Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Bırakın bu talihsiz benzetmeleri...

Salı, 04 Mayıs 2010 - 05:00

Kamuoyundaki gerilim artık gereğinden çok arttı. İnsanlar, özellikle muhalefet-iktidar arasındaki çatışmalardan, giderek daha fazla rahatsızlık duyuyorlar. Anlıyorum, politikacı karşıdan gelen her suçlamayı yanıtlamak ister.
Ancak bunun da bir sınırı vardır.
Karşılıklı Hitler benzetmeleri, bardağı taşıran damlalar oldu. Önce Deniz Baykal başlatmıştı. Yaptığı yanlıştı. Şimdi de Başbakan aynı hatayı yaptı. Bu tırmanmada işin içine İsmet İnönü’nün sokulması yakışmadı. Keşke Başbakan farklı bir yaklaşımla veya başka bir örnekle ortaya çıksaydı.
İnönü’yü sevmeyebilirsiniz. Birçok hatalı politikaya da imza atmış olabilir. Ancak unutmamak gerekir ki, bu insan Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’nın kahramanlarından biridir. Mutlaka, kimi koşullardan doğan, kimi kendi dünya görüşünden kaynaklanan hataları da olmuştur. Her şeye rağmen, yine de tarihimize kahraman olarak geçmiştir.
Toplumlar “kurucu baba” diye gördükleri insanları, kahramanlarını hataları olsa dahi görmezden gelirler. Olumsuzlukları tarihe gömerler, olumlu yönleriyle hatırlamak isterler. Bu, Amerika için de böyledir, İngiltere için de...
İşte bu açıdan bakıldığında İnönü örneği talihsiz bir benzetme olmuştur.
Eğer bu tırmanma karşılıklı sürdürülürse, hem toplumun değerlerini bir daha tamir edilemeyecek şekilde zedeleyeceğiz, hem de gerilimi dayanılmaz noktalara çıkaracağız.
Eğer Başbakan ve Baykal, bu karşılıklı büyük taarruz’u referandum ve genel seçimleri etkilemek için kullanmak istiyorlarsa, çok hata ediyorlar demektir. Önümüzde daha uzun aylar var. Bu tempo ile devam edilirse, daha nereye kadar gideceğiz?
Liderlerimiz, bu şekilde taraftarlarını sıkı sıkıya kendilerine bağlamaya çalışıyorlarsa, durum daha da endişe verici demektir. Adeta, cephelere ayrılmış bir Türkiye yaratmaya çalışılıyormuş gibi bir hava var.
OYSA, kamuoyunun beklentisi, böylesine gerilim içinde yaşamak değil, iş ve aş bulmaktır. Biraz da işin bu yanına baksak daha iyi olmaz mı?
Aslında bu durum da gayet normal. Türkiye gibi, ekonomik-sosyal ve demokrasi sorunları olan bir ülke kamuoyunun sürekli şikayet etmesi doğaldır. Şikayetler de genelde iktidarlara yönelir. Bazen hak etmeseler dahi, uzun süre iktidarda kalanlar eleştiri oklarının hedefi olurlar.
Türkiye’de de ikinci dönemini bitirmek üzere olan Ak Parti iktidarı, haklı haksız nedenlerle eleştiriliyor. Göreceksiniz, hele bir de 3’üncü dönemi de kazanırsa, o zaman bu eleştiriler daha da artacaktır.

Meclis’te dün bir demokrasi ayıbı işlendi...
Anayasa değişiklik paketinin benim açımdan en anlamlı ve en doğru maddelerinden biri, parti kapatmayı zorlaştıran 8’inci maddesiydi. Hangi partiler kapatılır, biliyor musunuz?
Silahlı mücadele çağırısı yapan, insanları bu yönde kışkırtan partilerin kapısına kilit vurulur. Yoksa sadece fikirlerini ortaya atan, bu fikirlerini savunanlar kapatılmaz. Bizde ise en kolay şey, parti kapatmak.
İşte bu hoyratlığa son verilecekti.
Demokrasimize bir ince ayar yapılacaktı. Ne var ki, iç politik oyunlara kurban gitti. Bir yandan muhalefet bastırdı, öte yandan da BDP elini çekti ve madde düştü.
Benim anlayamadığım iki nokta var.
Bunlardan biri, BDP’nin tutumu.
İnanamadım. Oysa bu maddenin Anayasa’ya girmesi durumunda, en çok bu parti rahatlayacak ve olası kapanma girişimlerinden kurtulacaktı. Acaba Abdullah Öcalan’ın bir süre önceki “Oylamaya katılmayın” mesajı mı etkili oldu? BDP kusura bakmasın, ancak bundan daha akılsız bir yaklaşımı benimseyemezlerdi. Bundan sonra da bir daha ağlamamalılar.
İkincisi de, Ak Parti’den kaynaklanan fireler. Eğer bir şeyleri ispat etmek istiyorlar idiyse, herhalde seçecekleri en son şey 8’inci madde olmalıydı.
Bu olay bana, bu ülkede siyaset yapmaya soyunanların ne kadar kısır görüşlü olduğunu bir defa daha hatırlattı.
“AKP’ye darbe vurmak için her şeye HAYIR” diyen muhalefet partileri de, siyaseti uzun vadeli ve ilkeli bir duruş olarak görmeyen siyasetçiler de sınıfta kaldılar. Kısır döngüden kendilerini kurtaramadılar.
Hele BDP’ye ne demeli?
Ne diyeyim ki...
Kendi kuyularını kendi elleriyle kazdılar. İçine düştüklerinde ağlamamalılar.

Her şeye ‘Hayır’ demek muhalefet etmek değildir...
Toplum günlük yaşamdan şikayetçi. Sorumlu olarak da iktidarı görüyor. Bu da doğaldır. Eğer 7 yıl süreyle iktidar olursanız, ister istemez yıpranırsınız. Ancak, aynı toplumun muhalefetten de şikayeti var.
“İktidar sorunlarımızı çözemiyor, ancak muhalefet de hiçbir şey yapamıyor. Etkili olamıyorlar” cümlelerini sık sık duyuyoruz.
Bu yakınmanın nedenleri çok çeşitli. Ancak bence, en önemli nedenlerinin başında, her şeye körkütük HAYIR deme alışkanlığı geliyor.
Adeta bir hastalık.
İktidar ne derse, her şeye karşı çıkmak.
Her şeyi reddetmek.
Her adımın altında bir kötülük aramak.
Bu yaklaşımın yanlışlığını tartıştığınız zaman, muhalefet politikacılarından şöyle bir yanıt alıyorsunuz:
“...Biz muhalefetiz. Muhalefet demek, iktidarları denetlemek, onlara karşı çıkmaktır...”
Anlıyorum, ancak her şeye her dakika HAYIR dediğiniz taktirde, kamuoyundaki güvenirliliğinizi de kaybediyorsunuz. Bir defacık dahi olsa, bazı politikalarda susmak veya az dahi olsa bir destek vermek, kamuoyundaki HAYIR’ların ağırlığını arttırır. İnsanlar sizlerin, ne kadar doğru olursa olsun, her şeyi reddettiğinizi görünce, bunu artık ciddiye almamaya başlarlar.
Başka ülkelerdeki muhalefeti de izliyorum.
Onlar da zamanında sert muhalefet yapıyorlar. Hatta insanları sokağa döküyorlar. Ancak bazen öylesine gelişmelerle karşılaşılıyor ki, o zaman ya iktidarları destekliyorlar veya hiç seslerini çıkartmıyorlar.
Sonuçta da, güvenirlilikleri ve etkinlikleri artıyor.
Bizim etkili bir muhalefetimiz olmadığından dolayı, Ak Parti istediği gibi at koşturabiliyor.
Gündemi istediği gibi elinde tutabiliyor.
Sistemi de, istediği gibi yeniden şekillendiriyor. Muhalefetteki dostlardan bir rica: Bu yazıyı okuyunca, lütfen hemen beni Ak Partili diye etiketlemeye kalkmayın.
Etrafınızı da bir dinleyin ve düşünün.