Biz kaçmak isterken onlar neden geliyor?

Herkesin dilinde bir “Ayyy İstanbul’dan kaçasım var!” Peki, bu şehre aşık olup ülkelerini terk eden ‘yabancılar’ İstanbul’da bizim görmediğimiz ne görüyor? ‘Bize’ dair en çok neye şaşırıyorlar, neye alışamıyorlar, neden vazgeçemiyorlar? Sosyolog Deniz Bağrıaçık, ‘Sorsana, Bizi Sevmiş mi?’ kitabında İstanbul’da yaşayan 48 yabancıyla mülakat yaptı ve hepsini sordu

23 Eylül 2017, Cumartesi 11:10
Biz kaçmak isterken onlar neden geliyor?
Röportaj: Işıl Cinmen
[email protected]
Fotoğraf: Muzaffer Kantarcıoğlu


 48 ‘yabancı’ya “Neden İstanbul?” diye soruyorsunuz… Bu cevaplara neden ihtiyaç duydunuz?

2013 yılıydı. Türkiye’nin ve İstanbul’un beni boğduğunu hissediyordum. Deli gibi gitmek istiyordum. Bir çay bahçesinde oturmuş “Nereye gitmeliyim” diye düşünürken Hollandalı bir ressamla tanıştım. İstanbul’da yaşamak için ülkesini terk etmişti. Birden dank etti... Ben bu şehirden gitmek istiyorum ama insanlar buraya gelmiş bayıla bayıla yaşıyorlar. Aynı yeri ne kadar farklı görebiliriz? Benim görmediğim ne görüyorlar?

Ve İstanbul’u bir ‘yabancı’nın gözünden yeniden keşfetmeye karar verdiniz...

Bir değil 48 farklı gözden! ‘Yabancıların gözünden İstanbul...’ Önceden böyle bir çalışma yapılmamış. Sorumluluk hissettim...

Neden sorumluluk hissettiniz?

Çünkü İstanbul kimseye ait değil… Düşünün, bu şehrin tam 135 ismi olmuş! Bu çok önemli bir gösterge.

135 ismi olması neyi gösteriyor?

İsim iktidarın sembolüdür, gelen isim değiştirir. İstanbul ismi, Cumhuriyet’le birlikte resmileşmiş. Ondan önce Alyana, Asitane, Bizantion, Dersaadet, Çarigrad, Estefanye ve daha nicesi olmuş adı. Kaç farklı millet, kaç farklı ses, kaç farklı nefes, kaç medeniyet geçti bu şehirden, haberimiz bile yok. Ama sanki bizim malımızmış gibi onu talan ediyoruz. Bu şehir tüm dünya için büyük bir kültürel miras.



Kimlerle konuştunuz?

Üç farklı kategoriye ayırdım. 20 küsur yıldır İstanbul'da olanlar, 2000'lerde gelenler ve en az 6 aylığına yaşamaya gelmiş olanlar… Tekstilciden yogacıya, gazeteciden girişimciye 24 kadın ve 24 erkekle konuştum. Amerika’dan, Avrupa’dan, Afrika’dan, Latin Amerika’dan, Ortadoğu’dan, Japonya’dan...

Neden?

‘Taşı toprağı altın’ diye değil herhalde? Hayır. Çalışmak için gelenlerin sebebi bile para değil. İstanbul'a karşı büyük bir tutku var. Bir kısmı bir fanteziyi, bir rüyayı arıyor. 2000'lerde gelenlerde ‘macera’ motifi çok net. ‘Ye, Dua Et, Sev' filminde olduğu gibi şehre karşı daha duygusal, daha arayış içindeler.

Şehrin nesine tutuluyorlar?

En sık kullandıkları kelimelerden biri ‘vibe’ yani titreşimden, güçlü bir elektrik akımına kapılmaktan bahsediyorlar. İsveçli spontanlığa, 24 saat süren hayata kapılıyor. İranlı hem dinini hem hayatını özgürce yaşayabilme olanağına, Alman şehrin kaosuna… Herkes kendinde olmayanı arıyor.

Biraz önce “Aynı yeri ne kadar farklı görebiliriz?” demiştiniz. Mesela?

Düzenli şehir hayatından gelenler İstanbul'u ‘sert bir kahve’ içmeye benzetiyorlar. “İstanbul beni ayılttı” diyen genç bir Alman kadın var: İstanbul'a geldiğinden beri uyuyamıyor, sürekli gördüğü yüzleri düşünüyormuş. Her gün Çingene mahallelerinden geçiyormuş. “O insanlar bana çok çekici geliyor, hayatı bulmuşum gibi hissediyorum” diyor. Benim aynı mahallelerde gördüğüm, sosyal adaletsizlik…

Farklılıkların bu kadar görünür olması onları heyecanlandırıyor olmalı…

Mesela İsviçreli gazeteci şöyle anlatmıştı: “Bizim orada herkes aynı, hep aynı fikirler, aynı standart. Buradaki zıtlıklar çok keskin ve bu bir gazeteci için maden gibi. Türkler de beni, yarım yamalak Türkçemi, meraklı gözlerimi seviyor. Egzotik bir kuşum onlar için. Ama ajan mısın diyenler de var tabii…”



Ah o ajan sorusu! Bizi Akdenizli olarak mı görüyorlar Ortadoğulu olarak mı?

Bunun cevabı hep ‘unique’ oldu. Yani bizi hiçbir kefeye koyamıyorlar, biricik buluyorlar. Müslüman bir ülkede bu kadar çeşitliliği ve özgürlüğü yaşamayı büyüleyici buluyorlar.

Bu topraklardan öğrendikleri en önemli şey ne?

Bizden dört şey öğreniyorlar: Şükretmeyi, spontane yaşamayı, feministleşmeyi, vatan sevgisini. “Sizin ülkenizle ilişkinizi gördükçe kendi ülkeme daha şefkatle bakar oldum” diyorlar. Bu çok hoş...

EN ÇOK ŞAŞIRDIKLARI

● SEN KİMSİN! Otobüs şoförüyle bir kız tartışıyor mesela… İkisi de birbirine “Sen kimsin!” diyor. Bu bana çok komik geliyor. (Elga, 34, Alman)

● BABANIN YANINDA: Adam 50 yaşına gelmiş babasının yanında sigara içmiyor. Bu beni çok şaşırtıyor. Bu saygı mı, yalan mı? Aldatmaca olan birçok hareket burada saygı sayılıyor. (Yorgo, 36, Yunan)

● ÇAYA DA BEKLERİZ: “Bize de bekleriz”, “Çaya bekleriz, hep evdeyiz gel yarın” diyorlar. Birkaç kez inandım, gittim evde kimse yok, bekledim kapıda. (Erzebet, 47, Macar)

● AYIP VE ELALEM OLGUSU: ‘Ayıp’ kavramının İngilizce’de tam bir karşılığı yok. Ayıp ve ‘elalem ne der’ bireysellikle zıt olduğu için Batılı İstanbullular’ı şaşırtıyor.

HİÇ ALIŞAMADIKLARI

● ÇOCUK ÇIĞLIKLARI:
Çocuğu başta çok özgür yetiştiriyorsunuz. İstediği kadar bağırıyor, rahatsızlık verse de uyarılmıyor, sürekli şımartılma… Ama 18’inden sonra insanları öyle bir sıkmaya başlıyorsunuz ki… Avrupa'da 18’e kadar disiplin vardır, sonra özgürce kendi kararlarını verirsin. (Natalya, 38, Brezilyalı)

● CANIM ANNEM GÜZEL OĞLUM: Türk erkeklerinin anneleriyle ilişkisi! Erkek arkadaşım 40 yaşında. Parası olduğu halde hâlâ ailesiyle yaşıyor. Günde sekiz kez annesi arıyor! (Claire, 42, Amerikalı)

● AİLE DÜŞKÜNLÜĞÜ: Danimarka’da kimse “Akşam dayım gelecek” diye program iptal etmez. (Thor, 38, Danimarkalı)

● İŞ DUYGUSALLIĞI: Türklerle iş yapmak zor çünkü iş mi yapıyorsun psikologluk mu bazen karışıyor. Dertlerini, sıkıntılarını dinlemek zorundasın. (Riad, 34, Belçikalı)

EN SEVDİKLERİ

● TANRI MİSAFİRİ: Kesinlikle misafirperverler. Anadolu'ya git, çal bir kapıyı, git uyu birisinin evinde. Bu inanılmaz. Ama aynı kişiye “Fransızları sever misin?” diye sor, sevmez. Ama seni evinde en iyi şekilde, içtenlikle ağırlar. (Jean, 33, Fransız )

● YARDIMSEVERLİK: Bir temizlik işçisine hastanenin yolunu sordum. Kadın temizlik malzemelerini, işini bıraktı benimle hastaneye kadar geldi. İşte bunun gibi davranışlar yaygın ve gözlerimi dolduruyor. (Ines, 47, Hollandalı) ●

ÇALIŞKANLIK: Doğu/Akdeniz tembelliği denilen şey burada yok. Siz burada çok çok çok çalışıyorsunuz, sürekli çalışma halindesiniz. (Jason, 38, Belçikalı)

EN RAHATSIZ OLDUKLARI

● KENTSEL DÖNÜŞÜM VE İNŞAAT: Ben İstanbul’un başına gelenlerden şikayetçiyim. İstanbul’un karakteri yok oluyor. Bu beni gerçekten rahatsız ediyor. (John, 37, Avustralyalı)

● KADINLARA AYRIMCILIK: Karım müthiş bir Türk iş kadını. Master’ı var ama annesi ona hâlâ ‘Kocana iyi yemek yapıyor musun?’ diyor. Bu beni çıldırtıyor.” (Nico, 34, Yunan)

● TACİZ: Kıyafetlerimi değiştirdim. Etek giyerken düşünüyorum, sahilde koşuyorum yemediğim laf kalmıyor. Türk kadınlarının erkeklere karşı neden bu kadar mesafeli olduğunu, üstten bakıyormuş gibi oynamak zorunda olduklarını anladım. ‘Kolay kadın’ diye yaftalanmak an meselesi.” (Jane, 40, Amerikalı) 

DENİZ BAĞRIAÇIK KİMDİR?



Sosyolog Deniz Bağrıaçık 1985 doğumlu. Saint Benoit Lisesi’nden sonra Galatasaray Üniversitesi’nde sosyoloji okudu. Toplumsal Cinsiyet ve Ekonomi yüksek lisansını Cenevre Üniversitesi’nde yaptı. New York’ta yerel bir gazetede çalıştıktan sonra Elle France için yazdı. Bağrıaçık, Paris V Sorbonne Üniversitesi’nde doktora yapıyor.