Selcen Doğan Ağakay

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Çizimleri de Polat yapsın!

Pazar, 22 Kasım 2009 - 05:00

İki hafta önce yazmıştım: ‘Biz niye animasyon film çekemiyoruz?’ diye. Türk sinemasının geliştiğini, ona olan ilginin arttığını ama tüm dünyada büyük gelişme gösteren animasyon film dalında hiçbir proje üretemediğimizi konu etmiştim.
Geçen gün, Kurtlar Vadisi ekibinin bir animasyon filmi hazırladığına dair bir haber okudum. ‘Yine mi Kurtlar Vadisi!’ diye düşünüyordum ki, filmin konusunu okuyunca Kurtlar Vadisi’yle hiçbir alakası olmadığını gördüm. Japon İmparatoru Meji, Osmanlı Sultanı Abdülhamid’in de karakterler arasında yer aldığı konuyu çok da beğendim.
Ne ki, bu animasyon filminin senaristliğini de, yönetmenliğini de Necati Şaşmaz’ın yapacağını, hatta müziklerine de onun katkıda bulunacağını okuyunca şaşırdım. Kurtlar Vadisi’nin Polat Alemdar’ı Necati Şaşmaz’ın bir rönesans sanatçısı gibi, sanatın her alanında yetenekli olduğunu (!) bilmiyordum. Hadi ‘kardeş kontenjanı’ndan girdiği Kurtlar Vadisi’ni birkaç sert bakışla kotardı, ama ondan daha fazlasını beklemek ne kadar gerçekçi? Türkiye’nin ilk uzun metrajlı animasyon filmini Polat’a emanet etmek ne kadar doğru
Madem bu işin ehli olan isimlerle çalışmak yerine, Polat tercih edildi, eh o zaman filmin çizimlerini de ona yaptırıverin de tam olsun bari...

İtalyan milliyetçiliğinin kebapla imtihanı
Bundan otuz yıl önce olsa bu kadar şaşırmazdık. Ama yıl olmuş 2009, İtalyanlar kebabı yasaklamanın peşine düşmüş. Neymiş? Kebap, İtalyan mutfağına zarar veriyormuş.
Ülkenin geleneksel ve kültürel kimliğini korumak için kebap yasaklanmalıymış. İtalyanlar’ın sağlığı, İtalyan çiftçilerin emeği tehdit altındaymış.
‘Mutfak kültürü’ üzerinden gitmesi ilginç tabii ama bunun adı düpedüz ‘etnik milliyetçilik’. İşin kötüsü, bu yasaklamalar ve protestoların ardından İtalya’daki kebapçı dükkanlarına ırkçı saldırılar başlamış. Bazı dükkanlar kundaklanmış.
Anladık, İtalyanlar kebapla rekabet edemez olmuş.
Ama dünya mutfaklarının tüm dünyaya zenginlikler kattığı şu global dünyada İtalyanlar hala nasıl ‘etnik milliyetçilik’ yapabiliyorlar, işte bunu anlamak oldukça güç.

Çocuğunuza cesur olma hakkı veriyor musunuz?
Teoride hepimizin istediği çocuklarımızın özgüveni yüksek bireyler olarak yetişmeleri. Ama pratikte abartılı bir şekilde korumacıyız ve evhamla büyütüyoruz çocuklarımızı.
Omo’nun ‘Cesaret’ temalı son reklam filmi, toplarının kaçtığı ‘Perili Köşk’e benzeyen bir eve, korkularını yenerek girme cesareti gösteren çocukların başarı hikayesi. Tabii, bütün bu süreçte epeyce bir kirleniyor üstleri başları. Omo’nun ‘Kirlenmek Güzeldir’le anlatmak istediği, çocukların dışarıda oynamaya, kirlenmeye haklarının olması. Kirlenmeden öğrenmenin, gelişmenin olmadığı, kendine güvenin kazanılmadığı. Prof. Dr. Yankı Yazgan da destekliyor bu kampanyayı. ‘Korkularını yenmek, cesur olmayı öğrenmek her çocuğun hakkıdır.’ diyor. Çocuğu gözünün önünde olsun diye dışarıda oynamasına izin vermeyen, onu televizyona mahkum eden anneleri uyarıyor, bir çocuğun düşüp kalkmadan, giysileri kirlenmeden büyüyüp gelişmesinin mümkün olmadığını belirtiyor.
‘Ben de istiyorum dışarıda oynamasını ama dışarı güvenli değil’ diyen anneler, bahane bulmayın, gerekiyorsa siz de dışarıda olun ve gözetleyin çocuğunuzu, yeter ki ona cesur olma hakkı verin.

Suşi, Müslüm Gürses ve kadın bedeni
Japonların Nyotaimori diye bir ritüeli varmış. Bu ritüelde, masada yatan geyşa üzerine suşiler konuluyor, insanlar da geyşanın çevresinde oturarak ellerinde çubuklarla suşi yiyorlarmış.
Bizim ‘dahi’ girişimcilerimizden biri bu ritüeli Türkiye’ye getirmeye karar vermiş. ‘Çıplak geyşa üzerinde suşi’ ritüelinin ithalatçısı olan bu girişimcimiz geçenlerde Beyaz’ın programına da çıkmış. Tabii konu hakkında epeyce mavra yapılmış. Girişimcimizin dediğine göre bu ritüel en çok da hanımlardan ilgi görüyormuş. Hatta hanımlar ondan bunun tersini de yapmasını istiyorlarmış. (Erkek bedeni üzerinde suşi! Allahım sen koru bizi!)
Bize garip gelmiyor tabii, erkek egemen toplumda kadın masada olur, sandalyede, vitrinde. Bunun üstüne espri yapılır, en çok da kadınlar güler bu esprilere.
Bu çiğliklerin üstüne bir de Müslüm Gürses konseri ekleyip ‘Müslüm Gürses çıplak geyşa üzerinden suşi yiyecek’ diye bir bomba patlattınız mı, on numara girişimci siz olursunuz memlekette.
Bütün bunlar ne için? Amaç ne? diye merak ediyorsanız eğer, söyleyeyim. Balmumcu’da talihsiz bir mekan var, bugüne kadar onlarca kez el değiştiren, bir türlü tutmayan, işte oraya müşteri çekmek, mekanın kötü kaderini değiştirmek için.
Amin Maalouf’un ‘Çivisi Çıkmış Dünya’sı misali, ‘Suşi, Müslüm Gürses ve kadın bedeni’ üçgeni, ‘Suyu çıkmış postmodernizm’in bir örneği

HAFTANIN NOTLARI
Ünlü pop müzik şarkıcısı Britney Spears, Avustralya turnesinin ilk konserinde playback yaptığı için hayranları hayal kırıklığına uğramış ve şarkıcının ülkedeki diğer konserlerinin internette satılan biletleri 55 peniye (1 TL 37 kuruş) kadar düşmüş. (Şarkıcılığından çok, şovlarıyla, klipleriyle, skandallarıyla gündemde olan bir şarkıcının bile playback yapmasına bozulan ciddi bir hayran kitlesi varmış demek. Biz en ‘benim’ diye geçinen şarkıcılarımızın bile canlı söylediğini ve çıplak sesini yıllardır duymamışken, bizde nerde böyle ‘playback’çiliğe tepki vermek?)

Dans etmek için gittikleri gece kulüplerinde karşılaştıkları huzursuz bakışlardan bıkan aşırı kilolu Amerikalılar çareyi kendi mekanlarını yaratmakta bulmuş. Sadece şişmanların alındığı bir dans kulübü açan obez Amerikalılar burada özgürce dans ediyorlarmış. (Haklılar. Hem de sonuna kadar. Düşündüm de gerçekten ‘ben de dahil’ gözlerimizle rahatsız etmişiz dans eden şişmanları bugüne kadar. Zaman içinde kulüplerine zayıfları da almaya karar vermişler. Bence almasınlar. Zayıflar bu jesti hak etmiyorlar.)