Bu işin artık tevil götürecek yanı yok...

a
a
Salı, 14 Eylül 2010 - 05:00

Çok sert bir referandum tartışması yaşadık. Olduğunca kaba, sert, sinirli ve kırıcıydı. Muhalefet iki açıdan yüklendi. Biri, bu oylamayı kişiselleştirdi. Başbakan Erdoğan’ın şahsına yönelik suçlamalar yaptı. Anayasa değişikliği paketine o kadar ilgi göstermedi. Bu pakete yönelik eleştirilerden çok, Başbakan’ın tutumuna saldırdı. Devletin tüm olanaklarını kullandığını söyledi...

AK Parti’nin muhalif medyayı susturduğu ve sadece kendi sesini duyurduğu belirtildi.

Erdoğan’ın son derece sert konuşması ve EVET kampanyasına katılmayanları neredeyse vatan haini ilan etme noktasına getirmesinin etkili olduğu vurgulandı.

[[HAFTAYA]]

Şantaj ve tehditlerle insanlara oy verdirildiği üzerinde duruldu.

Bütün bu iddiaların belirli oranda doğru yönleri olabilir. Ancak sonuca baktığınız zaman, durumun çok daha farklı olduğu ortaya çıkıyor.

Türk toplumunun yüzde 78’i oylamaya katılmış ve yüzde 58’e 42 gibi bir farkla EVET demiştir.

Bu işin artık tevil götürecek bir yanı yok. Kalkıp bu sonuca gerekçeler bulmanın, nedenler aramanın hiç gereği de yok.

Erdoğan’ın kişisel bir başarısı oldu

Muhalefetin diğer bir hatası, uyguladığı taktik idi.

Referandum paketinin içeriği ile uğraşmak ve bunu halka anlatmak yerine, kampanyayı kişiselleştirdiler.

Erdoğan’ı hedef aldılar. Başbakan’ı yerden yere vurdular ve kavgayı direkt AK Parti lideriyle yaptılar.

Kampanyanın sonuna doğru, artık kimse paketi tartışmıyordu. Verilecek oyun Erdoğan’a bir güven oyu olup olmayacağı tartışılıyordu.

EVET diyenler, Erdoğan için oy verdiler. HAYIR diyenler, Erdoğan’a artık yeter demek, hiç değilse bir sarı kart göstermek için oy kullandılar.

Sonuç ortada.

Türk kamuoyu, Erdoğan’a tam bir güven oyu verdi.

Bütün bunlar, muhalefetin gerekçe üretmeyi bırakıp kollarını sıvaması ve tüm stratejisini değiştirmesi gerektiğini işaret ediyor. Olayın tevil götürecek yanı yok.

Asıl kazanan BDP oldu...

Bu referandumu zafere dönüştüren kişi Erdoğan olduysa, sonuçlara bakıldığında, diğer kazananın da BDP olduğunu görüyoruz.

Boykot kararını kendi bölgesinde çok açık şekilde kabul ettirdi. Kim nasıl yorumlarsa yorumlasın, PKK tehdidinin etki yaptığı, baskı ve şantaj nedeniyle insanların korktukları söylensin, rakamlara baktığınızda ortada bir gerçek görüyorsunuz. O gerçek de, Kürt kökenli vatandaşlarımızın büyük bir bölümünün BDP’nin istediği şekilde hareket ettiğidir. Daha doğrusu, BDP-PKK koalisyonunun bir güç gösterisi yaptığını ve buraların kendilerinden sorulması gerektiğini ortaya koyduklarını söyleyebiliriz.

Şimdiye kadar, başta iktidar tarafından olmak üzere, BDP sürekli ötelendi, diyalog kurulmadı ve devlete biat etmeleri istendi.

Şimdi bakıyoruz ki, ne Kürt sorunu, ne de PKK sorunu, BDP muhatap alınmadan çözülemeyecek.

Ne kadar tepki gösterirseniz gösterin, ancak eninde sonunda BDP’nin kapısını çalmak zorundayız.

Erdoğan’ın bu sonuçları incelerken herhalde ilk olarak ele alacağı konu, Kürt Açılımı’nı yeniden harekete geçirmek ise, bunun BDP ile diyalog kurularak gerçekleştirilmesi olacaktır.

Güneydoğu’da yaşananlar bu ülkenin kanayan yarasıdır. Ne anayasa değişikliği, ne de seçimler böylesine önemli değildir. Belki seçimlere kadar pek önemli bir gelişme yaşanamayabilir ancak seçimlerden sonra yapılacak ilk iş yeni bir açılım ve diyalog arayışına girilmesi olmalıdır.

BDP’nin de kendine çekidüzen vermesi gerekiyor.

Birkaç başlı bir yönetimle, birbirinden çok farklı seslerle ve uzun vadeli bir strateji saptamadan bu görevi yerine getiremez.

Yarından itibaren tekrar “Muhatap Abdullah Öcalan ve PKK’dır” deyip kendini aradan çıkararak çözüm çalışmalarını yokuşa sürmeyi bırakmalı ve sorumluluğu yüklenmeliler.

Sanıyorum bu referandumun hepimize öğrettiği en önemli gerçek budur. Yani, her iki tarafın da yaklaşımlarını değiştirmeleri ve terörle değil diyalogla bir çözüm arama çabasına girilmesi gereği...