Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

'CHP'ye oy vereceğim ama AK Parti iktidarı istiyorum...'

Perşembe, 09 Haziran 2011 - 05:00

Son günlerde liberal-demokrat laik kesimin bir bölümünden en çok duyduğum cümlelerden biri bu... “...Kardeşim bu defa CHP’ye oy vereceğim. Ancak AK Parti oy kaybına uğrayıp daha az milletvekili çıkarsın, yine de iktidarda kalsın istiyorum...” Şaşırıyorsunuz ve “Neden? Böylesine karmaşık bir hesaba gerek var mı? Kimi istersen onu iktidara getir” diyorsunuz. Yanıt daha da ilginç. “...AK Parti’nin oylarının yüzde 40-43 civarında kalmasını istiyorum. Bu şekilde bir mesaj almış olacaklar. Eğer yüzde 50 hatta daha üstüne çıkarlarsa çok fena olur... CHP-MHP-BDP’li bir koalisyonun ise istikrarı ve ekonomiyi bozacağından korkuyorum, bundan dolayı istemiyorum...”

[[HAFTAYA]]

AK Parti’nin neden oyunu arttırmasını istemediğini sorduğunuzda da, şöylesine farklı bir açıklama alıyorsunuz: “...Başları döner, ne oldum delisi olurlar. Hepimiz insanız ve Türküz. Üçüncü defa hem de yükselerek oy almak insanları deli edebilir. Artık bunların önünde kimseler duramaz ve AK Parti, Türkiye’yi istediği şekle dönüştürebilir...” Bu tepkiler sadece konuştuklarımda değil, Başbakan ile yaptığım söyleşi sırasında twitter’dan yollanan mesajlarda da vardı ve ben de Başbakan’a bunu sormuştum.

Tabii o üzerinde pek durmadı ve “Bana oylarınızla güç verin ve daha büyük işler yapmamı sağlayın” diye geçiştirdi. AK Parti, sekiz yılda çok değişti. Erdoğan da değişti. Artık karşımızda eskisi gibi tabuları deviren, liberal, hoşgörülü bir AK Parti yok. Devletin dilini kullanan ve devleti ön plana çeken bir AK Parti var. Yanlış olduğunu iddia edebilirsiniz ancak algılama böyle... AK Partililer ne kadar itiraz ederlerse etsinler, toplumun algılaması çok önemlidir ve genelde de doğrusu budur...

Hayret, Erdoğan medya konusunda hâlâ hoyrat...

Bu durum beni çok şaşırtıyor. İstanbul Belediye Başkanlığı sırasında olsun, 8 yıllık iktidarının hiç değilse ilk 7 yılında olsun, medya ile ilişkilerini çok başarılı şekilde götüren ve medyanın desteği sayesinde işlerini kolaylaştıran Başbakan Erdoğan, ne yazık ki bu becerisini kaybetti. Önce, Türk medyasının muhalif kanadını karşısına aldı. Miting alanlarında çok sert şekilde eleştirdi. Hem de isim vererek, nasıl bedel ödeyeceklerini anlattı. Bir Başbakan için en yapılmayacak olanı yaptı.

Başbakan’ın kızdığı zaman nasıl sertleştiğini bilenler de, ister istemez korktular. Korkmaları da son derece doğal. Zira kamuoyunun bir kesiminde şöyle bir algılama var: Başbakan kızdı mı, o kişi işini veya parasını kaybeder. Birbirimizi aldatmayalım, bu korku sadece medyada değil, iş çevrelerinde, üniversitelerde de var. Üstelik işini kaybedenleri de gördük. Kimi yazarlar, Başbakan’ın hışmına uğradıktan sonra işlerini kaybettiler. Başbakan medyadaki bazı eleştirilere öylesine sert tepki gösteriyor, öylesine yanıtlar veriyor ve öylesine hoyratça davranıyor ki, medyayı sanki hiç tanımıyormuş izlenimi yaratıyor. Bir türlü, köşe yazarları veya haberlerdeki eleştirileri hoşgörüyle karşılayamıyor.

Eğer haber yalansa, açıklamasını yaparsınız... Kullanmazlarsa, uyarırsınız... Ancak eleştiri ne kadar ağır olursa olsun, bu kadar ön plana çıkarmaya hiç gerek yoktur. Türk medyası kendini böylesine sıkışmış, sansür altındaymış gibi görürse, bu algılama hemen dış dünyaya yansır. Bu bir emme basma tulumba gibidir. Milli medya sıkışınca, hemen uluslararası medya devreye girer. Ortada yazılı olmayan bir dayanışma vardır. Siz ne kadar haklı olursanız olun, yine de damga vurulur: Türkiye’de basın özgürlüğü yok... Haberler ve yazılar değişir, Türkiye bu kısır döngü içinde kalır. Ne derse desin kendini anlatamaz. Son örneklere bakın. Dünyanın en saygın dergilerinden The Economist’te Türkiye’nin çıkarı için seçimlerden AK Parti’nin değil de muhalefetin güçlenerek çıkması gerektiğine dair değerlendirmeler yer aldı.

Başbakan, The Economist’e çok fena çattı. Dergiyi “densizlikle ve açıkça CHP’ye oy istemekle suçladı...” İşi, “Meğer Kılıçdaroğlu küresel çetelerin projesiymiş” demeye kadar götürdü. Sonra ne oldu? Bu kez Financial Times, AK Parti’nin “rahatsız edici otoriter eğilimler” gösterdiğini ve özellikle başkanlık sistemi fikrinin “endişe verici” olduğunu yazdı. Öte yandan yine en saygınlardan Wall Street Journal, The Economist’in değerlendirmesini gergin seçim atmosferinde “AK Parti’ye nimet” olarak değerlendirdi. Türkiye’de dışarıdan gelen değerlendirmelerin her türlü karşıt tepki doğuracağı fikrine referansla “Seçimlere birkaç gün kala Türkiye’de iktidardaki AK Parti’ye beklenmeyen bir yerden son dakikada destek geldi” yorumunu yaptı. Görüyorsunuz, bunların hepsi “değerlendirme”. Birbirinden farklı yorumlar.

Hepsi o kadar. Altında “küresel komplo” aramaya ne gerek var? Eminim Başbakan bu kadar sert çıktığı için kendisi de pişmandır. Zira belki hatırlayacaksınız bugün tepkisini çeken Economist 2007’de “Türkler ordunun müdahalesine karşı AK Parti’yi yeniden seçmelidir” şeklinde bir değerlendirmede bulunmuş, Başbakan’ı desteklemişti. Ben aynı senaryoyu yıllardır görüyor, izliyorum. Bugüne kadar medya ile kavga eden hiçbir liderin kazandığını veya yara almadan kurtulabildiğini görmedim. Başbakan’a eleştirileri neden hoşgörüyle karşılamadığını sorduğunuzda farkına varıyorsunuz. Her eleştiriyi çok kişisel alıyor. En büyük hatayı yapıyor.

Yandex.Metrica