Bir koşu Antakya-Halep

Pazar, 11 Nisan 2010 - 05:00

Bir koşu Antakya-Halep

CEMRE BİRAND
Zaten ‘Asi’ dizisi ile kışkırtılmıştık... Suriye ile vize kalktı, artık dayanamadık... Kendimizi bir koşu Antakya-Halep yollarında bulduk! Sabah 8.15 uçağı ile Antakya’ya uçtuk. Tatlı bir ılık hava, her taraf yemyeşil. Ağaçlar daha tam uyanmamış ama pırıl bir gökyüzü bizi karşıladı. O gün şehri gezecektik ama müze kapalıymış, onun yerine Samandağ ve deniz kıyısına doğru yöneldik.
İlk dikkatimi çeken maydanoz tarlaları oldu... Meğer Antakya Türkiye’nin maydanoz merkeziymiş. Durup durup tarladan maydanoz yemek hoş bir şey... Yol boyunca narenciye ağaçları dolu. Bilmezdim, Türkiye’nin narenciyesinin üçte biri de buradanmış.
Samandağ boş, gri kumlu bir sahil, pek cazip değil. Gidişimizin nedeni Roma İmparatoru Titus zamanında limanın dağdan gelen sellerle tıkanmasını önlemek için yapılan su tünelini görmekti. Düşünün binlerce köle dağı yarmışlar, 1380 metre uzunluğunda bir yol yapmışlar. Bunun 130 metresi tünel. Maydanoz tarlaları arasından yürürken tünel yanınızdan gidiyor, su dolu olduğu için içine giremiyorsunuz. Yolun yanında Beşikli mağara diye bilinen kaya mezarları var. Dağda gördüğümüz antik Dor tapınağı ise bakımsız, atılmış bira şişeleriyle dolu... Zaten Samandağ pek bakımsız, devamlı rüzgarlı, Vahşi Batı havası var. Hoş olan, Dervişhan’da yediğimiz ızgara levrek eşliğinde ilk yöresel yemeğimiz. Çok yemeyip kilo almamaya söz verdik! Ne gezer!
1938’de Antakya’da 5504 Ermeni varmış, 1939’de 170 kişi kalmış. Gezdiğimiz Vakıflı Köyü 170 haneli, organik tarım yapan bir Ermeni köyü. Civardaki 7 Ermeni köyünden olan Yoğunoluk ve Hıdırbey’de Ermeniler’in sadece izleri kalmış. Bir kilise, üstüne cami yapılmış, kapı üstlerinde tek tük yazılar... Vakıflı köyü el işi, nar ekşisi, ahududu likörü gibi şeyler satıyor. Siftahımızı tabii ki yaptık.

Antakya sihirli değnek bekliyor

Sabah Antakya turumuza müze ile başladık. Ama ne muhteşem müze! Dünyanın 2’nci büyük mozaik müzesi, ne yazıkki bakımsız. Yeni müze yapılacakmış, Bakan’ın masasında bekliyormuş, falan filan. Rutubetten mozaikler yerlerinden oynamış, dışardakilerin ise güneşten renkleri atmış. Ot bürümüş bahçesi Asi nehrine dayanıyor. Belediye burada yürüyüş yolu yapacakmış, herhalde lahitlerin üstünden atlatacak insanları... Depolarda bekleyen mallar, eşsiz mozaikler... İçimiz sıkıldı...

‘Hıristiyan’ kelimesinin ilk çıktığı yer Antakya, Roma İmparatorluğu’nun 3’üncü büyük şehri. St.Pierre mağara kilisesi Hıristiyanlığın ilk kiliselerinden. Turist için heyecan verici şeyler bunlar... Şehirde Ortodoks, Protestan, Katolik kiliseleri var ve işliyor. Protestan kilisesini Koreliler destekliyor. Ortodoks kilisesine 300 aile bağlı, zaten tüm Hatay’da 10.000 Ortodoks varmış. Katolikler ise 40-50 kişi, evden çevrilmiş kilisede ibadet ediyorlar. Kurtuluş Caddesi’nde 1918-1938 arası yapılmış Fransız stili evler, Osmanlı konakları göz kamaştırıyor. Ama o küçücük cadde gidiş-geliş, dar ve tozlu. Mimarlar odasını ziyaret ediyoruz. Duvarda bir pano, Kurtuluş Caddesi’ndeki evlerin rölevesi yapılmış, duruyor. İl özel idarede çok para var, ama vermiyor deniliyor. Eski evler sihirli değnek bekliyor... Kiminle konuşsak ”Zenginlerimiz burayla hiç ilgili değil” diyor. Çok kimse eski Belediye Başkanı İris Şentürk’ten gözleri parlayarak söz ediyor. Şimdiki AKP’li Belediye Başkanı için kayıtsızlar. “Hiç görmüyoruz! Ne yaptı ki?”
En çok duyduğumuz eleştiri buydu. Sanki bir şey olsa Antakya uykusundan uyanacakmış gibi.
Sokaklarda gezerken Savaş Gazileri Derneği’ne de uğradık. Restore edilmiş nefis bir ev ve bir duvar dolusu şehit resmi. Eşler ve çocuklar geliyormuş buraya, devamlı kapısı açık. Meğer ne kadar çok şehit vermiş bu küçücük yer. Başka şehirlerde bu uygulama var mı bilmiyorum.
Antakya dışında Harbiye’ye de gittik. Abdullah Oğuz atölyesinde heykel ve mozaik yapıyor, şehirdeki ipekçiler eşarpları ile ünlü. Şelalelerin yanında çay içmek hoş, ama genel bakımsızlık burada da var. Yollar kötü, beyaz plastik iskemleler her yere hakim.

Dünyanın en eski şehri Halep

Antakya ile Halep arası 105 km. Yolda Aziz Simeon Bazilika ve Manastırına uğranıyor. Türkiye’de de aynı isimli manastır var, ancak buradaki daha görkemli. Ve galiba sahicisi. Aziz Simeon 30 yıl bir kolonun üstünde yaşamış. Kilisesi, manastırı geziliyor. Etraf papatya ve gelincik dolu. Harabeler tertemiz...
Halep’e yeni mahallerden girdik. Bej, sarı taştan yapılmış apartmanların yüksekliği kanuna göre minare boyunu geçmiyor. Hepsi oymalı. Aralarında Türkiye Başkonsolosluğu içler acısı. Dökülmüş boyasız bir duvarla çevrili, gecekondu gibi. Duvarın dışındaki bekçi kulübesinin sıvaları dökülmüş. Anlı şanlı imparatorluktan “Bu mu kaldı?” diye çok üzüldük. Suriye şeriatla idare ediliyor. Her evde 4 kadın, zenginlerin evlerinin kapılarında.
4 aynı Mercedes ve 4 şoför. Camlar sımsıkı kapalı, balkonlar bezle örtülü. ”Tembel ev hanımları için pazarda bütün sebzeler soyulmuş, kabaklar bile oyulmuş satılıyor! Geniş bakımlı bulvarlar şehir merkezine götürüyor. Tepede 10.500 yıldır dünyanın en eski yerleşim merkezi olan Halep Kalesi. Zamanında 165.000 kişi barındırabiliyormuş. Bugünkü hali 800 yıllık. Yavuz Sultan Selim 1517’de ok atmadan kaleyi feth etmiş. Kale 1918’de ateş etmeden düşmana teslim olmuş.

Kalede tavanları oymalı karargah odası var, ancak ne yazıkki İspanya Kralının ziyareti dolayısıyla duvar taşları fevkalade görgüsüz bir şekilde sıvanmış. Tarihi harap eden sadece biz değiliz ya...
Kalenin karşısındaki Osmanlılardan kalma valilik Meridien Oteli olarak restore ediliyor, eski hastane ise Ritz Carlton. Zaten Cumhurbaşkanı Beşir Esad Halep’in restorasyonuyla bizzat ilgileniyormuş. Alman hükümeti de çok destek veriyormuş. Osmanlı konakları tamir oluyor, avlulu taş evler butik otellere ve turistik lokantalara dönüşüyor. Eski şehrin daracık sokakları temiz, antikacı ve takıcıların bulunduğu Al Jdadiye mahallesi özellikle görülmeye değer. Dar sokaklarda hafif bir portakal çiçeği kokusu insanın burnuna geliyor.
Tur Bimaristan denilen eski bir hastaneye götürüyor. Ancak ilginç olan yanındaki bina.
Burada Halep’le ilgili bütün restorasyon projelerini görüyorsunuz, ve “Niye bu Antakya’da olamıyor?” diye üzülüyorsunuz.
Ama alışveriş deyince Kapalıçarşı’sının üstüne yok. Yollarının toplamda 10 kilometreyi bulduğu söyleniyor. İpekler, kumaşlar, sedef kutular, takılar, bizim çarşının yarısı genişliğinde ve yüksekliğindeki sokaklarda yok yok. Herkes Türkçe konuşuyor, Türk parası geçiyor.
Nostaljik bir ziyaret de yaptık. Halep’in Pera Palas’ı olan Baron otele gittik, 201 no’lu odaya çıktık. Bu odada Atatürk 6 ay yaşamış. Duvarda çok güzel bir iki resmi var. Aynı otelde casus Lawrence da kalmış (ödemediği faturasını gördük), Agatha Christie ‘Nil’de Ölüm’ kitabını burada yazmış. Otel dökülüyor, perdeler yırtık, tablo çerçeveleri kırık dökük, ama turist dolu. Sahibi şehrin ileri gelen Ermenilerinden Mazlumyan, bütün parasını kumarda kaybedince oteli satmaya kalkmış, devlet el koyup kumar borçlarını ödemiş. Oteli şu anda bir muhasebeci idare ediyor.
Bugün Suriye’de 18 milyon kişi yaşıyor, 6 milyon Şam’da, 4 milyonu Halep’te. Nüfusun yüzde 75’i Müslüman. Hafız Esad döneminde neredeyse tutsak olan Yahudiler 2000-2001 yıllarında Halep’i terk etmişler. Evleri vakıf olmuş, bomboş duruyor. Müslümanlar arasında başı açık olanları da görüyorsunuz (Esad’ın karısı gibi), tepeden tırnağa burkalıları da. Kız çocuklar 7 yaşından sonra başlarını örtüyor. Evlilik, boşanma, miras, şeriatla idare oluyor. Kaldığımız otelin yanındaki saat kulesinin önünde hala insan asılıyor.

Gaziantep’ten dönüş

Gaziantep’teki Zeugma mozaiklerini görmek için Suriye’den Öncüpınar kapısından girdik ve bin pişman olduk. Hayatımda Hindistan’da bile görmediğim pislikte tuvaletleri olan bir sınır kapısı. Güya yeni yapılmış, her yer kırık ve leş gibi. Kilis Valiliği ihale açacakmış, öbür ihale bitmiş, böylece tuvaletler temizlikçisiz kalmış! Giren öğürerek çıkıyor. Gaziantep’teki mozaik müzesi yeni, ancak yetersiz, yine depolarda mallar bekliyor. Eski Gaziantep’i anlamak için Etnoğrafya müzesini görmek gerek. Civarda tek tük eski ev kalmış. Bakırcılar Çarşısı, Elmacı Pazarı Çekül’ün desteğiyle derlenip toplanmış. Hanlar restore olmuş. Zaten Gaziantep geniş bulvarları, modern haliyle çok hoş bir yer. İmam Çağdaş’da ve Bayazhan’da yediğimiz yemekler muhteşemdi. Kaldığımız Tuğcan Otel’deki kebap da diğerlerinden aşağı kalmıyordu. Sedef kakmanın ustası olan Gümüş Tekin dükkanını da ben şahsen talan ettim! Gaziantep’de çok takdir ettiğim bir şey var: Nereye gitseniz elinize çok iyi yapılmış bir broşür veriyorlar. Ellerimizde baklava, vücudumuzda fazla kilolarla döndük...

Nerede kaldık, nerede yedik?

Yazıda hiç yemeklerden söz etmedim. Bir yazıya sığmayacak kadar güzel, lezzetli, şişmanlatıcı yemekler yedim. Künefe yerken nerdeyse mutluluktan gözlerimden yaş geldi. Halep’teki tahinli tavuk artık rüyalarıma girecek. Onun için herkes kendi görsün ve yesin dedim. Antakya’da sabun fabrikasından otele dönen Savon Otel’den çok memnun kaldık. Anadolu Restoran’da öğle yemeği, eski bir konakta bulunan Sveyka’da akşam yemeği yedik. Sveyka 3 konak yan yana bir restoran, atmosferi ve yemekleri harika. Müzik de oluyormuş.
Halep’te Sheraton’da kaldık. Merkezde, pırıl pırıl bir otel. Eski Osmanlı konaklarından El Mansouriya hoş ve pahalı, Martini Suites (Dar Zamariya) keza. Ancak bu oteller kapalı yer sıkıntısı olanlar için değil, çünkü pencereleri dışa açılmıyor. Hepsi iç avluya dönük.

477 yıllık Beit Vekil’de ud eşliğinde akşam yemeği harikaydı. Sahibi Habib Basos bir Türkolog, bizi Türkçe ağırladı. Kasr Al Vali de müzikli, çok hoş bir lokanta (kiraz kebabını deneyin!). Öğlen Cortoba ve Cantara lokantalarında yedik. Cantara İtalyan ama dekoru tipik bir Halep eviydi. Antakya’da rehberimiz Cenkhan Altay, Halep’te ise Barkev Zeytunyan’dı. Arabamızı da Fehmi Harbalioğlu kullandı. Üçünden de zor ayrıldık.

5