Mehmet Ali Birand

Bugün, TSK için yeni bir dönem başlıyor-1

Pazartesi, 30 Ağustos 2010 - 05:00

30 Ağustos’lar Türk askeri için çok önemlidir.

30 Ağustos, Türk tarihinin en büyük kahramanlıklarının yaşandığı bir zaferin yıldönümüdür, bayramıdır. O savaş aynı zamanda, Türk ordusunun en büyük gurur duyulan başarılarının hikayeleriyle doludur. 30 Ağustos’lar, Türk askerinin zafer günüdür.

Resepsiyonlar düzenlenir. Komutanlar kılıç kuşanır, bando mızıkalı göz kamaştırıcı törenler yapılır. Tanklar geçer, uçaklar gösteri uçuşları yapar, donanma denize açılır, havai fişekler atılır.

Genelkurmay başkanları veya yeni atanan tüm komutanlar bugünden itibaren resmen görevlerinin başına geçerler.

Türk halkı da askerini alkışlar. Ordusuyla gurur duyar. Askerine sevgisini gösterir.

Tüm gözler o pırıl pırıl apoletli komutanların, gencecik, yakışıklı teğmenlerin üstünde olur. Ülkenin dört bir köşesinde düzenlenen resepsiyonlarda kimlerin davet edildiği, komutanların kime gülümseyip kime sırtlarını döndükleri izlenir. Daha da önemlisi, komutanların verdikleri siyasi mesajlar beklenir.

Özetle, 30 Ağustos Türk askerinin şölenidir. Aynı zamanda, TSK’nın dev bir gövde gösterisi şeklinde geçer. Askerin ülke siyasetinin de üstünde bir konumu olduğunun, çok açıkça vurgulandığı bir gündür. Gazetelerin tüm manşetleri, TV haberlerinin tümü bu olaylara ayrılır. Hamasi konuşmalar yapılır. Ancak ilk defa öyle bir 30 Ağustos yaşanıyor ki, bugüne kadar hiçbir asker böyle bir durumla karşı karşıya kalabileceğini düşünemezdi. Muvazzafı, emeklisi ve sivil destekçileriyle birlikte, Türkiye’nin askeri ön planda tutan, laik kesimin bir güvencesi gibi gören kesimi şok içinde bir bayram kutluyor. Artık ortada ne eskisi gibi dev bir siyasi güç var, ne de her şeyin üstünde tutulan bir konum. Bitti artık...

Doğrusunu söylemek gerekirse, TSK’nın konumundaki büyük değişiklik henüz ciddi şekilde anlaşılabilmiş veya hazmedilebilinmiş de değil. Hâlâ, sanki geçici bir durumla karşı karşıya bulunulduğunu, bu ortamın bir gün değişebileceğini hatta eski günlere dönüleceğini düşünenler var. Bazıları, adeta kötü bir rüya görülüyormuş ve yakında yeniden uyanılacakmış gibi davranıyor.

Bir siyasi parti ilk defa iktidar oldu...

Tarihçiler ileride, 2007-2010 arasını büyük olasılıkla “Türk siyasetinin temelinden değişme dönemi” diye adlandıracaklardır. 2010 Şurası’nı ise, bu sürecin adeta “çivilendiği toplantı” olarak niteleyecekler.

Yaşananlar, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülkedeki konumunu değiştirmeye başladı bile.

Henüz yolun başındayız. Bu gidiş, ileride farklı yönlere kayabilir. Ancak şu kadarı dahi, toplumun kendi askerine bakışını farklılaştırdı.

Her şeyin başında ilk defa, sandıktan çıkan oylarla seçilen ve halkın temsilcisi olarak hükümet eden bir siyasi parti “gerçek iktidar” oldu. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, yaklaşık 80 yıldır, hiçbir hükümet böyle bir iddiada bulunamamıştı. İddia etse dahi, inandırıcı olamamıştı.

Zira, ya askerin izni veya onayı ile hükümet olmuş veya hükümeti asker ile paylaşmıştı.

Türkiye hep iki güç merkezi tarafından yönetildi: Sivil hükümet ve asker.

İçeride, sivil hükümet, TSK’nın hemen hemen hiçbir faaliyetine karıştırılmazdı. Ne terfiler, ne strateji, ne de harcamalarda söz sahibi olabilirdi.

Komutanlar için, sivil hükümetler ülkenin günlük işlerini yürüten, kredi ve para bulan bir kurumdu. Ülke ve demokratik sistem, askerin istediği parametrelerde yürütülmeliydi. Sorumluluk almadan gidişi denetlemek, gerektiğinde darbe, muhtıra veya demeçlerle ince ayar yapmak ise, askerin işiydi. İç ve dış büyük sorunlar önce Milli Güvenlik Kurulları’nda tartışılır, kararlaştırılır, ardından da sivil hükümet tarafından uygulanırdı.

TSK, ülkenin ve cumhuriyetin gerçek sahibiydi. Atatürk, laik-demokratik Türkiye’yi teğmenlere bırakmıştı. Kollayıp-korumak onların göreviydi. Köşk yani cumhurbaşkanı, onların kontenjanından seçilirdi. Özellikle, “irtica” ve “Kürtler”, komutanın görev sahası içindeydi. Ne yazık ki, 80 yıldır hiçbir sivil iktidar, bu gidişi ters yüz etme cesaretini de gösterememişti. İçerideki bu durumu gören yabancılar da, Ankara ziyaretlerinde önce başbakan ve dışişleri bakanıyla görüşürler, ardından da Genelkurmay başkanlarını ziyaret ederlerdi. Bu garipliğe de “Türkiye’nin Gerçekleri” veya “Askeri Gelenekler” adı takılmıştı.

Her şey Aralık 2002’deki YAŞ ile başladı

TSK’nın AK Parti iktidarı ile ilk çatışması Aralık 2002’deki Yüksek Askeri Şura’da dönemin başbakanı Abdullah Gül’ün “İrticai faaliyetlerinden dolayı ihraç edilmesi gerekenler” konsundaki şerhiyle başladı, Bu, AK Parti iktidarının asker ile ilişkilerinin yeni bir sürece oturacağının kesin ilk işaretiydi. Ve sonrası geldi.

Dengeyi, Erdoğan tek başına bozdu

Bu iç dengeleri veya gelenekleri, Başbakan Tayyip Erdoğan tek başına bozdu. Yedi yıllık bir mücadele sergiledi. Önce hükümet oldu, ardından yavaş yavaş iktidar olmak üzere, cesur ve kararlı adımlar attı.

Eğer Erdoğan, bu kadar ısrarcı olmasaydı, AK Parti genelinde, büyük olasılıkla, sırf hükümetlerini sürdürebilmek için, iktidarı askerle paylaşmayı tercih edebilirdi. Böyle bir durum, TSK’nın da işine gelebilirdi. Ancak bu oyunu Erdoğan bozdu. 

Bugün, henüz tam anlamıyla yerleşmiş olmasa, daha gidilecek çok yol bulunsa dahi, kamuoyu ilk defa, ordusunu bir “yaptırımcı” veya “caydırıcı” veya “gerektiğinde müdahale eden bir güç” gibi görmüyor.

İlk defa, “Asker ne der?” veya “Askerin tepkisi ne olur?” veya “Asker acaba izin verir mi?” gibi sorular sorulmuyor. Artık;

 - Genelkurmay başkanları ve kuvvet komutanları atamaları, siyasi iktidarların onayından geçecek...

- Komutanlar iç politikaya müdahale edemeyecekleri gibi, siyasi içerikli her konuşmalarına iktidardan ters bir yanıt alma olasılığını düşünecekler.

- Laik sistem ve Kürt sorunu, siyasi iktidarların sorumluluk alanına girecek.

 - TSK hem operasyonlar, hem de harcamalarında sivil otoriteye hesap vermekle sorumlu olacak.

- Türk demokrasisinde, askerin yeri giderek azalacak. TSK yine halkın gururu ve sevgilisi olacak, ancak sadece gerçek göreviyle, yani vatan topraklarının savunmasıyla ilgilenecek.

- T.C. Devleti’ni koruyup kollamak, sivil toplumun görevi olacak.

‘Biz yılmayız, biz değişmeyiz’

Uzun yıllardan beri ilk defa, üst düzey devir teslim törenleri böylesine sessiz sakin geçmiştir. Eskiden, kimi emekliğe ayrılmış olmanın kızgınlığıyla, kimi mesajını son defa verebilmek için, komutanlar iktidarlara verip veriştirirlerdi. Ne irtica ile mücadelede sınıfta kalmalarını, ne de PKK terörüne yeterince sert tepki vermediklerini bırakırlardı. Bu defa hepsi sustu, mesajları eski ve yeni Genelkurmay Başkanları verdi. Başbuğ ile Koşaner‘in mesajları birbirini tamamlar ve TSK’da tutum devamlılığının işaretini verir gibiydi. Her iki komutan, temel ilkelerinde hiçbir değişiklik olmayacağının altını çizdi. Ancak satırları iyi incelediğimiz ve geçen seneki mesajlarla karşılaştırdığımız takdirde, irtica ile mücadele konusunda ses tonunun düştüğünü, eskisi gibi üstüne üstüne gidilmediğini, hatta neredeyse ikinci öncelik derecesine indirildiğini görmemek imkansız. Anladığım kadarıyla Genelkurmay, iktidarı bu konuda eskisi kadar rahatsız etmek niyetinde değil. Buna karşılık, Koşaner‘in komutasına giren TSK’nın tüm gücüyle PKK terörü ile mücadeleyi ön plana çıkaracağı ve iktidarı, ortaya koyduğu belirli ilkeler çerçevesinde sıkı şekilde denetleyeceği anlaşılıyor. Eğer iktidar kendi anlayışına göre bir çözüm aramaya kalkarsa ve bu çözüm TSK’nın ilkellerine ters düşerse karşısında askeri bulacak. Artık “Açılım” yok... Yerel yönetimlere hareket kabiliyeti vermek yok... Yok... Yok... Yok... Sadece bu da değil, Koşaner, İran ve İsrail-Gazze konularında da iktidarla aynı pencereden bakmadığını ortaya koydu. Özetlemek gerekirse, her iki komutanın ortak mesajı: “Bizi yıkamazsınız... Yıldıramazsınız... Değiştiremezsiniz...” idi. Komutanlar, adeta kamuoyuna dönüp “TSK’yı artık sizler koruyup kollayın” deme gereksinimi duydular... Bu konuşmalara bakıldığı takdirde ilk izlenim TSK’nın iktidara direneceği şeklinde çıkıyor. Kimse, koskoca bir ordunun bir günde değişmesini beklememeli. Ben bu konuşmaları normal buldum. Başka türlü hareket edemezlerdi. Anlaşılan komutanlar, önümüzdeki referandum ve 2011’deki genel seçimlerin sonuçlarını beklemeyi tercih etmişler. Yine de içten içe değişiklikler yönünde adımlar göze çarpıyor.

BAŞBUĞ’A AYIP EDİLDİ...

Bu arada değinmeden geçemeyeceğim 12 yıldır her emekli olan Genelkurmay başkanına verilen Devlet Şeref Madalyası, bu defa Başbuğ‘a verilmedi. Eğer bu şekilde Başbuğ’a bir mesaj verilmek istendiyse, o zaman sormamız gerekir; 27 Nisan Muhtırası’nı kendi eliyle yazan Büyükanıt Paşa’ya verilen madalyayı şimdi neden Başbuğ’dan esirgediniz?

Kabul ediyorum, her genelkurmay başkanına Devlet Şeref Madalyası, otomatiğe bağlı şekilde verilmemeli. Bu madalya, bu makama geçmek için dağıtılmamalı. Olağanüstü bir başarı veya üstün hizmet karşılığında taltif edilmeli.

Ancak, eğer eski uygulama değiştirilecek idiyse o zaman daha önceden açıklanırdı.

Bu, daha zarif bir jest olurdu.

3