Bira ve çikolata cenneti

Çikolatası, işeyen çocuğu, danteli, midyesi, bira çeşidiyle meşhur Brüksel, dünyanın en yeşil ikinci başkentiymiş. Washington'dan sonra. Belçika-Türkiye maçı için gittiğim, bu vesileyle gezme fırsatını bulduğum Brüksel'i ben çok sevdim. Umarım siz de seversiniz...

Cumartesi, 18 Haziran 2011 - 05:00

Bira ve çikolata cenneti

HALİL KALMUK

Belçika’nın başkenti Brüksel’in, İstanbul’u kıskandıracak kadar sıcak olacağını tahmin etmezdim. Öyle ki, kentin merkezi Grand Place’te başıma güneş geçecek sandım. Buz gibi Belçika birası iyi geldi bünyeye... Brüksel, ABD-Washington’dan sonra dünyanın en yeşil ikinci başkenti. Parkları, tam mangallık!!! Ama benim tek düşündüğüm, Belçika-Türkiye maçıydı. Yıldız Holding bünyesindeki Ülker’in ana sponsoru olduğu A Milli Takım’ın maçına gitmiştim. Maç 1-1 bitti, malum. Şimdi burada Kazım Kazım’ın ne kadar kötü bir performans sergilediğini, Arda Turan’ın sevgilisi Sinem Kobal kadar zayıflaması gerektiğini tartışmanın manası yok...

En iyisi, kenti anlatmak: Brüksel’in nüfusu Bakırköy’den az. ‘Kızlar misket yuvarlar’ kıvamındaki daracık sokaklarına inat, meydanları bol; at koşturun dilerseniz, ki atlı polisler bunun için var! Nihat Doğan’ın kulakları çınlasın, adamların dilencileri bile Fransızca konuşuyor!!! Sokak çalgıcıları da Türkiye’den geldiğinizi öğrenince ‘Mavi Mavi Masmavi’den giriyor, ‘Mastika’dan çıkıyor. Her yer çikolata (2 bin çikolata dükkanı var) ve waffle kokuyor, diyet filan, umrunuzda olmuyor. Gerçi yeseniz de yemeseniz de aynı, bir yerleriniz şişiveriyor!..

İşeyen çocuk heykeli

Grand Place her turistin ilk durağı. Şehrin kalbi burada atıyor çünkü. 1400’lerde yapılan Kral’ın Evi, Belediye Binası, Belçika Bira İmalatçıları Müzesi, Kakao ve Çikolata Müzesi, Brüksel Şehir Müzesi, Kostüm ve Dantel Müzesi hepsi bu büyük meydanda. İki müze arası bir bira içip patates kızartması yemek için kafeler mevcut... Grand Place’in yan sokağında, ayakucunda bir köpekle uyuyan kadın heykeli var. Yatar vaziyette... Herkes dokunup fotoğraf çektiriyor. Azize filan sandım, meğer heykele dokunan kişinin, yeniden Belçika’ya geleceğine ya da bir sevgili bulacağına inanılıyormuş.

Durur muyum, heykelle bütün olacaktım neredeyse! Benimki, sadece Brüksel’i yeniden görmek arzusu tabii!!! Grand Place’in sembolü, Manneken Pis (İşeyen Çocuk). Aslında bir heykel ama her gün farklı kıyafetler giydiriyorlar. Hakkında 300 ayrı hikaye var. En yaygını şu; zengin bir aile, ulusal şenlikler sırasında çocuğunu kaybeder. Çocuk, 5 gün sonra Rue de l’Etuve’ün köşesinde bulunur. Ailesini görünce sevinç gösterisi yapar, yani işer!!! Ve oracığa heykeli dikilir. New York için Özgürlük Anıtı neyse, Brüksel için de İşeyen Çocuk o.

Bruges’de romantizm

Cinquantenaire adlı park, adeta bir yeryüzü cenneti. Parkın içinde Sanat ve Tarih Müzesi, Askeri Müze, Otomobil Müzesi var. Yorulunca çimenlerin üzerine uzanmak serbest... Brüksel’den, kanallarıyla ünlü Bruges’e geçip romantizm yaşabilirmişsiniz.  ‘Mişsiniz’ diyorum, ben görmedim... Belediye binasını ortadan ikiye ayıran 113 metrelik kulenin, sağı ile solu aynı uzunlukta değil. Efsaneye göre; mimarı durumu fark edince üzüntüden kulenin tepesinde bulunan, şehrin koruyucu azizi St. Michael’in heykelinden atlayarak intihar etmiş. Bu dikdörtgenimsi meydan, loncalarla dolu. Lonca nedir? Aynı şehirde yaşayan esnaf ve zanaatkarların örgütlenerek kurduğu meslek organizasyonu.

Mesela Okçu Loncası’ndaki dört heykel; doğruluk, yalan, kargaşa ve barış temalarını sembolize ediyor... Hiç biri de ‘ucube’ye (!) benzemiyor. Bulundunuz noktaya çok yakın bir yerde, kocaman bir çarşı bulunuyor: Galeries St. Hubert. 1842’de inşa edilen, Avrupa’nın ilk kapalı çarşısı. Kafelerinde ünlü düşünür-yazarlar Victor Hugo, Charles Baudelaire ve Karl Marx’ın ‘Ne olacak bu dünyanın hali?’ diye dertlendiklerini öğrendim!.. Heysel adlı semtteki Atomium’u da es geçmeyelim. Burası, bir anıt bina. 100 metre yüksekliğinde. Demir kristalinin 160 milyar kez büyütüldüğü dokuz adet çelik atomdan oluşuyor. Geceleri ışıklandırılan küreler borularla bağlanmış, yürüyen merdivenlerle fuar hollerine geçiş yapılmış. Alışveriş caddesi Avenue Louise, Nişantaşı’ndan farksız: Butikler, mağazalar, restoranlar... Japon Kulesi ve Çin Evleri de mutlaka gezilmeli. Hatırlatayım; her yeri çikolata şelaleleriyle dolu olan kentten çikolata ve dantel almadan dönerseniz, yazık edersiniz.

Çikolatalı bira

Çapkınlar için belirtmeliyim; şöyle güzel bir tek kadın-kız göremedim. Ki gözümden kaçmaz, yoktu maalesef. Sokakta gördüğüm daracık jean’li, gözü sürmeli, başörtülü Faslı’yı saymazsam tabii! Ülkenin Godiva’sıydı valla. Brüksel’de öyle çılgın mı çılgın bir gece yaşamı olduğunu düşünmeyin. Tek gece kulübü, L’Espace de Nuit Capitale. İşin ehli, Antwerp şehrini tavsiye etti (“Valla ben gitmedim hayatım” diyerek).. Seksi kulüplerin, sıradışı şovların yapıldığı kentmiş. Delirium Bar’a da uğrayabilirsiniz. Orası bir bira barı. Yüzlerce çeşit bira var, seçiyorsunuz: Kiraz, ahududu, şeftali aromalısı, hatta çikolatalısı bile var, ama delikanlıyı bozar (!).

Salyangoz mu? Merci, kalsın!

Grand Place adlı meydana açılan Kasaplar Sokak midye lokantalarıyla ünlü. Yemekleri gayet leziz ama sunumları sınıfta kalır. Brüksel’e gidip de ünlü midyesinden veya çikolatalarından yemeyene kundaktaki bebekler güler. Cesaretiniz varsa salgangozun da tadına bakın. Escargot deniliyor orada. Son akşam, Belçika’nın en iyi lokantası olarak gösterilen ve hem et hem deniz ürünleriyle meşhur Belga Queen’e gittik.

Istakoz, kerevit ve salyangoz ikram ettiler. Ne mi yaptım? Ekmeğe tereyağ sürüp yedim. Çok şükür arkadan, tanıdık pirzola geldi de afiyetlendim. Eh, bu kadar yeter. Son söz futbolda; Beşiktaşlı Necip ile Paris St. Germainli Mevlüt niye şu milli takıma alınmaz ki? 

(11.06.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)