Bu tepkiler komplo değil samimi kaygılardır

a
a
Cumartesi, 25 Eylül 2010 - 05:00

Başbakan’ı özlemişiz. Dört günlük bir aradan sonra ortaya çıktı ve hepimizin ağzının payını (!) verdi.

Tophane’deki saldırı nedeniyle yazılan yazılara ateş püskürdü. Tüm tepkileri AK Parti’ye karşı bir komplo ve saldırı olarak niteledi.

Kusura bakmasın ancak ben kendi adıma Tophane’de yaşananları komplo açısından ele almadım. Bütün bunların altında AK Parti’yi de görmedim. Fırsattan istifade iktidar partisini vurma niyetim de yok.

Yine de, Tophane olayı beni korkuttu.

Korkumun nedeni, AK Parti’nin duyarlılıklarını kullanmak isteyen kimi çıkar çevrelerinin, azınlıktaki kimi dinci çevrelerin, mahalle baskısını giderek yaygınlaştırmalarıdır.

[[HAFTAYA]]

Başbakan ne derse desin, bu tipler vardır ve iktidarın bazı çevrelerinden de cesaret alabilmektedirler. Bunun komplo ile ilgisi yok. Bu toplumun bir bölümünün samimi kaygısıdır.

Sayın Başbakan, bu duyarlılıkları da anlayabilmeli, anlamaya çalışmalıdır.

İşte bundan dolayı, keşke dünkü konuşmasında, bu konuda yayın yapan bizleri azarlarken, bu tiplere de daha sert şekilde uyarı yapabilseydi.

AK Partililer inanmak istemiyorlar ancak en zayıf halkaları, etraflarındaki İslamcı çevredir. Bazılarına, dinci fanatikler adını da takabiliriz. Bu kesim küçük, ancak her attığı adımda iktidar partisini derinden yaralıyor.

İşte bundan dolayı, geçen haftaki iki olay üst üste gelince, çok kimsenin tüyleri diken diken oldu.

Biri, Tophane’de içki içildiği gerekçesiyle basılan sanat galerileri, diğeri de Cemil İpekçi’nin Mardin’deki defilesini iptal ettirebilmek için bir grubun yaptıkları. Neresinden bakılırsa bakılsın, mahalle baskısının en tipik örnekleri.

Her iki olayın da, AK Parti ile ilgisi yok ve birkaç kişinin işgüzarlığından kaynaklanıyor ancak burada önemli olan iktidarın takınacağı tutumdur.

Valilerin açıklamaları önemli değil. Önemli olan, devlet yetkililerinin gerekirse abartılı hatta gösteriş dolu dahi olsa tepki göstermeleridir.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın sosyal demokratlık damarının kabardığı besbelli ortada. Çok doğru bir tutum sergiledi. Ben, İçişleri Bakanı Beşir Atalay başta olmak üzere, iktidarın daha sert bir refleks göstermesini beklerdim. Bunun yerine gazetecilerin paylandığını görenler, emin olun yarın aynı mahalle baskısını tekrarlayacaklardır.

Bu yaklaşımı gören dinciler, AK Parti ne kadar uzak durursa dursun, yine de iktidarın bu tip olayları ciddiye almadığı izlenimini edinir. Ülkenin laik kesiminin rahatsızlığı giderilemez. Daha ötesi, batı başkentlerinde ve uluslararası kamuoyunda, AK Parti imajı daha da değişir.

Nasıl olsa, bu tip olaylarda zılgıt işitmeye alıştık, artık yadırgamıyoruz. Ancak AK Parti’ye bu uyarıyı yapmalıyız.

Komutanın büyük gafı...

Emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, zaten güç bir dönemden geçen Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve de ülkesine bundan daha büyük zarar veremezdi. Askerlerin bir kesiminin emekli olduktan sonra nedense çeneleri düşüyor. Daha önceki görevlerinin önemini anlayamadıklarından olacak, akıllarına geleni anlatıyorlar.

Sabri Yirmibeşoğlu’nun son açıklamasını duydunuz mu?

1964’te Kıbrıs’ta Bayraktar Camii’ni meğer Türk toplumunu tahrik etmek için, Yirmibeşoğlu’nun organize ettiği “Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı” (TMT) patlatmış. O cami olayı, Kıbrıs’taki Türk- Rum çatışmasını kabartmış, Grivas’ın saldırılarını arttırmasına yol açmıştı. Gerçeği yazan iki Türk gazeteci de, faili meçhul cinayete kurban gitmişti.

İnanılacak gibi değil...

Demek ki, Kıbrıs konusunda Rumlar kadar bizler de sorumluymuşuz. Demek ki, TMT cinayetler işlemiş. Daha da önemlisi, demek ki Türk Silahlı Kuvvetleri bu tip olayların sorumlusuymuş.

Peki, Balyoz davasının temelindeki camiye saldırı senaryosundan dolayı, Genelkurmay Başkanlığı neden o kadar tepki gösterdi?

Şimdi kamuoyu dönüp “Neden kızıyorsunuz, baksanıza zamanında gerçekten cami patlatmışsınız” demez mi?

Daha da önemlisi, Ergenekon diye adlandırılan soruşturmanın temelinde yatan ve askerler tarafından organize edildiği iddia edilen olaylara kamuoyu şimdi daha fazla inanmayacak mı?

“Baksanıza zamanında neler yapmışlar. Şimdi de rahatlıkla komplolar kurmuşlardır” demeyecek mi?

Yirmibeşoğlu, öylesine bir gaf yaptı ki, altından kimseler kolay kolay kalkamayacak ve bu konu önümüzdeki dönemde TSK’nın başını yine derde sokacak.

Yuhalayanları avlamak da demokrasiye yakışmıyor

Dünya Basketbol Şampiyonası madalya töreninde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yuhalanmasının ardından İstanbul Emniyet Müdürlüğü protestocu avı başlattı. Protesto edenleri belirlemek için yayıncı kuruluştan görüntüler istendi. Biletleri satan internet sitesinden alınan bilgiler ile kredi kartları bilgileri saptanıp protestocuların kim olduğu bulunmaya çalışılıyor. Yuhalayanlar çok ayıp ettiler. Uluslararası büyük bir şampiyonanın sonunda hem de Türkiye’nin çok başarıyla çıktığı, coşku dolu bir salonda eğer ülkenizin cumhurbaşkanı ve başbakanı madalya törenine katılıyorsa, ne kadar protesto etmek isterseniz isteyin, yuhalanmaz.

Açıkçası protestonun ne yeriydi ne de şekli doğruydu. Şık bir hareket olmadığı gibi bir demokrasi göstergesi de sayılmaz.

Ancak şimdi yuhalayanların peşine düşüp katil zanlısı gibi izlenmesi ve cezalandırılmaya çalışılması da, aynı derecede bir demokrasi ayıbıdır.

Avrupa ve Amerika’da bırakın yuhalamayı, çok daha sert tepkilere rağmen liderler olayı görmezden gelirler:

- İngiltere eski Başbakanı Tony Blair, İngiltere’nin Bristol kentinde domatesli saldırıya uğradıktan sonra protestocu habercilere gülümseyerek poz verebildi.

- Ülkemizde ise 1987 yılında Cem Karaca konserini izlemeye giden Başbakan Turgut Özal, izleyenlerin şiddetli protestolarına rağmen ortamı yumuşak tutmaya çalıştı.

- 2002 yılında Başbakan Bülent Ecevit, Van’da bir miting sırasında kendisini yuhalayan gençlere “Olumsuz slogan atanlar da bizim gençlerimiz. Onları da seviyorum” diyebilecek hoş görüyü gösterdi.

- Aslında Erdoğan da 1994 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde bir konferansta yuhalanmış ve buna karşılığı “Yuhalayanlara da teşekkür ediyorum” olmuştu.

Demokrasinin bir tahammül rejimi olduğunu unutmamamız gerekiyor. Yönetimdekiler, ne kadar kaba olursa olsun, protestoya da açık olmak zorundadırlar.

32. Gün’ü sitemden izleyebilirsiniz...

25’inci yılda yeni sezona başladık. Her perşembe akşamı Kanal D’de Türkiye’nin gündemini tutmaya, gündem yaratmaya devam ediyoruz. Hafta içi çalışıyorum, programı geç saatlere kadar izleyemiyorum diye üzülmeyin. İstediğiniz zaman www.mehmetalibirand.com.tr’ye girip programı izleyebilirsiniz...

‘Bilgi’ yine önder!

Clinton Global Initiative, küresel olarak son zamanların en etkili sivil toplum kuruluşu. Yaptıklarıyla Birleşmiş Milletler’e alternatif olarak gösteriliyorlar. 2005’ten itibaren 48 milyondan fazla insana daha iyi sağlık koşulları sağladılar. 10 milyon çocuk onlar sayesinde eğitim alıyor. Dünya çapında küçük işletmelere 600 milyon dolar kredi dağıttılar. 650 bin kişi onlar sayesinde iş sahibi oldu. İşte o kurumun başındaki Amerikan eski Başkanı Bill Clinton, şansölyesi olduğu Laureate eğitim kurumları bünyesine giren İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde 2 Ekim’de bir konferans verecek. Tüm dünya için bu kadar önemli bir kurumun başkanının Türkiye için Bilgi Üniversitesi vasıtası ile yapacaklarını hayal etmek bile beni mutlu ediyor. Bakalım Türkiye için neler söyleyecek, ne fırsatlar yaratacak. Bilgi Üniversitesi bunu sağladığı için tabii ki yine önder...