Bir varmış bir yokmuş...

Bir varmış bir yokmuş...

CEMRE BİRAND

Yaşlı Mihrace’nin çok güzel bir kızı varmış. Bu güzel kıza iki genç Mihrace talip olmuş. Kız birini kabul etse, öteki babasına savaş açacak... Diğerini kabul etse, öbürü savaş açacak. Kız, babasını zor durumda bırakmamak için intihar etmiş...
Mihrace’nin kalesini düşmanları kuşatmış. Kalenin düşmesi artık an meselesi. Mihrace ve askerleri, saçlarını kazıtmışlar, sarı ‘ölüm’ kıyafetlerini giymişler, kapıları açıp düşmana son bir defa hücum etmişler. O sırada Rani (yani Mihrace’nin karısı) düşmanın eline geçmemek için diğer kadınlarla birlikte büyük bir ateş yakıp içine atlamışlar...
Mihrace ölmüş... Karısı ve cariyeleri ömür boyu oturdukları saraydan bütün mücevherleriyle ve başları ilk defa açık olarak çıkmışlar. Çıkarken kınalı ellerini duvara sıvazlamışlar. Ardından Mihracenin yakıldığı ateşe bir bir atlamışlar...
İşte bu ve buna benzer yüzlerce hikaye Hindistan’ın Rajastan bölgesinde sanki dün yaşanmış gibi anlatılıyor. Rajastan, Hindistan’ın Batısında, Pakistan hududunda nerdeyse Fransa kadar büyük bir bölge. Büyük bir bölümü Thar çölüyle kaplı, geri kalan tarafları kurak, küçük dağcıklar, tepelerden oluşuyor.
Adı ‘Rajastan’ yani Rajaların-Kralların ülkesi. Mihrace ise ‘Büyük Kral’. Küçük, büyük bir sürü Raja ve Mihrace bu vadiler ve dağlarda yaşamışlar, savaşmışlar, aralarında evlenmişler. Şimdi ise ya çiftçi, ya milletvekili, ya da otelci olmuşlar. Eski saraylarını müze, yeni saraylarını otel yapmışlar. Kimisi otellerin bir bölümünde yaşamlarına devam etmiş. 14 kız arkadaşım ve ben, bu saraylarda kalmak, müzelerini görmek için yola çıktık...

Pembe şehir Jaipur

İlk durağımız olan Jaipur Rajastan’ın en turistik şehri. Zamanında İngiliz veliahtı geliyor diye pembeye boyanmış, öyle kalmış... Fille çıkılan Amber sarayı, yani eski başkentin olduğu yer sanki dün boşaltılmış gibi bakımlı, pırıl pırıl. Şimdi müze olan ‘Şehir Sarayı’ (yani eski saray) ve harem kadınlarının sokağı izlemesi için yapılan 5 katlı, tiyatro seti gibi sadece bir yüzü olan ‘Havva Mahal’ (Havva Sarayı) sizi iki gün süreyle oyalıyor. Şehir sarayında Mihraceye bile rastlayabiliyorsunuz çünkü bürosu orada. Bir de Jaipur’un Hindistan’ın tekstil merkezlerinden biri olduğunu düşünürsek eğlendirecek çok şey var. ‘Gem Palace’ adlı dünyanın en ünlü mücevher dükkanlarından biri de burada bulunuyor. Zümrütler, elmaslar, yakutlar almanıza gerek yok, gezmeniz yeter! Jaipur sanki bir mücevher cenneti!

Ancak Jaipur’un bir özelliği daha var: Rambagh Saray oteli. 1920’lerin en güzel Mihrace kızı olan Ayşe, polo oyuncusu, yakışıklı mı yakışıklı Jaipur Mihracesi Jai’a aşık oluyor ve üçüncü karısı olarak Rambagh sarayına geliyor. O sarayda Churchill’den tutun Charlie Chaplin’e, Kennedy’lere kadar herkes kalıyor. Otel olunca işte biz de kalabiliyoruz.
Odaların hoşluğu, terasların güzelliği anlatmayla bitmez. Otelin sabahtan akşama kadar beyaz bir bayrakla oradan oraya koşuşan, karga kovalayıcısı bile var... Teraslarda güneş batışını seyrederken, ağaçlara geri dönen kuşları dinlerken, gözlerinizi kısınca siz de bir an hayale kapılıyorsunuz...

Mavi şehir Jodhpur

Jodhpur’un adı ‘Mavi’ çünkü zamanın Mihracesi şehirde kaç adet Brahmin (rahip ve ileri gelen) olduğunu anlamak için evlerinin maviye boyanmasını emretmiş. Dağın tepesinde Mehrengarh sarayı 1459’da yapılmış, şimdi müze. Mihrace ölünce onunla beraber ölen karıları ve hareminin el izleri hala giriş kapısında görülüyor. Kaldığımız saray-otel Mihrace Umaid Singh tarafından 20. yüzyılın başında, halkına kuraklıkta para kazandırmak için yapılmış. Otel sarı renkte ve güneş batışında pırıl pırıl parlıyor.
Bir tepede Mehrengarh, öbür tepede Umaid Bhawan oteli karşılıklı duruyorlar. Mihrace ve ailesi hala burada yaşıyor. Otelin girişi vurulmuş kaplanlar, aslanların kafalarıyla dolu. Duvarlardan, kara gözlü, zümrütler, incilerle bezenmiş, ölmüş Mihraceler size bakıyor. Bahçede tavus kuşları çığlık çığlığa geziyor. Yaşadığımız bu rüyaya bir de Mehrengarh kalesinde danscı ve çalgıcılarla bir gece ekledik. Jodhpur’un alışverişi de olağanüstü. Antika dolaplar, kapılar, küpler... Onları taşıyamadık ama Hermes, Etro, Moschino’ya şal yapan dükkanı keşfettik ve talan ettik!

Udaipur ve gölü

14. yüzyılda Udaipur’un geçmiş bir Mihracesi sarayın önüne bir göl kazdırmış, içine küçük adacıklar koymuş, adacıkların üzerine de ondan sonra gelen Mihraceler saraylar yaptırmış. O saraylardan biri kaldığımız ‘Lake Palace’ Oteli, yani Göl Sarayı olmuş. Gölün ortasında bembeyaz bir bina.
Duvarlarında Bakara kristalinden süsleri var, akşam gün batımında Bakara kristallerine vuran ışığın yarattığı manzara görülmeye değer. Otelin bazı odalarında yine Bakara kristalinden mobilya var. Avludaki havuzlarda balıklar yüzüyor, frangipani ağacı etrafa mis gibi koku saçıyor. Beyaz rengi, kullanılan alçıdan olsa gerek, güneşin altında ışıldıyor.

Sahildeki Şehir Sarayı, yani eski saray, Rajastan’ın en büyüğü ve 240 metre uzunluğunda gölün kenarında. Udaipur eski şehrine araba girmiyor. Yüzlerce dükkan ve turist var. En hoş dükkanlar minyatür resim satanlar. Udaipur minyatür okulu Rajastan’ın en ünlüsüymüş. Gölde sandalla geziyorsunuz, civar otelleri (Oberoi, Leela Palace) tetkik ediyorsunuz, şehir sarayına hayran oluyorsunuz. Pek Lake Palace’tan çıkmak istemiyorsunuz. Çıkınca da kırmızı kadife koltuklu sandalınız sizi karşı sahile, Şehir Sarayı’nın eteğine bırakıyor. Eğer Mihraceyi görmek istiyorsanız 150 dolara misafir kabul ettiği söyleniyor! Makbuz bile veriyormuş!

Dungarpur ve mihracesi

Dungarpur şehri Rajastan’da bir benek. Ancak gelin görün ki; gölün kenarındaki Udai Bilas Saray oteli adeta bir mücevher... Mihrace ve ailesi sarayda yaşıyor, küçük kızı ve pusette bir bebek aramızda geziniyor... Saray-otelin her odası başka, her odasının 1930’lardan kalma mobilyası var. Bir odada tapınak bile vardı! Sarayın ortasında avluda iki katlı bir mini saray daha var, orasını balayı suiti yapmışlar. Yemeğinizi ortası havuz olan en aşağı 30 kişiyi oturtacak bir mermer masada yiyorsunuz. Havuz çiçeklerle süslü, bir düğmeye basınca su dalgalanıyor. Yine dağın tepesinde eski saray var. O dökülmek üzere, ancak bir odadaki dolabın içinde duvara 20 adet seks pozisyonunun resimleri boyanmış. Tabii hemen etrafına üşüştük!
Yemekte hizmetkarlar arasında bir dalgalanma oldu ”Mihrace geliyor!” Herkes iki büklüm oluverdi. Biz ne yapacağımızı bilemedik, çünkü Mihrace hem hoş, hem de gençti! Üzerinde Polo gömlek, ayağında Adidas, resimlerini gördüğümüz zümrütlü, pırlantalı, göbekli Mihracelere benzemiyordu... Ertesi sabah bize antika araba koleksiyonunu gösterdi. Koleksiyon diyorum çünkü dedelerden kalma arabalar koleksiyon malzemesi oluvermiş.
Rajastan’ın ancak bir ucunu gezebildik bu sefer. Daha önceden gittiğim Jaiselmer ve Bikaner’e bir kere daha gitmek, çok uzun bir yolculuk gerektiriyordu. Rajastan’da gördüğüm ve daha görmediğim yüzlerce saray-otel var. Hepsinin de bir hikayesi var. Çok fazla hayal etmeye gerek yok, o saraylarda kaldığınız zaman kendinizi bir Rani (Mihrace eşi) gibi görüyorsunuz.
Bu yolculuğu 12 günde yaptık, Private-Class organize etti. Delhi’siz olmayacağı için, orada da bir gün kalıp sevdiğimiz yerlere bir kere daha gittik...

3
Yandex.Metrica