Yazgülü Aldoğan

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170720.png

Çikolatanın Osmanlı'daki ayak izlerinde!

Pazar, 12 Nisan 2015 - 05:00

Çikolata tadında gün, kapımın önünde 1954 model mavi bir Pylmouth arabaya binerek başladı. Gerçi fazla gürültülü çalışıyordu ama hayat bana güzeldi; Kapalıçarşı’nın önünde indiğimde antika arabamdan ayrılmak istemiyordum! Araştırmacı yazar, çevirmen Saadet Özen ve Nestle Türkiye Genel Müdürü Oben Akyol ve ekibiyle buluşup İsviçreli Nestle’nin temsilcisi Haenni’nin izini sürmeye, 1875’lere gittik. Haenni, Kapalıçarşı’da küçük bir handa çalışmaya başlamış, iyi bir iş adamı, Sarayın resmi çikolata tedarikçisi. Osmanlı’da çikolatanın serüveni onunla başlıyor. Bu arada Kapalıçarşı’nın dünyanın en eski ve büyük AVM’si olduğuyla övünebiliriz: 3 bin dükkan, 60 sokak ve 20’nin üzerinde kapısı var. Eskiden buradaki han odalarında gecelemek de mümkünmüş. Nestle, Osmanlı’ya ilk olarak bebek maması satmış, sonra 1910 gibi sütlü çikolatayı görüyoruz Şule’nin elinde! Şule kim?

[[HAFTAYA]]

Handa sinema

Bir hanın içine kurulmuş küçük bir projeksiyon odasındaki beyaz perdeye yansıyan küçük kız Şule. Rugan pabuçları var, bir de elinde tuttuğu çikolata! Resmin arkasındaki tarih ipucunu veriyor. O dönem askeri ve yabancı okullarında çocuklara kalori hesabıyla yemek veriyorlar. Ara öğün, ekmek içi çikolata! Gofret böyle mi doğdu acaba? Siyah beyaz titrek filmin görüntülerinde 1927 yılında çıkarılan Zafer çikolatası, Cumhuriyet’in zaferini kutluyor. Yerli Malı Yurdun Malı haftaları. Nestle Haenni’den ayrılıp bütün Ortadoğu’yu da İstanbul’dan idare ediyor. İlk fabrikasını da o yıl 1927’de kuruyor, yerli olmak lazım! Feriköy’deki fabrikalar, Karaköy ve Eminönü’ndeki imalathaneler, çikolatanın ayak izlerini taşıyor.

Dünyanın malı Kapalıçarşı’dan

Bu kısa reklam arası bütün gün girip çıktığımız yıkılmaya yüz tutmuş han odalarındaki gümüş atölyeleri, han avluları, bedesten dükkanları, gramafoncu, yemenici, mücevhercilerin yanında küçücük bir parantez. Çikolatanın Osmanlı’dan günümüze tarihini öğrenmek için Saadet Özen’in “Çukulata” adlı kitabını okumanız gerek. Biz Kapalıçarşı’daki turumuza devam ediyoruz. Bir gümüş atölyesinin içinden yıkık dökük bir kiliseye ulaşıyor, tahta merdivenleri yıkılmasın diye tek tek tırmanarak çıktığımız damdan İstanbul’un nefes kesen manzarasıyla karşılaşıyoruz. Sandal Bedesteni, Cevahir Bedesteni, değerli taşların, altıncıların, mücevherlerin ve dünyanın en çok malının tıklım tıklım doldurduğu küçücük dükkanlarla dolu. Ara sokaklarda dolaştığımız için yolumuza turistler ya da çeyiz alış verişi yapanlar değil, ustaya mal götüren çıraklar çıkıyor daha çok. Adını vermeyeceğim bir handa kucakta altın götürüp getirildiğini anlatıyor Saadet!

Gece’nin tadı bitter


Esnafın, ustaların karnını doyurması da lazım: küçük küçük dükkanlardan mis gibi kokular yükseliyor. Kiminin nohutlu pilavı, kiminin kebabı meşhur. En sevdiğim Subaşı Lokantası. Nuruosmaniye Camii de mutlaka gezilmesi gereken bir anıt adeta. Turumuzu ünlü Karaköy Lokantası’nda ortaya karışık bütün yemeklerden ısmarlayarak tamamlıyoruz. Burada rezervasyon yok. Gruba yer tutmak için ekibin bir kısmı bir saattir masada oturup ne bulduysa yemiş! Yemeğin GECE ile bittiğini söylememe gerek var mı? Benim tavsiyem üzerine yeni formülle Bitter Damak! Hem acı, hem fıstıklı!

Opera’daki Hayalet!

Taksim’in ortasındaki Atatürk Kültür Merkezi, bütün tepkilere inat, onarılmayıp bir hayalet gibi dururken iyi ki Zorlu’da bir gösteri merkezi yapılmış da opera seyredebiliyoruz! Zorlu PSM’nin son getirdiği oyun Operadaki Hayalet, şimdiye kadar gelenlerin en görkemli, en iyisi. Cats’i eleştirmiş, Güzel ve Çirkin’de sıkılmış, La Boheme’in arkasından kopan kavgalardan bunalmıştım. Operadaki Hayalet için söylenebilecek tek şey: Teşekkürler, böyle bir gösteri izleyebildiğimiz için! Tabii insanın yüreği bir kez daha burkuluyor. Atatürk Kültür Merkezi yaşıyor olsaydı da halkımız da ulaşılabilir fiyatlarla Devlet Opera ve Balesi’ni izleyebilseydi, Süreyya kime yetiyor ki?