Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Bu yılı atlattık, gelecek 24 Nisan'da ne olacak, biz hep böyle mi yaşayacağız?

Salı, 27 Nisan 2010 - 05:00

Artık bıkkınlık getirdi. Koskoca Türkiye, aylardan beri önce ABD Kongresi’nden soykırım konusunda alınacak kararı, ardından da Başkan Obama’nın ağzından çıkacak olan iki kelimeyi tartıştı. Makaleler yazıldı, TV’lerde tartışma programları düzenlendi. İktidar, neredeyse 6 aydır, sırf bu konuya inanılmaz bir zaman ve enerji harcadı. Başbakan dış ziyaretler yaptı. ABD ile ilişkilerimizi hırpalayan, gereksizce geren yazışmalar, demeçlerle dolu haftalar yaşandı.
Çoğumuzun ümidi, bu protokoller sayesinde soykırım konusunun, hiç değilse bir süre için gündemimizden çıkmasıydı.

Protokol sürecini iyi yönetemedik...

Ancak olamadı. Kim nerede, ne hata ettiyse etti ve protokoller süreci iyi yönetilemedi.
Uluslararası kamuoyundaki izlenim, Erdoğan’ın, anlaşmaları imzaladıktan sonra, Azerilerin büyük baskısı karşısında gerileyip, Karabağ ön koşuluna gereğinden fazla vurgu yaptığı ve protokollerin bataklığa saplanmasına neden olduğu şeklindedir.
Unutmayalım ki, kamuoyları algılamalara, gerçeklerden daha çok inanır. İşte böylesine bir meydan savaşı sonucunda bugüne vardık.
Hepimiz yorgun düştük.
Bu durumdan da aslında Ermeniler kârlı çıkmış oldular.
Soykırım konusunu dünyaya yeniden hatırlattılar, gündeme soktular ve daha da güzeli, protokolleri, Washington-Paris-Moskova üçgeninin ısrarları üzerine iptal de etmeden, dondurdular.
Yani mağdur olmalarına rağmen, yine büyükleri kırmayan, ancak ileride bu tutumun faturasını onların önlerine koyacak bir pozisyona yerleştiler.
Biz ise, oyunu bozan ancak alıngan ve ilişkileri önemli bir güç konumunda kaldık.

Gelecek yıl ne olacak?

Bu yılı böylece atlattık.
Şimdi eminim, “Gerisi tufan. Yarın ola hayır ola” deyip, defteri kapatacak ve her şeyi unutacağız. Anayasaydı, referandumdu, genel seçimdi derken başka işlere dalacağız. Aylar çabucacık geçecek ve birden bire bakacağız ki, yılı devirmişiz.
Gelecek 24 Nisan’da ne olacak?
Yine aynı şeyleri mi yaşayacağız?
Bu ülkeye yazık değil mi?
Ayrıca unutmayalım ki, eğer bu gidişi değiştiremezsek, Beyaz Saray bir gün (2015 son tarih) soykırım diyecektir. Zira, biz ne kadar reddedersek edelim, uluslararası kamuoyunun vicdanında soykırım gerçekleşmiş ve bizler yargılanmış durumdayız.
Türkiye, daha uzun yıllar stratejik önemini kullanıp, Washington’a baskısını sürdüremez.
Bu gidişi değiştirmenin, soykırımı resmen kabul etmeden bu zor durumdan kurtulabilmenin tek yolu da, şimdilik askıya alınmış olan protokollerin bir formül bulunup uygulanabilmesidir.
Azerileri ikna mı edersiniz, yoksa zorlar mısınız, bilemem. Aliyev’in de bugün gelinen noktadan hiç memnun olmaması gerekir. Zira Bakü, anlaşmadan kaçan taraf görüntüsüne girmiştir.
Ancak, ne denirse densin, soykırım sarmalından protokollerden başka hiçbir çıkış yoktur.
Daha da önemlisi, Türkiye’nin genel tutumunu değiştirmesidir.
Milliyet yazarı Hasan Cemal doğrusunu yazdı. Ermenilerin acılarını paylaşmak kötü bir şey midir?
Acı paylaşmayı bilebiliriz.
Onları anladığımızı gösteren jestler yapabiliriz.
Soykırım lekesiyle, ancak genel bir yaklaşım farkı yaratarak kurtulabiliriz. Bunu da en kolay yapabilecek kişi Erdoğan’dır.
Aksi halde, gelecek yıl aynı ayları yine aynı şeyleri konuşarak geçiririz. Gelecek 24 Nisan’da buluşmak üzere...

Başbakan, Atina’ya Bartholomeos’la gitmeli...
POSTA Gazetesi Ankara Temsilcisi Hakan Çelik, geçen hafta Başbakan’a son derece akılcı, son derece yapıcı ve bir iletişim harikası diyebileceğim güzellikte bir öneride bulundu. Aynen katılıyorum.
Nedenlerini anlatayım.
Başbakan 14-15 Mayıs tarihlerinde Atina’ya tarihi bir ziyaret yapacak. Bu gezi, Türk-Yunan ilişkilerinde son derece önemli ve yeni bir dönem başlatacak. Uzun yıllardır yapılamadığı kadar, karşılıklı sıcaklığın hakim olacağı bir gezi yapılacak.
Düşünün, T.C. Başbakanı beraberinde 10 bakan götürecek ve birçok konuda anlaşma imzalanacak. Belki de ilk defa, anlaşmazlıkları yatıştırmak yerine, dostlukların nasıl pekiştirileceği konuşulacak. 40 yıldır Türk-Yunan ilişkilerini izlerim, bugünkü ortama hiçbir zaman tanıklık etmedim. İşte böylesine elverişli bir ortamda yaşarken, Başbakan’ın Yunanistan’a götüreceği heyete, Patrik Bartholomeos’u da dahil etmesi müthiş bir jest olur.

Türk Başbakanı’nın Atina’ya Patrik ile inmesinin etkisi...

Türk Başbakanı’nın Atina Uluslararası Havaalanı’na inen uçağının kapısının açılışını ve Erdoğan’ın yüzlerce TV kamerası önünde, hemen beraberinde Ortodoks dünyasının dini lideri Patrik Bartholomeos’un inmesini düşünün. Her şeyden önce, uluslararası alanda bundan daha büyük bir sansasyonel görüntü olamaz.
Bu kadar mesaj dolu, bu kadar müthiş bir iletişim darbesi düşünülemez.
Bu olay, sadece Yunan halkının kalbini kazanmak değil, milyarlık Ortodoks dünyasını kucaklamak anlamına gelir. Hele bir de, Erdoğan’ın Ruhban Okulu’nun açılışını da aynı gezi sırasında müjdelediğini düşünün.
Bu resim, laik Türkiye’yi giderek dindarlaştırmaya çalıştığından kuşku duyulan Müslüman Başbakan’ın, Hıristiyan dünyasına “Benim kompleksim yok. Dinler arasında barıştan yanayım” mesajını verir.
Bu manzara, Avrupa Birliği’nde, Müslüman olduğundan dolayı Türkiye’yi dışarıda tutmak isteyen çevrelerin yenilgisi demektir. Müzakereleri, Kıbrıs nedeniyle kısıtlamaya çalışanları zayıflatır. Avrupa Parlamentosu’ndaki eleştirilerin büyük bir bölümünü silip atar. Kıbrıs’ta çözümsüzlük peşinde koşan Rum çevreleri bir defa daha düşünmeye zorlar. Bu jest, Türkiye’nin yıldızlaşması demektir.

Tek kuşkum, önce biz akıl etmedik diye vazgeçmenizdir

Böylesine güzel bir olayı büyük olasılıkla yaşayamayacağız.
Neden biliyor musunuz?
Eminim Başbakan’ın içi gidecektir. Üstelik bunu en rahat kendisinin yapacağını da bilir. Ancak etrafındakiler büyük olasılıkla “Gazetecilerin akıl ettiği bir şeyi yapmış duruma düşmeyelim” diyeceklerdir. Veya bazıları çıkacak ve “Aman beyefendi zaten önümüzde bir referandum, ardından da genel seçim var. Uluslararası kamuoyu iyi hoştur, ancak oy getirmez. Oysa milliyetçilerden oy kaybedebiliriz. Muhalefet bu olayı istismar eder” diye, Başbakan’ı vazgeçirecektir.
Oysa ne yazık. Türkiye’nin ve Başbakan’ın kendine güvenini bundan daha güzel hiçbir şey gösteremez.
Ne dersiniz, acaba Erdoğan statükocuları mı dinler, yoksa Bartholomeos’u yanına alarak, hepimizi şaşırtır mı?