Çocuklar için Kültür Yayınları

Cumartesi, 17 Kasım 2012 - 05:00

Bu sene kitap fuarına öncelikli olarak çocuklarınız için gitmelisiniz. Bu açılış tümcesini yazmamın en büyük nedeni ise; İş Bankası Kültür Yayınları Çocuk Kitapları Bölümü’nün birbirinden güzel ve okuma arzusu yaratan kitaplar ile dolu seçkisi... Tam Fen Bilgisi dersinde ‘vücudumuz’ ünitesini çalışırken Kültür Yayınları’nın ‘Vücudumuz Nasıl Çalışır’ kitabı imdadımıza yetişti! Yanı sıra edindiğim ‘Bilim Hakkında Öğrenmem Gereken Her Şey’ isimli ansiklopedi-cik de ilgi uyandıran konuları ile tam bir bilgi küpü! Evet, hayatımızda artık internet gerçeği var.

Arama motoruna yaz, kopyala, yapıştır ile ödevler yapılıyor maalesef ama biliyorsunuz, bu ‘öğrenilmiş’ bilgi değil. Öğrenilmiş bilgi, çocukluktan itibaren bizimle birlikte büyüyen, her gün üstüne koyduğumuz bir dağarcık. Ve bu da ancak kitaplar ve okuma alışkanlığı ile edinilebilir. Benim önerim, kitap fuarına mutlaka gitmeniz ve İş Bankası Kültür Yayınları standından, sadece fuarda bulabileceğiniz indirimler ile, pek çok kitap edinmeniz... Hem baskısı, hem tercümesi, hem de bilgi açısından; çocuk kitapları sektöründe örnek yayıncılık yapıyorlar.

Hayatın insandan kaçtığı şehir:

Yazıya Cemal Süreya’ya ait bir yazıdan alıntı ile başlayalım; “...İstanbul’da ise durum daha vahimdir. Hayat sanki bir adım ötede duruyor gibidir. Doğruya doğru, dünyanın en güzel şehridir İstanbul, ama hayat eliçabuk davranır. Daha siz elinizi uzatmadan işveli bir kadın gibi kaçar gider. Bu yüzden hırsla kovalarlar hayatı İstanbullular.

Ne huzur vardır ne de tatmin. Dünyanın en güzel şehri hemen kol mesafesindeyken kendilerini yiyip yutan bir kovalamacanın içinde kaybolur giderler. Hayat kaçar, onlar kovalar...” Artık neredeyse, her gün böyle hissediyorum. Şehir o kadar büyüdü ve kalabalıklaştı ki, bir yere ulaşmak, bir sanat aktivitesini takip etmek, bir toplantıya yetişmek veya hafta sonu deniz kenarına inmek bile, bir sürü saat ve planlama gerektiriyor. Sadece ve sadece şehri yaşamaya imkân olmadığı gibi, “Şehre rağmen yaşıyoruz” desek, yeridir.

Büyüyüp kocaman bir organizma haline gelen şehir, hepimizin hem cenneti hem de cehennemi olmuş durumda. Köprüden geçerken önümüzdeki trafiğe değil de iki yanımızdaki tarifi mümkünsüz güzelliğe dalarsak; birkaç dakika için büyülensek de sonrasında acımasız gerçekle yüzleşiyoruz. İstanbul, bu yükü kaldıramıyor artık.

Biz de kaldıramıyoruz. Mutlaka çok ciddi düzenlemelere, birbiri ile bağlantılı deniz ve karayolu sistemlerine, herkesin mümkün olduğunca işine yakın yaşamasına ve semtlerin kendi içinde hayatı idame ettirecek kadar fonksiyonel olmasına gerek var. ‘Şehir merkezinde banliyöleşme’ olarak da adlandırabileceğimiz elzem yaşamsal düzenlemeler ile, belki, o da belki; koşmadan sadece hızlı adım yaşayabiliriz İstanbul’da.

Annelik duygusu geldiyse başa...

Annelik duygusu veya tam tabiri ile ‘anaçlık’ bir kadın kadar bir erkekte de olabiliyor bazen. Hem de ölçüsü, sadece insan yavrularına bakma ile sınırlandırılamayacak kadar ‘yürek ayarı’... Hafta içinde öyle bir olayla karşılaştım ki, içinde anaçlık olmayan, bir başka canlıyı koruma, kollama, yaşatma duygusu taşımayan kimsenin yapabileceği bir fedakârlık değildi.

Bir dükkân sahibi ile sokakta köşeye sinmiş bir yavrunun dostluğu, gözlerimi yaşarttı. Sokaktan toparlanan, temizlenen, aşıları yaptırılan minik köpeciği, avucuna aldığı tavuk suyuna pirinç lapası ile günde 4 kez besleyen bir insan vardı karşımda. “Gözlerine bakınca ölmesine razı olamayacağımı anladım” dedi önce; sonra anlatmaya başladı... Dükkânı açarken karşı kaldırımda fark etmiş onu... Sabah telâşındaki trafiğin akışında, caddeye adım atıp ezilmesi an meselesi imiş. Titriyormuş ve açmış. Üstelik de pireli ve parazitli... “Allahtan” diyor, “benim çırağın aklına geldi de ‘Ağabey, arka sokakta bir veteriner var, gel götürelim’ dedi...

” Tedavisi 2 gün sürmüş. Şimdi, 5 aylık olduğunu tahmin ediyorlar. Hâlâ elden yiyor yemeğini. Az miktarda... Çok yerse, rahatsızlanıyormuş. O yüzden de dört kez tekrarlanması gerekiyor beslemenin. Yavaş yavaş mama kabından da yemeye alışabilir diye uğraşıyorlar. Adını ‘Çıtır’ koymuşlar. Dükkânın gerçek sahibi o artık... Ve, biliyor musunuz, tüm sokak sahiplenmiş Çıtır Hanım’ı. Neşesi, sosyalliği yerine gelmiş. Mutlu sonla biten bir hikâye olduğuna pek sevinerek, aldıklarımı alıp çıkarken Çıtır için ‘bir çorba parası’ da bırakmak istiyorum ama “Gerek yok valla, onun çorbasında çok kişinin tuzu var” diyorlar.

“Ama, ziyarete her zaman bekleriz” diye de ekliyorlar. Çıtır bir yuva kazanmış. Bu güzel dükkân da çok sadık bir müşteri kazandı.. Yolumun sık sık düşeceğini biliyorum. Sağolsunlar, anaç insanlar. Not: Arzuları üzerine isim/adres veremiyorum ama Çıtır’ı yazmama izin verdiler. Bana da ‘dükkânın bereketi çok olsun’ demek kalıyor.

(17.11.2012 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)