Bir kitabın ilk cümlesi

Cumartesi, 25 Haziran 2011 - 05:00

Hiç kitap yazmayı düşündünüz mü? Ve böyle bir idealiniz varsa, kitabınızın ilk cümlesinin ne olacağını?.. Yok, yok, konuyu, karakterleri demiyorum, sadece tek bir cümle... Kitabın kapısını okura açan cümle... 2006’da Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’ndeki yazısında Enis Batur ‘Bir ilk cümle enstitüsü kurulmasını , adının da ‘İncipit (Latince’de ‘başlangıç’ demek) Enstitüsü’ olmasını önermişti. Amaç, yazılmış olan tüm kitapların ilk cümlelerini aynı kaynakta toplamaktı.

Hâlihazırda böyle bir çalışma olmadığına göre bu proje bir dilekten öteye geçememiş olmalı ama geçen yıllar içinde pek çok ‘ilk cümle’ yazıldı. ‘İlk cümle’ hem yazar hem okur için ‘kitabın en akılda kalıcı cümlesi’ olmaya adaydır. Hatta bazı ‘ilk cümleler’ hemen tanınır; ‘Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti... ‘ Orhan Pamuk/Yeni Hayat ‘Altı yaşındaydı ve altı yaşında ölecekti...’ Hakan Günday/Az ‘Ağrı Dağ’ının yamacında, dört bin iki yüz metrede bir göl vardır, adına Küp Gölü derler...’ Yaşar Kemal/ Ağrı Dağı Efsanesi ‘İntihar etmeyeceksek içelim bari!..’ Adalet Ağaoğlu/Dar Zamanlar Bize kalırsa aşkı tanımayan bir okuyucu bu kitabı hiç okumamalıdır...

İskender Pala/Bâbil’de Ölüm İstanbul’da Aşk ``Mücevher takmamıştı ama gözleri vardı...’’ Mehmet Eroğlu/Zamanın Manzarası Okudukça hepsi ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Zaten bu bile orijinalliklerinin, güçlerinin bir göstergesi. “Kitabın ilk cümlesi laboratuar görevi görür” diyor Marquez. İşte, tam bir laborant titizliği ile yazılmış yazarın nev-i şahsına münhasır bir ‘ilk cümle’; Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikayet ve beyan etmişlerdir ki Kun-ı Kâinattan 7079 yıl, İsa Mesih’ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarakası meşhur bir kent vardı.

İhsan Oktay Anar/Puslu Kıtalar Atlası. İlk cümleler bir ‘yargı’ cümlesi olabileceği gibi, bir durumu tanımlayabilir. Burada yazarın hangi seçimi yapacağı kitabın kurgusundan çok, yazarın yazı stiline bağlıdır. Şimdiye dek dikkatinizi çekmemiş olabilir fakat birçok kitap ‘hava durumu, iklim betimlemesi ve takvimsel bilgilendirme’ ile başlar! ‘Soğuk bir ocak akşamı idi’, ‘Bir bahar günü idi’, ‘Günlerden çarşamba, aylardan nisandı’ gibi... ‘İlk cümle’ diyerek başlanılan bu yazının ‘son cümlesi’ni yazmak oldukça zorladı beni. Düşündüm, düşündüm, pek çok cümle yazıp sildim. Sonra da bir kitap yazarsam, belki de benim ‘ilk cümlem’ olabilecek bir satırla bitirmeye karar verdim. ‘Kalk hadi kalk, buralarda duramayız artık’... 

Bi daha da gitmem doktora!

Tıp dünyasında yeni trend, şikayeti ne olursa olsun, hastaya “Bugünlerde stresli misiniz?” diye sormak galiba. Bir öğle yemeğinde buluştuğum arkadaşlarım ve ben dâhil hepimizin, yakın zamanda yaptırdığımız çeşitli muayenelerde, doktorların bu soruyu sorduğunu duymak şaşırttı beni. Kimimiz dermatolojiye (cildiye) gitmişiz, kimimiz gastroentrolojiye (sindirim), kimimiz sadece hamile ve ödem şikâyeti var! Hatta birimizin diyetisyeni yöneltmiş bu soruyu! Birimiz eforlu test yaptırmış, birimiz büyüyen benlerini göstermiş... Hepimize sorulan ortak soru; “Stresli misiniz?” Şöyle bir baktık birbirimize... Herkes her zamanki gibiydi. Allah’a şükür hayatın rutininden başka ciddi bir derdi olan yoktu.

Belirgin hastalık sonuçları da çıkmamıştı tetkiklerde. Ama anlaşılan testlerde tespit edilemese de tüm şikâyetlerin kaynağı, stresti! Herkes kendi stresle baş etme yöntemlerini ve doktorlarının verdiği öğütleri anlattı uzun uzun. Daha öncesinde fark ettiğim ekstra bir stresim yoksa bile, stres konusunda bu kadar konuşmak stres yaptı bende. Son zamanlarda etkili bacak krampları hâsıl oldu bana. Hareketsizliğe ve magnezyum eksikliğine bağlıyorum durumu. Hatta bir ayarlarsam ‘gidip göstereyim’ diyordum. Vazgeçtim. Nasılsa nedeni strestir. Meditasyona mı başlasam acaba? Not: Ülkemizde mesleki gruplarla ilgili yazılar yazmak nüktedan bir dille de olsa, zordur. Loncalar alınıverir. Bu nedenle ekleme gereği gördüm; ‘Beni Türk doktorlarına emanet ediniz’.

Kişisel alan

Milletçe meraklıyız. Herkes herkesin hayatını merak ediyor, hatta üzerinde yorum yapmaya bayılıyor! En iyi kanıtı evlilik programlarının formatı ve reytingleri! Aslında hiç hoş bir alışkanlık değil! Kişiler, kendileri anlatmak, dertleşmek istemedikçe kimse kimseyi özel sorular ile bunaltmamalı ve onlara büyük bir iyilik yapıyormuş havalarında öğüt vermemeli. Fazla öğüt ters etki yaratıyor. Fiziksel olarak kendisine çok yakın durulması nasıl insana rahatsızlık verirse, aynı şekilde özel hayata bodoslama girip yaşadıkları hakkında ileri geri fikir beyan etmek de psikolojik rahatsızlık yaratır. Biraz incelik, biraz ölçü, biraz destur gerekli. İnce ayarlar yapmadan, lafın yaratacağı etkiyi tartmadan edilen her kelam, yarardan çok zarar verir. Biraz kirpi gibi olmak gerek bu konuda.

İşte hikayesi: Eski zamanların dondurucu bir kışından bütün hayvanlar çok etkilenmiş, büyük kayıplar vermişler. Ama en çok kayıp veren kirpilermiş. Çünkü onların pek çok hayvan gibi kalın kürkü yokmuş. Sadece dikenleri vamış. Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi toplanmış, çözüm aramaya başlamış. Tartışa tartışa, tüm kirpilerin bir araya toplanmasına, birbirlerine yakın durarak geceyi geçirmelerine karar verilmiş. Böylece kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak, donmaktan kurtulacaklarmış. İlk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını görmüşler.

Ama başka bir problem çıkmış ortaya! Üşüyen kirpiler birbirlerine fazla yaklaştıklarından yaralanmalar gerçekleşmiş. Sonraki gece, yaralanma korkusundan birbirlerinden uzak durmuşlar ama bu sefer de donmalar meydana gelmiş. Ne var ki, her gece kâh uzaklaşa kâh yakınlaşa, deneye yanıla birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın, ancak birbirlerini incitmeyecek kadar uzak durmayı öğrenmişler.

(18.06.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)

Yandex.Metrica