Selcen Doğan Ağakay

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Biz buyuz!

Pazar, 27 Haziran 2010 - 05:00

Türkiye ruhu için savaş veriyor’ diye yazmış New York Times’ın ünlü köşe yazarı Thomas Friedman. Neymiş?

Türkiye ‘kimlik’ arayışındaymış. Türkiye’yi İslam dünyasıyla daha yakın görmek isteyenler ile daha laik, daha Batılı görmek isteyenler arasında ‘kimlik’ üzerine bir içsel çekişme yaşanıyormuş. Türkiye, enerji ve hormon dolu ama bir yandan da yeni kimliğini oluşturmaya çalışan bir ülkeymiş.

Ne yeni kimliği? Türkiye bu çekişmeyi 200 yıldır yaşıyor. Geleneksel olanla modern olan arasında yaşanan çekişme bizim için yeni bir olgu değil ki. Türkiye’nin dinamiği bu.

Askerle sivil toplum arasındaki denge olsun, etnik gruplar arasındaki denge olsun, ya da İslam dünyasıyla Batı dünyası arasındaki denge olsun, Türkiye pek çok konuda gel-gitler yaşadı hep ve yaşayacak da. Bütün bu denge sorunları yeni ortaya çıkmış ve birkaç sene içinde ‘Tamam, kimliğimizi bulduk’ diyerek çözülecek olaylar değil.

Aksine, Türkiye’nin kimliği, tam da bu ‘sürekli arayış içinde olma’ hali, ‘dinamizm’ hali. Bu ülkeyi zenginleştiren, ilgilenmeye değer kılan da bu zaten. Avrupa gibi ya da ABD gibi homojen bir coğrafya olmaması.

Son yıllarda yurt dışında Türkiye üzerine çalışan çok fazla akademisyen var. Ama Türkiye’yi yorumlamakta başarısız oluyorlar. Çünkü bizim yaşadığımız devinimlerin bizim ülkemizin karakteri olduğunu anlamıyor, bunları dönemsel görüyorlar.

Oysa ‘Biz buyuz’. Anlayamıyorlar...

Atina’da neler oluyor?

Geçtiğimiz hafta Ray Sigorta’dan bir grupla birlikte Atina’daydık. Türkiye’nin yoğun gündeminden bir adım uzaklaşıp, biraz soluklanmaktı niyetimiz ama, fark ettik ki Atina’da pek keyif kalmamış. Çok kızgın Atinalılar. Yapılan yolsuzluklar canlarına tak etmiş. AB’den aldıkları fonları iç edip, borçlarını halkın sırtına yükleyen, çalışanların maaşlarını kırpan siyasetçilerine büyük öfke duyuyorlar. Görev yaptığı dönem boyunca 27 ev sahibi olan bir bakanları şu aralar en hararetli tartıştıkları konu.

‘Peki Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz?’ diye soruyorum. ‘Valla biz Türkiye’nin ajandasında 20. sırada falan yer aldığımızı yeni fark ettik’ diyorlar. ‘Ne 20. sırası? Siz bizim gündemimizde bile değilsiniz’ diyorum. Gülüyoruz. Başbakanımızı güçlü gördüklerini, Dış İşleri Bakanımızın vizyonunu etkileyici bulduklarını, İsrail’e olan tavrımızı desteklediklerini belirtiyorlar.

Hemen her gün bir yerde grev yapıyor, seslerini duyuruyor, tepkilerini gösteriyorlar. Çoğu politikayla çok ilgili ve bizim politikacılarımızı da iyi tanıyorlar.

Her gittiğimiz yerde Şehrazat ve Onur’dan bahsediyor, dizinin (Binbir Gece) yayınlandığı akşamlara program koymadıklarını, telefonlara bile bakmadıklarını anlatıyorlar.

Sigara yasağı umurlarında değil, kahvehanelerde de, eğlence yerlerinde de, kapalı mekanlarda da fosur fosur sigara içiyor, ‘frappe’lerini yudumluyorlar. Öyle ya da böyle, siestalarından ödün vermiyor, öğleden sonralarından vazgeçmiyorlar. Kimbilir belki de kalan tek lükslerinin ‘siesta’ları olduğunu düşünüyorlar...

İşte böyle morarıyorlar

Petek Dinçöz’ün ‘İşte Böyle Morarırsın’ şarkısına çekilen klibiyle genç şarkıcı Nazlı’nın ‘Görmelisin’ klibindeki görüntüler birbirinin aynı çıkmış.

Tamam artık bu haberlere şaşırmıyoruz. Şarkıların, kliplerin, hatta dizilerin neredeyse birbirinin aynı olmasını kanıksadık da, yine de ‘Bunu da doğru yapmayacaksanız, neyi doğru yapacaksınız?’ diye sormadan edemiyoruz.

Nedir yani bir klip yönetmeninin işi? Kendi sektöründe yapılan diğer işleri, yerli ve yabancı tüm şarkıları ve klipleri takip etmeyecekse, ne yapacak bu insanlar? Yoksa, bazıları gibi entelektüel takılıp, ‘Evimden televizyonu çıkardım. Televizyon izlemiyorum’ triplerine mi girdiler?

Meslek sahibi kişiler, nasıl ki kendi konularındaki tüm yenilikleri, gelişmeleri takip ediyorlarsa, bu sektördekiler de, bir zahmet kendi sektörlerini takip etsinler. Yapılmış işlerin aynısını yapıp emeği, parayı ve kaynakları ziyan etmenin alemi yok. Aksi halde, işte böyle morarırlar...

Kelimelerin donduğu an

Elim gitmedi önce bu yazıya. Olayı düşündükçe karnıma ağrı giriyor, boğazım düğümleniyordu. Ama ‘Birileri yazmalı’ diye düşündüm. Birileri yazmalı ki, olayın üstü kapatılmasın, unutulmasın, unutturulmasın... Ve hepsinden önemlisi, sorumlular artık cezalandırılsın!

44 gün önceydi. Altı yaşındaki anaokulu öğrencisi Efe Boz, Maltepe’deki Dumlupınar İlköğretim Okulu’nun tuvaletinde, kırılan lavabo parçasının şah damarına isabet etmesiyle hayatını kaybetti.

Anne olana bu olayı tahayyül etmeye çalışmak bile azap. Varın, Efe’nin annesinin ne durumda olduğunu tahmin etmeye çalışın. Ama edemezsiniz. Edemeyiz.

Maalesef tek yapabileceğimiz, bu korkunç olaya duyarsız kalan okul yönetimini, Milli Eğitim Bakanlığı’nı ve diğer yetkilileri uyarmak. Sorumluların cezalandırılmasını sağlamaya çalışmak.

Ve bu olaya tepki gösteren insanlara haince bakıp ‘Siz Efe Boz’un nesi oluyorsunuz?’ diyen yöneticilere ‘Siz insan değilsiniz!’ cevabını vermek... İnsan olmayanların cezasının verilmesini hep birlikte bekliyoruz. Geç kalmayın. Aksi halde siz de bu günahın vebalini alacaksınız...

HAFTANIN NOTLARI

Youtube’a erişimi kapatan Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı üç web sitesine erişim ‘hacker’lar tarafından engellenmiş. ‘Hacker’lar, bu üç siteye erişimi engellemelerine ilişkin yaptıkları açıklamada “Kamu güvenliğini hedef alan Bilgisayar Olaylarına Müdahale Ekibi’nin fonksiyonsuzluğunu ve vizyonsuzluğunu gözler önüne sermek için bu sitelere erişimi engelledik. Kamu Bilgi Güvenliği, daha kendi güvenliğini sağlayamayan bu tarz kurumların eline bırakılmamalıdır” demiş.

(Yani ‘Siz kafanıza göre belli sitelere erişimi yasaklamaya kalkarsanız, biz de sizin kendi sitelerinize erişimi engelleriz’ demişler. Bu yasakçı ve internet düşmanı zihniyet devam ettiği müddetçe, ‘hacker’lar esas gücün kimde olduğunu göstermek için bu protestolarını sürdürürler. Ne yalan söylemeli, çok haksız da değiller!)

Acun Ilıcalı, ‘Tanem’le aşk yaşadı’ diye yazan gazeteci Aykut Işıklar’a 5 milyon lirayla basın tarihinin en yüksek tazminat davasını açmış. Ilıcalı “Ben ünlü olmanın bedeli olarak her türlü iddia ve iftiraya hazırlıklıyım, ancak bu çirkin iftiralara hazırlıklı olmayan Tanem’in mağdur olmasına izin vermeyeceğim. Ayrıca evlilik çağında kızı olan aynı iftiralara uğramış anne-babalar için de bu davayı sembol olarak görüyorum ve sonuna kadar takip edeceğim” demiş.

(Tribünlerdeki alkış seslerini duyar gibiyim! Acun Ilıcalı, Türk insanının kodlarını ve reflekslerini çözmüş biri olarak, bu davadan bile bir sosyal sorumluluk projesi çıkarmasını becermiş. ‘Tanem bizim namusumuzdur’ göndermesinden tüm iyi aile kızlarına pay çıkarmasını bilmiş. Ne diyelim, helal olsun Acun, helal olsun!)