Beyin göçü kayıp mıdır?

a
a
Pazar, 05 Eylül 2010 - 05:00

Türkiye, dünyada beyin göçü en fazla olan 34 ülke içinde 24. sıradaymış. Her yıl, ülkemizde eğitim gören 100 kişiden 59’unu beyin göçüyle kaybediyormuşuz.
Kaybetmek?
Belki bir zamanlar, ‘gelişmekte olan ülkeler’ için bir kayıptı beyin göçü. Ya şimdi? Yeni dünya düzeninde, Türk gençlerinin dünyanın çeşitli ülkelerinde okuyor ya da çalışıyor olmalarının gerçekten bir kayıp olduğunu söyleyebilir miyiz?
İşsizlik oranı böylesine artarken, yetişmiş ve nitelikli gençlerin evde oturması mı kayıptır, yurt dışında çalışıyor olmaları mı?
Lobiciliğin, diasporaların dünya siyasetini ve ekonomisini şekillendirdiği bir dünyada, temsil kabiliyeti yüksek Türk gençlerinin yurt dışında olmaları mı iyidir, burada kalıp mutsuz olmaları mı?
‘Devlet ve üniversiteler işbirliği yapsın, nitelikli öğrencilere tatmin edici iş imkanları sunulsun ki, beyin göçü olmasın’ diyorlar. Klişe, ‘kuru’ bakış açıları bunlar. Aksine, öğrenciler yabancı dil konusunda ciddi anlamda desteklensin ki; daha çok Türk yurt dışına okumaya, çalışmaya, iş kurmaya ya da işini büyütmeye gidebilsin.
Yeri geliyor Muhtar Kent’le, Mehmet Öz’le, Hüseyin Çağlayan’la övünmüyor muyuz? Yeri geliyor yurt dışındaki imajımızın düşük profilli olmasından yakınmıyor muyuz? Siyaseten sıkıştığımız noktalarda lobiciliğimizin zayıf kaldığından şikayet etmiyor muyuz?
O halde ne demeye hala ‘beyin göçü’nü bir kayıp olarak görmekte ısrar ediyoruz?

‘Çeyiz şov’da hikaye hep aynı

Gazetedeki haber TRT’ye dikkat çekilerek verilmiş ama tamamını okuyunca, bütün hikayelerin TRT’nin bir programı olan ‘Çeyiz Şov’da geçtiği görülüyor. Zeynep Mansur, bu programa kıyafeti yüzünden çıkamadığını öne sürünce, Linet, Banu Zorlu ve Zeynep Dizdar da aynı programda aynı sıkıntıları yaşadıklarını söylüyorlar.
Birine ‘Kollarını şalla ört’ deniyor. Diğerinin diz üstü eteği kısa bulunduğu için kendisine ‘Altına tayt giy’ deniliyor. Bir diğerinin dekoltesindeki tülden rahatsız olunuyor ve kıyafetini değiştirmesi isteniyor. Falan filan...
Tamam, çeyiz programıdır, çeyiz kültürünü yansıtan, geleneksel bir formatı vardır vs. de, bir şey, bir değil, iki değil, üç değil, dört kez oluyorsa, ‘uygunsuzluk’ konusunu sadece katılımcılara mal etmek haksızlık olur.
Kendi deyimiyle ‘yasakları yasaklayan’ TRT’ye de, konuya ilişkin gelen tepkiler karşısında direkt savunmaya geçmek değil, farklı pencerelerden bakabilmek, ılımlı bir havada kalabilmek yakışır.

Hamilelikte son nokta

Rivayet o ki; hamilelikte altıncı ayını geride bırakan Tuba Ünsal, gazetecilerin ‘Karnınız 6 aylık gibi görünmüyor’ sözlerine ‘Korse ile saklıyorum, size ne, bizim ailevi meselemiz’ şeklinde yanıt vermiş.
Ancak, bu sözler basında yer alınca Ünsal, twitter’daki sayfasından karnını korseyle sakladığı haberinin yalan olduğunu, aslında ‘Keratayı içimde saklıyorum’ dediğini duyurmuş. Demiş veya dememiş, konu bu değil aslında. Konu artık bizim bu tür ‘absürd’ davranışları ‘bu model kadınlar’dan bekliyor olmamız. Ebru Şallı’nın başlattığı ‘anoreksik hamilelik’ trendinden sonra, öyle garip hamile profilleri gördük ki, artık hiçbir şeye şaşırmıyoruz. Oysa bırakın gerçekten hamile karına korse takmayı, bunu hayal etmesi bile karnını ağrıtmalı insanın. Düşünürken bile insanın yüreği sıkışıyor ama içinden ‘Yapmıştır’ diyor, ‘korse takmıştır’.
Öyle bir imaj yaratmış ki bu kadınlar kafalarımızda, ‘proje koca’larını kaptırmamak ve güzelliklerinden ödün vermemek için her şeyi yaparlar diye düşünüyoruz ister istemez.
Ama sıkıldık. Hamileliği olanca doğallığıyla yaşayan, karnını gönül rahatlığıyla büyüten, gözlerinden ‘Her an mükemmel görünmeliyim’ endişesi okunmayan, gerçekten ‘cool’ kadınlar görmek istiyoruz artık.

Anadolu kumaşları takıya dönüşürse

Demet Stigner’in reklam yazarlığından tasarımcılığa uzanan öyküsü önemli bir gerçekten yola çıkmış. Anadolu’nun değerlerine yabancıların bizden çok sahip çıkması onu harekete geçirmiş ve her şeyin birbirine benzediği, giderek plastikleşen bir dünyada, özgün olanın, ‘bizden’ olanın peşine düşmüş. Anadolu kadınının olağanüstü yaratıcılığına hayran olan Demet Stigner, ‘Elan Geylani’ markasıyla sunduğu takılarının hepsinde Anadolu’nun ipekli, pamuklu, keten kumaşlarını, oyalarını kullanmış. Her parçayı tek tek elinde yapan tasarımcı, ‘aynı olan’ şeylerden hoşlanmadığı için de her bir tasarımına ayrı bir hikaye yüklemiş.
Koruyucu muskalar, doğurganlık ve bereketi temsil eden nar, doğunun ışığını saçan hilal, güç veren boynuz, bilge kuzgun ve ölümsüzlük sembolü hayat ağacı, tasarımlarda renkten renge, şekilden şekile girerek müthiş bir zenginlik oluşturmuş.
Bu neşeli ve sıcak kumaş takıları dilerseniz internetten siparişle getirtebiliyorsunuz. Koleksiyon o kadar renkli ve zengin ki, karar vermekte gerçekten zorlanıyorsunuz..

HAFTANIN NOTLARI

-Usta tiyatrocu Hadi Çaman’ın ölümünden önce emanet ettiği köpeğinin kaybolması hayvan hakları derneklerini birbirine düşürmüş. Federasyon içindeki çatışmalar, çeşitli dernek üyelerinin birbirlerine ‘geri zekalı’ ve ‘karafatma’ gibi sözlerle hakaret etmelerine kadar varmış.
(Gün geçmiyor ki adı ‘hayvansever’ olan insanlar, agresif tavırlarıyla gündeme gelmesinler. Nedir bu hayvanseverlerin ‘insansevmez’ tutumları anlamak mümkün değil! Biraz sükunet, biraz anlayış lütfen, hayvanseverler bu kadar antipatik olursa, sevmeyenleri düşünmek bile istemiyoruz!)
-Acun Ilıcalı, Ekşi Sözlük’te kendisiyle ilgili yapılan negatif eleştirilerle ilgili “Biri Ekşi Sözlüğü eleştirsin, kudurmuş köpek gibi saldıran entry’ler girerler. Ama kudurmaları beni daha da motive ediyor. Kötü insanların başarım karşısındaki rahatsızlığından zevk alan bir insanım. En güzel dersi bunlara Fatih Altaylı verdi” demiş.
(Fazla gelişmiş egolar, kendileriyle ilgili hiçbir eleştiriye tahammül edemiyorlar. Saldırganlıkla suçladıklarına da aşırı saldırgan tepkiler gösteriyorlar. Ne de olsa her eleştiriyi ‘kıskananlar çatlasın’ sığlığıyla karşılayanlar ülkesinin starları onlar!)