Çok özel kadınlar

Rus casusu Anna Chapman'ın Amerika'da yakalanması, kadın ajanları yeniden gündeme getirdi. Kuşkusuz kadın ajanların en ünlüsü Mata Hari'dir. Ama Osmanlı'nın ve Türkiye Cumhuriyeti'nin de kadın ajanları vardır. Bizim kadın ajanlarımız işlerini kusursuz yaptı. Kimi zaman dansöz olarak, kimi zaman silahlı mücadelenin bir parçası olarak boy gösterdiler

Pazar, 18 Temmuz 2010 - 05:00

Çok özel kadınlar

Ergün Hiçyılmaz

ergun.hicyilmaz@posta.com.tr

Tarih sayfalarının en ilgi çekici bölümleri arasında casusluk ve gizli servisler yer alır. Hele ajanlar konusunda başı çekenlerin kadın olması, merakımızı daha da artırır. Doğrusu bu ya, eğer Amerika’da Rus casusları yakalanmasa hatta bunların içinde Anna Chapman adında bir kadın olmasa ne KGB ne CIA ne MI5 ne de bizim MİT telaffuz edilecekti.

Olay birden bire bir James Bond filmini andırır oldu. En ilgi çekici yanı ise başrolü oynayan ajanın dişi Bond olmasıydı. Ajan Anna, şüphesiz l960’lı yıllarda Sean Connery’nin oynadığı Bond filmlerindeki o çok çarpıcı, meşum ama güzel ya da bakışlarıyla adam öldüren bir dilber değildi. Ya da konuya meraklı kişilerin aklına yerleşen kadın ajan tipine uygun değildi.

Ama kocası İngiliz, kendisi Amerikalı, bağlı olduğu kurum da Rus gizli servisi olunca iş değişti ve ajanın tabancalı fotoğrafından çok mayolu fotoğrafları boy göstermeye başladı. Anna’nın çeşitli ülkelerde çekilmiş eğlence ve buluşma fotoğraflarında Antalya da vardı. Bu da bizim tarafı ilgilendiriyordu. “Türkiye’de kimle ne zaman ve nasıl buluştu?” sorusunu biz Amerika’ya, Amerika bize sormaya başlamış Anna’nın kocasını da MI5’ten çok, film yapımcıları ile kitap yayıncıları kovalamaya başlamıştı.

İşte zamane ajanı küçük Anna bizim de başımıza dert oldu. Ama Amerika ve Rus gizli servisi ile bağlantılı ülkelerin derdi daha başkaydı. Son dönemin en büyük takaslarından biri Viyana’da neredeyse bir otobüs dolusu casusla gerçekleşiyordu. Alan da memnun veren de memnundu.

EMİNE ADALET HANIM

29 Şubat 1910’da İstanbul’da dünyaya gelmiş, ortaokul yıllarında sahne ile tanışmıştı. Emine Adalet Pee 14 yaşındayken Almanya’ya giderek, dansları ile hayranlık uyandıran bir sanatçı olmuştu. Kocası 1942 yılında bombardıman sırasında hayatını kaybetmiş ve Türkiye’ye dönüş yapmıştı. Yeniden Almanya’ya döndüğünde, Hitler’in yaverlerinden Freglayr ile olan tanışıklığı sayesinde karargaha kadar girecekti. Artık, Hitler’in hayranlıkla seyrettiği bir yıldız olarak tanınacaktı. Oysa MAH (Milli Amale Hizmet) yani cumhuriyetin ilk Milli İstihbarat Teşkilatı için bilgi toplamakla görevliydi.

Emine Adalet Hanım’ın Atatürk ile tanışması oyuncusu olduğu Tahir Tiyatro Topluluğu’nun Konya turnesi sırasında olmuştu. Atatürk onu tebrik ederek başarılarının devamını dilemişti. Emine Adalet Hanım kendi ifadesi ile, öpülen yanağını bir hafta yıkamamıştı. Emine Adalet Pee’nin verdiği bilgiler arasında Almanların Paris’i işgal edeceği de vardır. Bilgileri Viyana Büyükelçisi Behçet Özani’ye iletmiştir. Türk sineması ve tiyatrosunda izler bırakmış sahne hayatı, 7O yaşına kadar sürmüştür. Zeki Müren sık sık Emine Adalet’i dinlemeye gitmiş ve “Ona aşık olanlardan biriydim” diye söz etmişti. Sonrasında hüzünlü bir hayatı vardır. Beyoğlu’ndaki eğlence yerlerinde sanatını icra etmeye çalıştı. 1985 yılında Darülaceze’de öldüğünde yapayalnızdı.

MEBRUKE HANIM

Birinci Dünya Savaşı öncesi l913’te Alman politikasına karşı Ortadoğu’da geliştirilen İngiliz-Fransız politikası, istihbarat işbirliğini gerekli kılmıştı. Bu nedenle Fransız Şam Konsolosluğu baskınından sonra Doğu İşleri Uzmanı Ronald Stors, “Öncelikle köstebeği istiyorum. Sonra da o üç Osmanlı fedaisinin kim olduğunu öğrenin” diyordu. İngilizler bu toplantının ardından Şam olayını çözeceklerdi. Arabistanlı Lawrence, köstebeğin bir Fransız olduğunu öğrenmişti. Aslen Mısırlı olan Hüseyin El-Riyad, Osmanlı gizli servisi ‘Teşkilat-ı Mahsusa’nın ajanıydı. Bir kadın aracılığı ile konsolosluk görevlisini elde etmiş ve konsolosun İstanbul’a mahiyeti ile hareket ettiği gece baskını yapmıştı.

Eylemi gerçekleştirenlerden birinin kadın olma ihtimali fazlaydı. Çünkü bombayla patlatılıp açılan kasanın uzağında bir tutam kadın saçı bulunmuştu. Bulunan kanlı saçın eylemci kadına ait olabileceği üzerinde duran ajanlar başta Hüseyin El-Riyad olmak üzere tüm fedailerin kimliklerini saptamışlar ama kadın gerillaya ait fazla bir ipucu bulamamışlardı. Bu kadın ajan ‘Teşkilat-ı Mahsusa’dan Mebruke Hanım’dı. Hüseyin El-Riyad idama mahkum edilmeden önce tüm belgeleri, İngilizlerin bir türlü kim olduğunu saptayamadığı bu kadın gerillaya teslim etmişti.

Kadın yani bilinen ismi ile Mebruke Hanım, diğer üç eylemci ile tüm belgeleri Teşkilat-ı Mahsusa’ya verecekti. Mebruke Hanım’ın ele geçirilmesi ve dolayısı ile belgelerin Osmanlıların eline geçmemesi için görevli kılınan Arabistanlı Lawrence, Şam, Beyrut ve Kahire gibi Ortadoğu merkezlerindeki tüm Arap ajanlarının yardımına rağmen başarılı olamayacaktı. Mebruke Hanım ikinci eylemine yaralı olmasına rağmen katılmıştı. Daha sonra Trablusgarp’a geçecek ve daha sessiz bir görev üstlenecekti.

CEMİLE HANIM

Binbaşı Hey, işgal İstanbul’unun İngiliz subaylarından biriydi. Tarabya’daki Tokatlıyan Oteli’nde düzenlenen bir çay toplantısına katılmıştı. Salonun bir köşesinde oturan çift dikkatini çekmişti. Erkek Fransız gizli servisinin şeflerinden Albay Blanc’tı. Mustafa Kemalcilerin Anadolu’ya silah kaçırmasına göz yuman bir albaydı. Albayın yanındaki gri elbiseli kadının ise Türk olduğu kesindi. Çünkü başını zarif bir örtüyle kapatmıştı. Binbaşı Hey, bürosuna döndüğünde yardımcılarına kadının kim olduğunu sordu.

Kadın Cemile Hanım’dı. 26 yaşındaydı, Maçka’da oturuyordu. Binbaşı Hey, Cemile Hanım’ın sürekli takip edilmesi talimatını veriyor, otele ajanlar yerleştiriyordu. Cemile Hanım akşam saatlerinde otelden çıkıp bir arabaya bindi. Takip başlamıştı. Cemile Hanım’ın girdiği ev, Albay Blanc’ın eviydi. Cemile Hanım evde birkaç dakika kalarak çıkmış ve aynı arabaya binip yola çıkmıştı. Bu arada denizde de başka bir hareketlilik yaşanıyordu. Bir Fransız şilebi Boğaz’a girmişti. Kontrol sırasında şilep kaptanı, motor arızası nedeniyle zorunlu olarak hız kesip durduklarını söylüyordu.

Binbaşı Hey takip edilen arabadan Fransız şilebine ışıldakla işaret verildiğini görünce Cemile Hanım’ın bulunduğu aracı durdurdu. Şoför, hanımının gemideki Fransız kaptana aşık olduğunu, ışıldakla ona haber gönderdiğini söyledi. Cemile Hanım İngiliz karargahına götürülmüştü. Binbaşı Hey, Cemile Hanım’ın peçesini kaldırdığında hayretler içinde kaldı. Karşısında bir kadın değil adının Ahmet olduğunu söyleyen bir genç vardı. İki dakikalığına girilen evde kıyafetler değişmiş, peçe takıp çarşaf giyen Ahmet arabaya binerken, Cemile Hanım ve Albay Blanc bir başka kıyıdan silahları şilepten almış, çoktan yola çıkmışlardı. İngilizler faka basmış ve Cemile Hanım’a yenilmişti.

CASUSLUK TARİHİNİN YILDIZI: MATA HARİ

İstanbul’u ziyaretinden sonra repertuvarına göbek dansını da ilave etmişti. Asıl adı Marguerite Zelle idi. Almanlar hesabına casusluk suçundan Fransa’da kurşuna dizildiğinde arkasında baş döndürücü bir geçmiş bırakacaktı. 7 Ağustos 1876’da Hollanda’da dünyaya gelmiş, 19 yaşında yüzbaşı Campell Mac Leed ile evlenmişti. Ancak 2 çocuğu dünyaya gelmesine rağmen evlilikleri yürümeyecek, 1903 yılında Paris’e özgür bir kadın olarak gelecekti. Bu arada oğlu Bali ölmüş, kızını da akrabalarının yanına bırakmıştı. Modellik yaparak hayatını kazanan Marguerite, bir süre sonra uzun zamandır düşlediği mesleği seçiyordu. Çıplak dansözlük... Kendine bir de isim bulmuştu: ‘Şafağın gözbebeği’ anlamına gelen Mata Hari...

Kısa bir zaman içinde Paris’in gözdesi haline geldi. Çevresinde kendisine hayran, kalabalık bir erkek topluluğu vardı. Cazibesini hiç çekinmeden kullanıyor, yüksek tabakanın içinde yer alması da uzun sürmüyordu. Onu sanatında zirveye ulaştıran ‘Yedi Tül Dansı’dır. Lyon’lu bir sanatçı olan Guimete kendi adına kurduğu sanat müzesinin açılışına Mata Hari’yi de davet etmişti. Tüm davetlilerin önünde yaptığı ve ününe ün katan dansı çok erotikti. Üzerinde bulunan yedi adet tülü dans ederek tek tek atmış, son tülü de çıkardığında çırılçıplak kalmıştı. Dansını izleyenler arasında Prens Radolin de vardı ve kendisine çok iltifat etmişti.

Mata Hari’nin ise Neuilly’deki villasında hüviyeti pek anlaşılamayan bir Alman subayı ile yaşadığı biliniyordu. Bir yandan da yüksek rütbeli subaylarla yakın ilişkiler içine girmekten çekinmeyen Mata Hari baş döndürücü bir hayat yaşıyordu. Ağına düşürdüğü askerler arasında haber alma subaylarından bir amiralin oğlu Yüzbaşı Massiof da vardı.

Bir süre sonra yaralanıp hastaneye kaldırıldığında başında beklemişti. Bu fedakarlığının gerçek nedeni hastanenin yakınında bir hava üssünün bulunması ve çevrede çok sayıda yabancı subayın bulunmasıydı. Elde ettiği bilgileri gerekli yerlere ulaştırıyor, yenilerinin peşine düşüyordu. Ancak peşinde onu adım adım izleyen Mounier adında bir ajan vardı. Şüpheleri yavaş yavaş üzerinde toplamaya başlamıştı. Aleyhinde bir delil yoktu ancak ikili çalıştığı anlaşılmış, ülkeden çıkarılması kararlaştırılmış ve Yüzbaşı Ladoux emri tebliğ etmişti.

KURŞUNA DİZİLDİ

9 Kasım 1916 Mata Hari’nin ilk tutuklandığı tarihtir. Casusluk suçu ve düşmanla işbirliği yapmaktan tutuklanmış ve Saint Lazare Cezaevi’ne gönderilmişti. Yüzbaşı Bouchardon tarafından yürütülen davada Mata Hari’nin casusluğu yanı sıra, erkeklerle sürekli birlikte olması da gündeme getirilmişti. Ünlü dansöz buna itiraz etmiyordu.

Casusluk örgütü başkanından aldığı paralar ve hediyeler için de son derece sakin bir tavırla şu cevabı vermişti: “Sakın o parayı ona sızdırdığım az ya da çok önemli askeri sırların karşılığında bana verdiğini sanmayın. Bu ona verdiğim kadınlığımın bedelidir.” Evet kadınlığını belgeleyen nice örnekler olmuştu. Bunun yanı sıra casusluğunu belgeleyen nice kanıtlar da ortaya konacaktı, Mata Hari suçlamaların hiçbirini kabul etmemiş ve şöyle demişti: “Evet, fahişelik yaptım ama asla hain değilim.” Mata Hari’nin kurşuna dizildiği günle ilgili kaynaklar farklı bilgiler verir. 25 Temmuz ile 15 Ekim 1917 verilen tarihler arasındadır.

Ancak cesaretini hiçbir zaman yitirmemişti. Hücresinden alınırken, hâlâ şaka yapabilecek kadar güçlüydü: “Üzülmeyin, icabında ölmesini de bildiğimi göreceksiniz. Ama mahkumları böyle sabah sabah götürmek de olur mu? Bana sorarsanız, nefis bir öğle yemeği yedikten sonra kurşuna dizilmeyi tercih ederdim.” Ateş emrini veren subay sonradan o günkü duygularını şöyle açıklayacaktı: “Bir kadını kurşuna dizeceğim için çok heyecanlıydım. Fakat daha onu görür görmez endişemin yersiz olduğunu anladım. Çok metin bir kadındı. Askerlerin arasından geçerken subayların bulunduğu tarafa eliyle öpücük gönderdi ve idam direğine bağlanmasına ses çıkarmadı. Sessizce ölüme gitti.”