp, Doğu’ya dönmeye başladığı ileri sürülüyor. Sizce Türkiye gerçekten yön değiştiriyor mu? Değiştiriyorsa, bu durum sizi memnun ediyor mu?” dedim.
“Evet, Türkiye yön değiştiriyor” diye söze başladı, bundan dolayı memnuniyetini gösterdi, ancak ardından yaptığı açıklama çok doğru ve düşündürücüydü.
Devlet Başkanı’na göre, Türkiye’nin bakışı değişiyor. Ancak, bu sağlıklı bir değişim. Esad konuyla ilgili, “...Türkiye’nin bölgeye bakışı değişiyor. Bizler de değişiyoruz, eskiden Batı bizi birbirimizden ayırıyordu. Şimdi bölge içi sorunları çözme sürecine girildi” dedi.

‘TÜRKİYE’NİN, AB’YE TAM ÜYELİĞİNİ DESTEKLİYORUM’
Nasıl yani? Batı’ya sırtını dönmüş bir Türkiye’den mi söz ediyoruz? Sorumu şöyle sordum:
“Hangi Türkiye sizler için caziptir? AB ile mesafeli, İsrail ile ilişkileri sert ve sürekli eleştiri üzerine yoğunlaşmış, İslam dünyasına iyice kendini vermiş bir Türkiye mi istersiniz? Müslüman dünyası böyle bir Türkiye’den daha çok mu memnun olur?”
Esad
hiç tereddüt etmeden yanıtladı...
“Hayır. Bize yardımcı olmak istiyorsa, Türkiye’nin İsrail ile iyi ilişkileri olmalıdır. Avrupa Birliği’ne tam üye olmalıdır. Bundan dolayı, Türkiye’nin tam üyeliğini destekliyorum. İsrail ile ilişkisini koparmış, Batı’ya sırtını dönmüş, İslam ülkeleri arasına sıkışmış, kendini izole etmiş bir Türkiye kimse için cazip değildir...”
Çok doğru bir saptamaydı.
Özkök, “İsrail’in de yaşama hakkı var. Oysa hep korku ve tehdit altında. Onlarla hiç empati kuruyor musunuz?” diye çok ince bir soru sordu.
Yanıtı da aynı incelikteydi...
“...İsrail sizi sürekli vurarak yaşamak isterse kimse empati kuramaz... İsrail’i ordusu değil, asıl bizlerle yapacağı barış anlaşması korur...”

‘TÜRKİYE İLE ADIM ADIM HEDEF BÜYÜTÜYORUZ’
Türkiye ile ilişkiler nereye gidiyor?
Ortak para ve ortak pazar, ortak projeler mi?
Beşşar Esad, Türkiye ile Suriye’nin adım adım hedef büyüttüklerini, içi boş hedefler yerine, her atılan adımdan sonra yenisinin planlanacağını anlattı. “İki küçük ekonomi yerine, bir büyük ekonomi oluşturmak daha akıllıca değil mi?” diye sordu. Amaçlarının da, bölge çapında projeler üretmek olduğunu belirtti.
İran-Irak-Suriye-Ürdün ve Türkiye’nin birlikte katılacakları projelerin heyecanını bize hissettirdi.

‘NÜKLEER BOMBALI BİR İRAN İSTEMEYİZ’
İster istemez sordum: “Böyle ortak bir dünyada nükleer bomba sahibi bir İran ister misiniz?”
“Hayır”
dedi ve “Nükleer güç konumuna girmiş bir İran istemiyoruz. Ancak İran’ın bomba peşinde koşmadığı inancındayım” diye devam etti.

‘ÖCALAN’I KORKUDAN DEĞİL, SİZİ TERCİH ETTİĞİMİZ İÇİN GÖNDERDİK’
Beşşar Esad ile yaptığımız söyleşinin en ilginç yanlarından biri de, Türkiye ile ilişkilerde nereden nereye gelindiğinin hikayesiydi. Ertuğrul Özkök ile birlikte karşısına oturmadan önce, bizi yanına aldı. Bir yandan sohbet ettik, bir yandan da limonata içtik. Başka ülkelerde böyle bir alışkanlık yoktur.
Fransız veya Alman Cumhurbaşkanı’yla söyleşiye gittiğinizde, hemen koltuğa oturtulursunuz ve süreniz neyse o kadar zaman içinde sorularınızı sorup çıkarsınız.
Hatırlayacaksınız, 1998’in Ekim ayında Türkiye, Suriye sınırına asker yığmış ve Öcalan teslim edilmediği taktirde iki ülke arasında savaş çıkabileceği uyarısı yapılmıştı.
Bizim bildiğimiz kadarıyla, Suriye’nin o dönemdeki lideri Hafız Esad, Türkiye ile savaşı göz almadığından dolayı, Öcalan’ı ülkesinden çıkarmıştı. Gelişmelerle ilgili bizim düşüncemiz buydu. Esad’a “Türkiye ile yolların birleşmesi nasıl başladı?” diye sorduğumuzda, bence tarihi bir noktaya değindi:
“...Her şey 1998’de, Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasıyla başladı. Sizler bu konuda farklı düşünüyorsunuz, oysa biz neden Öcalan’ı yolladık biliyor musunuz? Sizi tercih ettiğimizden dolayı. Ya Türk toplumu ile dost olacaktık veya Kürtleri tercih edecektik ve sizi kaybedecektik. Tercihimiz sizden yana olduğu için Öcalan gönderildi.” Peki sonrası nasıl gelişti?
İlk adımları AKP iktidarı mı attı?

‘YAKINLAŞMAYI İLK SEZER BAŞLATTI’ “...
"Hayır, Türkiye- Suriye ilişkilerinin iyileşme kapısını ilk defa Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer açtı. Babamın cenazesine geldiğinde başlattı, ardından telefonlaşmalarımız oldu. Sonrasındaki adımları ise, Abdullah Gül genişletti, Başbakan Tayyip Erdoğan da derinleştirdi... Aslında, ilişkilerin kötü olduğu dönemlerde de bu iki toplum birbirine düşman değildi. Şimdi de, ayrılmaz bir parça haline gelmiyoruz. Saptamaları fazla abartmayalım. Bugün kardeş olduğumuzu yeniden keşfettik, o kadar...”
Nereye gidiyoruz? Türkiye ile Suriye arasında bir para birliği veya Avrupa gibi bir Ortak Pazar mı kurulmak isteniyor?
Beşşar Esad, bazı Ortadoğu liderleri gibi uçmuyor, abartmıyor. Ayakları yere basıyor. Vizyonunun ne olduğunu sorduğumuzda, mantıklı yanıt veriyor:
“...Acele etmeyelim, adım adım gidelim. Bir adım atalım, durup sonuca bakalım, ardından diğer adımımızı atalım... Bakın 2 ayrı küçük ekonomi mi, yoksa 1 büyük ekonomi mi daha yararlıdır? İşte bizim yapmak istediğimiz de budur... İran-Irak- Suriye-Ürdün ve Türkiye’yi düşünelim ve ortak bir ekonomik bölge, ortak dev projeler hazırlayalım, istiyoruz. Kızıl Deniz’i Avrupa’ya, Akdeniz’e nasıl bağlayacağımızın hesaplarını yapıyoruz. Beş ekonominin ortak çalışmasının getireceği zenginlik ortada... Ortak bir gelecek inşa ediyoruz...”

‘TAYYİP ERDOĞAN BİZİM ADIMIZA KONUŞABİLİYOR’
Suriye ile Türkiye’nin yakınlaşmasını, Şam’a giderken dahi hemen hissediyorsunuz. Eskiden, hafta 2-3 uçak seferi varken, bugün günde 2 ve yakında 3’e çıkacak. Zira uçaklar tıklım tıklım dolu.
Ne vize soruluyor ne bir şey...
Şam otelleri Türk işadamı dolu. Tahmini rakamlara göre, 1000’in üstünde irili ufaklı Türk firması iş yapıyor ve bu rakam giderek artıyor. Hele Halep üzerinden, iki ülke arasındaki trafik birkaç misli büyüme yolunda...
Devlet Başkanı’na onu sordum: Türkiye sizin için ne anlam ifade ediyor?
“...Türkiye’nin bize desteğini çok önemsiyoruz. Güvenimiz de tamdır. Bir örnek vereyim, biz talep dahi etmeden, Washington’a bizi anlatıyor, bizim görüşlerimizi aktarıyor. Bu çok önemlidir. Ayrıca İsrail ile barış görüşmeleri sürecinde oynadığı rol de çok önemliydi. Bundan dolayı, artık rahatlıkla bizim adımıza konuşacak noktaya geldi...”
İşte bu çerçevede konuşurken, ben de ilk karşılaşmamızda sorduğum soruyu yineledim. 2003’teki söyleşimizde, HATAY’ın Suriye haritalarında Türk sınırlarında gösterilmemesine ne zaman son verileceğini sormuştum. Aslında Hatay polemiğinin, musalla taşına bırakılmış ve kimsenin kaldırmaya cesaret edemediği bir tabuta benzediğini biliyordum, ancak yine de tekrarladım... Aldığım yanıt ilginçti:
“...Şu duruma bakın, iki ülke halkı kucaklaşıyor, vizesiz gidip gelebiliyorlar, ekonomilerimiz birbirine yaklaşıyor. Böylesine bir kucaklaşma sürecinde, Hatay konusunun bir önemi kalıyor mu?”

‘PKK’LILAR İSTEDİKLERİ ANDA KÖYLERİNE DÖNEBİLİR’
Tabii bir de PKK’lıların geri dönüşü ve Kürt Açılımı tartışmaları var.
Beşşar Esad, Türkiye’nin Kürtleriyle ilgili yaklaşımını çok önemsiyor ve bölgeye barış getirecek, önemli bir adım olarak görüyor.
Peki, Suriye kökenli PKK’lıların affı nasıl olacak? Bu konuda bir yasa veya başkanlık affı var mı? PKK’lılar, belirli bir güvence olmadan, korkmadan Suriye’ye dönerler mi?
Suriye Devlet Başkanı, Türk istihbaratının rakamlarına göre, 1500 Suriye kökenlinin PKK saflarında bulunduğunu belirtti ve güvence verdi:
“...Bu insanlar, eğer cinayet işlememişlerse, istedikleri anda gelip köylerine gidebilirler. Yargıdan geçmelerine gerek yok. Zira suç işlemiş görünmüyorlar. Başkanlık affına da gerek yok. Zira, af ancak yargıdan geçildikten sonra ilan edilir. Bu aşamada, bu insanların geri dönmelerine hiç engel yok...”
Ben çok devlet başkanı, cumhurbaşkanı ve başbakan ile konuştum. Ancak Beşşar Esad kadar rahat ve kendinden emin, sizinle bir arkadaş gibi konuşanını görmedim.
Tek arzum, Türkiye-Suriye yakınlaşmasının yol kazasına uğramamasıdır. Daha önce de, aynı tip yakınlaşmaları çoğu Ortadoğu ülkesi denemiş ve sonunda yüzlerine gözlerine bulaştırmışlardı. Bu defa ümitli olmamın nedeni, Beşşar Esad’ın ayaklarının yere basması, Türkiye’nin gerçekçi davranmasıdır.