Buruk bayramlar

Menderes'in eşini emanet ettiği üç oğlu Mutlu, Aydın ve Yüksel, yaşlarından beklenmeyen bir olgunluk içindeydiler. Bir yandan annelerine destek olmaya bir yandan da babalarının yokluğuyla baş etmeye çalışıyorlardı. Menderes Ailesi, babasız geçen, bu iç burkan bayramların bir an önce geride kalmasını istiyordu

Çarşamba, 09 Aralık 2009 - 05:00

Buruk bayramlar

Yassıada’nın ilk bayramı gelmişti. 18 Mart 1961 tarihine denk gelen Ramazan Bayramı’nın ilk günü, kimileri için bir bayramdan çok yas havasında geçiyordu. Menderes en çok şimdi eşinin ve oğlunun yanında olmak istiyordu. Berin Hanım’ın da en çok istediği buydu. Belki bayram olduğu için görüşebileceklerini umut ediyordu. Ama beklenen izin çıkmadı. On ay geçmişti ve yalnızca bir kez görüşebilmişlerdi. Oysa evlilikleri sırasında 2 aydan fazla ayrı kalmamışlardı. Küçük de olsa bir bayram hediyesi gönderememek zaten içini burkuyordu Berin Hanım’ın. Bayram günü geldiğinde eşine yazdığı mektupta da “Böyle günlerde hüznümüz, duyduğumuz ıstırap sanki daha fazlalaşıyor... Allah seni bize kavuşturursa işte o zaman bayram yapacağız” diye yazıyordu.

‘PEYGAMBERDEN SONRA PEYGAMBER GELSE O MENDERES’TİR’

Adalet Bakanlığı 25 Mart 1961 günü idam cezalarıyla ilgili bir karar aldı. Bundan sonraki tüm idamlar, cezaevi bahçesinde gerçekleştirilecekti. Kararın ertesi günü Adnan Menderes, adada görevli Yüzbaşı Kazım Çakır’dan bazı isteklerde bulundu. Yüzbaşı Çakır, aslen Elazığlı ve fakir, çamaşırcı bir kadının oğlu olan ada kumandanı Tarık Güryay’ın tavırlarını tam kestiremiyordu. Bu yüzden Menderes’e yardım etmek istese de Yarbay Tarık Güryay’dan azar işitmekten çekiniyordu. Tutukluların bayram günü ‘Muhterem Kumandan Babamız’ diye başlayan mektupları hoşuna gitse de Tarık Güryay’ın hayatta hazmedemeyeceği tek şey, en çok kin duyduğu DP’lilere iyi davranılmasıydı. Onlara adeta kan kusturuyordu. Ama bir konuşmasında “Peygamberden sonra peygamber gelse o Menderes olur” dediği de biliniyordu. Yüzbaşı da ada kumandanının bu değişken halinden zararlı çıkmak istemiyordu. Bunu Menderes’in de bilmesini istiyordu:

* 26 Mart 1961

“Adnan Menderes, arkadaşlarından haber alabilmek için benden bazı isteklerde bulundu. Ben de kağıda ‘İsteklerinizi avukatlarınıza iletebiliyorsunuz. Bu bizim aleyhimize olabilir. Bizim de kontrol altında olabileceğimizi düşünmemiz lazım’ diye yazdım. Kağıda ‘Ailemle arkadaşlarımın moralini ve sıhhatlerini salonda görüyorum’ yazdı ve yırttı.”

‘HER ŞEY GİBİ MÜZİĞE KARŞI DA ZAYIFIM’

Bir gün radyoda çalan müziği dinlerken Menderes, “Her şey gibi müziğe karşı da zayıfım” dedi Yüzbaşı Kazım Çakır’a. Aydın’ın çiftliğinden gelmiş bir beydi Menderes. Belki de bu yüzden Batı müziğine bir türlü ısınmamıştı içi. Başbakan olduğu dönem mecburen gittiği opera galalarından kaçmanın bir yolunu aramıştı hep…

* 15 Nisan 1961

“Saat tahminen 14.30-16.00 arasında transistorlu Grundig radyo ile oyun havalarını dinlerdik. Yakınımızda kimseler olmamasına rağmen ancak duyabileceğimiz kadar ayarlardım radyoyu. Dinlerken sanki suç işliyordu. Sağa sola bakıyor, duyan olur diye ödü kopuyordu. Ama ben korkmuyordum. Radyo görünmeyecek yerdeydi. Ben etrafı, müracaat subayını görüyordum. ‘Ruhu yaşatan müziktir. Her şey gibi müziğe karşı hassas belki de zayıfım’ dedi ve oyun havalarını ne kadar sevdiğini anlattı.”

Başka bir gün de müzik dinlemesi için radyoyu açmayı öneren yüzbaşıya “Ben şimdi müzik dinlerken ancak üzülüyorum. İstenmeyen nahoş bir durum olabilir. “Müzik ruhun gıdası, hürriyeti medeniyetin müjdesidir” diyordu Menderes. Berin Hanım da gördüğü her güzelliği Menderes’in göremediğini, duyduğu her tatlı tınıyı Menderes’in duyamadığını düşünüyor, “Müzik sesi duyunca kulaklarım tahriş oluyor adeta” diye geçiriyordu içinden.

İNÖNÜ’YE SUİKAST

Lütfi Kırdar’ın duruşmaları sırasında kalp krizi geçirerek öldüğü Topkapı Olayları Davası’nda Celal Bayar, Adnan Menderes ve 58 sanık, CHP Lideri İsmet İnönü’ye suikast hazırlığı yapmakla suçlanıyordu. Mahkemede, 5 Mayıs 1959 günü Yeşilköy ve Topkapı’da suikast hazırlığı yapıldığı, çeşitli yerlerden bu iş için adamlar getirtildiği, ellerinde şişeler, sopalar, şişler bulunan bu adamların Topkapı’ya geldiğinde İnönü’nün arabasını çevirdikleri, bu büyük kargaşa sırasında ordu birliklerinin olayı önlemeleriyle suikastın engellendiği anlatıldı. Sanıklar ise yaşananları kabul ettiklerini, ancak bunun bir suikast girişimi olmadığını, bir parti gösterisi olduğunu iddia ettiler. Anayasa’yı İhlal Davası ile birleştirilen davada, Bayar, Menderes ve 58 sanık, İnönü’ye suikast girişiminden mahkum oldular.

‘HIK ‘YIK’ DİYE ANLAŞILDI’

Mahkemede komik olaylar da yaşanıyordu. Adnan Menderes ve 9 eski devlet memurunun İstanbul’da rastgele pek çok ev yıktırdığı, birçok vatandaşın mülkünü bedelini tam olarak ödemeden istimlak ettiği iddiasıyla yargılandığı İstimlak Davası’nda İstanbul Belediye Reis Muavinlerinden Fuat Üst’ün verdiği ifade, bütün mahkeme salonunu güldürdü. Fuat Üst, şunları söylüyordu:

“İstanbul Belediyesi’nde amirlik ve üstlük durumu yoktu. Başbakan bir mühendisi alır. Arzu ettiği gibi talimat verirdi. Hatta bir gün Menderes imar sahasını gezer, yıkılacak yerleri tespit eder. Şoförün yanında oturan şahıs da yıkılacak yerleri not ederdi. Başbakan bir binanın önünde durur ‘Yıkın’ derse, o şahıs binaların adresini alırdı. Bir gün Menderes’in hıçkırığı tutmuş. Aynı zatla imar yerini gezerken ‘Hık, hık’ sesleri çıkarmış. O zat, ‘Hık’ı, ‘Yık’ diye anlamış ve koskoca sokak yıkılıyormuş…”

Menderes’in işlediği iddia edilen tüm suçlamaların ortak noktası şuydu: Tüm sanıklar ‘verilen emirleri uyguladıklarını’ söylüyorlardı. Eski Ankara Valisi Abdullah Dilaver Argun da bunlardan biriydi.

* 21 Nisan 1961

“Eski Ankara Valisi Abdullah Dilaver Argun ‘İdaremiz dışında çalıştık. Bir taş bir yerden bir yere kalkmışsa bu Menderes’in isteği doğrultusunda olmuştur. Her şeyi tarih önünde itiraf etmeliydi’ diyor. Yüksek Adalet Divan’ı, ‘Siz ‘Beyefendi bu kanunsuzdur. Bize kanunsuz işler yaptırıyorsunuz. Emir vermeyiniz’ diye neden direnmediniz?’ demek lütfunda bulunuyor. Ancak bir ara Başsavcı Ömer Altay Egesel, Dilaver Argun’un bu işlerden faydalandığı için sesini çıkarmadığını söylüyor. Seyirciler mahkeme başkanı Salim Başol’a tezahüratta bulunuyorlar. Menderes, mahkeme dönüşü Dilaver Argun’a çok kırıldığını diğer arkadaşların da üzüldüklerini tahmin ettiğini söyledi.”

‘AYIRMA, KAYIRMA CEPHESİ DEĞİL’

27 Nisan günü başlayan ‘Vatan Cephesi Yolsuzluğu Davası’nda sanıklardan ikisi Menderes ve TBMM Başkanı Refik Koraltan’dı. Savcı, sanıkların Türkiye’de demokrasiye son vermek amacıyla ‘Vatan Cephesi’ adı altında çok geniş imkanlarla hazırladıkları bir teşkilatı kurma yoluna gittiklerini, bu nedenle de Anayasa’yı ihlal ettiklerini ileri sürmüştü. Menderes ve diğer sanıklar, mahkemede ‘demokrasi taraftarı’ olduklarını söyleyerek kendilerini savundular. Bu dava da Anayasa’yı İhlal Davası ile birleştirildi.

* 30 Nisan 1961

 “Menderes, bugün bana ‘Aklımızın almadığı suçlarla karşı karşıya geliyoruz. ‘Vatan Cephesi’ bir slogandır. Bir bakıma memlekete hizmet cephesidir. Ayırma, kayırma cephesi değildir’ dedi.”

MEKTUPLAR YENİDEN KESİLİYOR

Berin Hanım’ın da Adnan Menderes’in de birbirlerine yazdıkları mektuplar eskiden olduğu gibi kesilmeye başlanmıştı. 50 kelimeyi aşan tüm mektuplar kesilerek sahiplerine teslim ediliyordu. Her gün iki mektup yazıyordu Berin Hanım. Adnan Menderes de neredeyse her gün eşine mektup yazıyordu. Ama Berin Hanım’ın eline 15 günde yalnızca iki mektup geçmişti. Bu durum ikisi için de katlanılamayacak bir hal almıştı. Adnan Bey o özlemle beklediği mektuplar için Berin Hanım’a “Kuraktan çatlak çatlak olmuş toprağın suya olan ihtiyacı gibi, bizim de içimizin yanan, kavuran ateşini bu mektuplar teskin ediyor” diyordu.

* 7 Mayıs 1961

“Menderes’i 16.00’da gazinoya çıkardım. Bir ara İstanbul Radyosu frekansını açtım. Dinleyici istekleri çalıyordu. Bana ‘Berin Hanım’a doğru düzgün mektup yazamıyorum, kesiyorlar’ dedi.”

‘YÜKSEL’E BAKMAYA KIYAMADIM’

Menderes, oğlu Yüksel ile görüşecekleri günü beklerken içi içine sığmıyordu. Aslında nisan ayının son çarşambası görüşebileceklerdi. Ama o gün gelen telefon, görüşmelerinin 10 Mayıs’a ertelendiğini bildirmişti. Umutlarla beklenen 10 Mayıs günü geldiğinde Yüksel evde yıllar sonra yeniden karşılaşacağı babasıyla görüşmesi için hazırlanıyordu. Berin Hanım da oğluna heyecanla bakıyordu. Sanki kendisi görüşecekmiş gibiydi. Yüksel, adaya vardığında Menderes’in gözleri Berin Hanım ile oğulları Aydın ve Mutlu’yu aradı. Ama onlar yoktular. Menderes’e gelmeyecekleri söylenmemişti. Yüksel hem babasıyla hasret giderecek hem de ona önemli bir şey söyleyecekti. Mutlu döndükten birkaç gün sonra Berin Hanım’ın annesi vefat etmişti. Bu haber üzerine yıkılan Berin Hanım, eşini üzmek istememiş, mektuplarında bundan söz etmemişti. Bunu söyleme görevi Yüksel’e verilmişti. Görüşmelerinin ardından Yüksel eve döndüğünde Berin Hanım ona değil eşine sarılıyordu sanki. Oğlunun yüzünde eşini arıyordu. Menderes de oğlunu görmenin etkisinden bir türlü kurtulamıyordu:

“Berin’im Yüksel’i görmemin hâlâ şaşkınlığı ve sarsıntısı içindeyim. Yüksel daha güzelleşmiş, görmeye doyamadım, bakmaya kıyamadım. Yarabbi ne hasret, ne göreceğim gelmiş. Hele seni Berin’im, nasıl özlüyorum Yarabbi. Aydın’ımı da. Yüksel dönünce biraz beni görmüş gibi olacaksınız, ben onu görmekle bağrıma basmakla biraz sizi de görmüş, bağrıma basmış gibiyim. Yüz binlerce öperim.”

GÖREME’DEN TAŞINMA

Taşınma işi, Aydın’ın sınavları derken Berin Hanım, annesinin İzmir’deki cenazesine gidemiyordu. Taşındıkları ev mektuplarında sözünü ettiği o küçük ev değildi. Bir yakınları büyük bir evi onlara tahsis etmişti. Üstelik kira da istemiyordu. Berin Hanım bu yakınlarının başına bir şey gelmemesi için mektuplarında bu durumu hiç anlatmıyordu. Yeni adresleri; Kavaklıdere Tahran Caddesi Arman Apartmanı 16/5 olmuştu. Menderes, başka bir eve taşındıkları için çok sevinmiş ve rahatlamıştı. Çünkü eski evin bulunduğu semtin adı ‘Göreme’ idi. Ve bu ismin bir anlamı olduğuna, ailesini bir daha göremeyeceğini inanıyordu.

BÜYÜK OĞUL YÜKSEL GERİ DÖNÜYOR

Menderes Ailesi’nin büyük oğlu Yüksel, Dışişleri Bakanlığı mensubu olarak bulunduğu Avrupa’dan henüz görevi tamamlanmadan ülkeye geri çağrılmıştı. Berin Hanım, oğlunun döneceğini haber veren mektubunu alınca sevinçten deliye döndü. Ama aynı anda aklına kaldıkları iki odalı evin ne kadar küçük olduğu, büyük oğlu Yüksel’i nerede yatıracağı geldi. Başka eve çıkma olanakları da yoktu. Zaten oturdukları evin kirası yeterince fazlaydı. Berin Hanım’ın aylık geliri 2 bin Lira, kirası ise bin150 Liraydı. Menderesler de 2,5 yılın üzerine geri çağrılan oğullarının mesleki geleceğinin bittiğini görmekten üzgündüler. Berin Hanım’ın kardeşi Samim de üzgündü. Çünkü erken emekliye ayırmışlardı onu. O da Yüksel gibi merkeze alınmıştı. Menderes de mektuplarında sürekli olarak sorduğu oğlu Yüksel’in geleceğini öğrenince mutluluğununu anlatmasına imkan yoktu.

* 5 Nisan 1961

“Adnan Bey pek perişan. Kanı çekilmiş vaziyette ‘Oğlumu Belgrat’tan geri aldıklarına göre tamamen suçsuz olmasına bakılmadan buraya alırlarmış. Oğlumu bu akıbetlerin penceresinden Allah korusun’ dedi. Benden medet umuyor. Ben ne yapabilirim. Yanına her girişimde Yüksel için belki bir şey söylerim diye gözümün içine bakıyor.” Ve sonunda yurt dışında Dışişleri mensubu olarak çalışan Yüksel, İstanbul’a vardı. Oradan da trenle Ankara’ya geldi. Berin Hanım Aydın’ı da alarak büyük oğlu Yüksel’i karşılamaya gittiler. Berin Hanım da Adnan Bey de oğulları Yüksel’i tam üç yıldır görememişlerdi. Yüksel kardeşi Aydın’ı son gördüğünde Aydın 10 yaşındaydı. Şimdi artık bir delikanlı olmuştu. Gözyaşları içinde hepsi birbirine sarıldı, hasret giderdiler. Berin Hanım şimdi daha güçlüydü. İki oğlu yanındaydı. Yüksel gelir gelmez babalarının gönderdiği mektuplar her fırsatta yeniden bir tören gibi okunmaya başlandı. Şimdi izin verilirse Yüksel’in kendisiyle görüşmeye gelebileceğini umuyordu Menderes.

HAZIRLAYAN: BERİVAN TAPAN

YARIN: DARAĞACINA GİDERKEN

5