Çöller kanla sulandı

Osmanlı İmparatorluğu, İslam Peygamberi Hz. Muhammed'den dolayı Araplar'a ve Arap topraklarına tarihi boyunca kutsal bir önem atfetti. Ama Araplar'dan aynı karşılığı alamadı. 1. Dünya Savaşı'yla birlikte Arap topraklarındaki ihanet odakları İngilizler'in kışkırtmasıyla harekete geçti. İngiliz işbirlikçisi Araplar'ın Türkler'i arkadan vurduğu tarihi bir gerçektir

Pazar, 20 Haziran 2010 - 05:00

Çöller kanla sulandı

Ergün HİÇYILMAZ

ergun.hicyilmaz@posta.com.tr

Onlar Osmanlı’ydı. Irak’tan Yemen’e, Filistin’den Libya’ya uzanan Arap dünyasında değişik kültürlerin yaşaması için her türlü insani saygıyı göstermişlerdi. Göstermekle kalmadılar, can verdiler. Kendilerini Araplar’dan ayırt etmediler ve Araplar’ı da kendilerinden saydılar. Asırlar boyu süren bir beraberlikti bu. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ne kurulan siyasi ve askeri tezgah, Arap ülkelerini de kapsayacaktı. Araplar, Avrupa’nın kışkırtıcı ajanlarının ve silahlı örgütlerin faaliyetleri ile ayrılıkçı siyaseti savundular ve Osmanlı Devleti’ne karşı İngiltere cephesinde yer aldılar.

Savaş çoğu zaman mezalim boyutuna erişti. Ne müttefik Almanya’dan ne de İstanbul’dan yeteri kadar destek görebilen Osmanlı ordusu silahsız, susuz, yemeksiz ve kimsesiz kalmıştı. ‘Evlad-ı vatan’ bir lokma ekmeğe, bir yudum suya hasretti. Çöllerde görülmemiş mezalime ortaklık edenler, Osmanlı karargahlarını yağmalayıp, askeri ölüme mahkum ediyordu. Sabotajlara katılan İngiliz işbirlikçisi Araplar askerlerin altın dişlerini bile söküyorlardı. Yaralılar hastanelere alınmayıp, esir kamplarına sevk ediliyordu. Manzara dehşet ve utanç vericiydi. Osmanlı neferi çöle savrulduğunda büyük ihtimalle kimin için savaştığını ve kimin için can verdiğini düşünüyordu. Oysa Mekke’yi, Medine’yi imar eden, kutsal emanetleri canları pahasına koruyan, İstanbul’da yüzbinlerce insandan toplanan paralarla çöllere ‘Hicaz Demiryolu’nu döşeyen Osmanlı Devleti’ydi. Arap topraklarında şehirleri imar eden, başta Kudüs olmak üzere halkın barış içinde yaşamasını temin eden Osmanlı’ydı.

MEDİNE SAVUNMASI

Hicaz Seferi Kuvvetleri Kumandanı ‘Çöl Kaplanı’ Fahrettin (Türkkan) Paşa, 1918 Nisan’ının ikinci Cuma’sında Medine’de Merkad-i Mübarek’te namazını kıldıktan sonra sancağa sarınıp minbere çıkmıştı. Asker ve halk onu dinliyordu. Bu kutsal alanı son nefeslerine kadar savunmak ve gerekirse bu uğurda ölmeye hazır olduklarını ifade eden bir kumandan için teslim olmak o kadar kolay değildi. Ama çaresizdi..

Osmanlı Devleti’nin genel yenilgiyi kabul etmesinin ardından imzalanan Mondros Mütarekesi’nin 16. maddesi gereği Medine’nin derhal teslim edilmesi gerekiyordu. Fahrettin Paşa bu karara uymadı. Tam 72 gün daha Medine’yi savundu, teslim etmedi. Yiyecek, ilaç, cephane bitmişti. Fahrettin Paşa, halka ve askere daha fazla zarar gelmesin diye Medine’yi teslim etti, esir alındı. Önce Mısır’a sonra Malta’ya gönderildi. Malta’da kurtulduktan sonra Milli Mücadele’ye katıldı

ASKERİN SUYU YOK

Sıkıntı ve acılar sadece Hicaz ve Medine’de yaşanmıyordu. Cephelerde geri çekilme işlemleri sırasında ikmal kollarının yetersizliğinden terk edilen maddelerin düşman eline geçmemesi için yok ediliyor ama yeni mevzilerdeki birlikler yiyecek ve giyecek sıkıntısını alabildiğine duyuyordu. Irak harekat alanı Dicle ve Fırat nehirlerinin hemen kenarından itibaren çöl karakteri gösteriyor ve ortaya su ihtiyacı çıkıyordu. Musul’un güneyindeki Cebeli Hamrin bölgesinde yeterli su yoktu. Olsa bile birliklere su ikmali yapacak araçlar bulunamıyordu. Gönderilen araçlara ise benzin temin edilemiyordu. Askerin en önemli teçhizatı arasında yer alan matara da yoklar arasındaydı. Sonunda çare bulunmuş ve askere matara yerine testi verilmişti. Yiyecek maddeleri genellikle yerli halktan temin ediliyordu. Her ne kadar ücreti ödense de Araplar bunların alınmasından şikayetçi olup yer yer ayaklanıyordu. Ayaklananlar arasında çeteler de yer alıyordu 6. Ordu Kumandanlığı’na Erkan-ı Harbiye Reisliği adına çekilen Ekim 1917 tarihli telgrafta Bağdat’taki birliklerden eşkıyanın saldırılarına karşı dikkatli olmaları isteniyordu

İHANET CEPHESİNDE BAŞBAKANLAR DA VAR 

Ekmeğini yiyip, apolet ve madalyasını taktıkları Osmanlı’ya karşı ihanet cephesi oluşturdular. Kimi askerdi, kimi sivil... Silahlı güçlerden Dışişleri ve bürokrasiye kadar uzanan bu ihanet cephesinde Osmanlı’yı sadece cephelerde değil, uluslararası alanda hatta esir kamplarında bile arkadan vurdular.

-Güney Irak’ta Ahad adını taşıyan gizli bir ihtilal örgütü kurulmuştu. Bu örgüt Arap’lardan, daha doğrusu Osmanlı ordusunda görev yapan Arap subaylardan kurulmuştu. Bu subaylar teşkilata yeminle katılıyorlardı. Gayeleri üniformasını giydikleri Osmanlı ordusundaki her türlü askeri sırları elde etmek ve Arap halklarının Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanacakları zaman bu sırları silah olarak kullanmaktı. Ahad’ın yanı sıra Suriye’de de benzer bir örgüt kurulmuştu. Tek gayeleri Osmanlı’yı parçalamak ve Türkler’i Arap topraklarından atmaktı. Bu gayeye erişmek için Avrupa’dan da yardım alacaklardı. İngiltere, Osmanlı’ya karşı Arap İttifakı’nın önderliğini yapıyordu. 

- İstanbul’da da çok sayıda ayrılıkçı örgüt harekete geçmişti. Bunların en önemlilerinden ihtilalci El Eha-ül Arabi’nin kurucuları arasında Şam milletvekilleri Arap kökenli Şefik El Müeyyet ile Nedret-ül Madran da bulunuyordu. Nedret-ül Madran Osmanlı’ya ihanetinin ödülünü Suriye başbakanı olarak alacaktı. Hatay sorunu sırasında Türkiye’nin Suriye başbakanı olarak muhatap aldığı isim işte bu işbirlikçi Nedret-ül Madran’dı.

-Arap kökenli Albay Yasin Hilmi de Osmanlı’nın 8. Kolordu Komutanı’ydı. Şam düştüğünde Albay Yasin Hilmi anında saf değiştirmiş, Arap hükümetinin Genelkurmay Başkanı olmuştu. Albay Yasin Hilmi’nin Suriye Genelkurmay Başkanı olana kadar Osmanlı ordusu hakkında düşmanlara bilgi verip vermediği de düşünmeye değer bir soru olacaktı.

-Yarbay Nasuhi Bey de Osmanlı 7’nci Tümen Komutanı’ydı. Şam’dan tahliye sırasında Osmanlı üniformasını çıkarmış ve Arap üniforması giymişti. El Cezire Cephesi’nin (1919-1922) 13’üncü Kolordu Komutanı Albay Ahmet Cevdet’e Haziran l920’de işten el çektirilmişti. Ahmet Cevdet, daha sonra Irak Kralı Faysal’a general rütbesi ile yaverlik yaptı. Bu da işten el çektirilmesinin gerekçesini ortaya koyuyordu zaten.

-Bağdatlı Nuri (Nuri Sait) Harp Akademisi’nden sonra, Irak ve Mısır’a gitmişti. Eniştesi Cafer Askeri ve kahireli Aziz ile askeri bir teşkilat kurmuştu. İngilizlerle işbirliğine girmiş ve Hicaz’da Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in ayaklanmasında Lawrence ile birlikte olmuştu. Hicaz Demiryolu’nun tahribi ve demiryolu muhafız kıtalarına yapılan baskınlarda yer alarak fiili olarak Osmanlı Devleti’ne karşı savaşmıştı.

-Teğmen rütbesi taşıyan Paşazade Tevfik, Filistin Cephesi’nde İngiliz tarafına geçmişti. İngilizlerle işbirliği yaptığı sırada ayda 30 lira karşılığında Türk kıtalarının telefon görüşmelerini toprak hattı vasıtasıyla dinlemişti. Teğmen daha sonra Türkler’in kaldığı esir kampına yerleştirilmiş ve İngilizler’e muhbir olarak hizmetini sürdürmüştü.

-Haziran l916’da Mekke Emiri Şerif Hüseyin, Osmanlı idaresine isyan etti. İngilizler ve Arabistanlı Lawrence aşiretleri silahlandırdı. Şerif Hüseyin Mekke ve Cidde’yi İngiliz kuvvetlerinin yardımıyla ele geçirdi. Şerif Hüseyin isyanı İngilizler’e 11 milyon sterline mal olmuştu. Bu paranın l milyon sterlini doğrudan Emir’e verilmiş geri kalanı ise bu isyanın başarılmasında harcanmıştı.

LAWRENCE: HİÇBİR BEYAZ ONUN KADAR ARAP OLAMADI

11 yıl Arap dünyasını kasıp kavuran, Arap dilini lehçelerine kadar öğrenen ve “Araplar hiçbir zaman bir bayrak altında toplanamayacaklar ve tek bir devlet olamayacaklardır. Onun için en mükemmel yönetim Türk yönetimidir. Biz kendi çıkarlarımız gereği olarak ihtiyarlamış bu yönetimi yıkacağız ve istediklerimizi elde edeceğiz Fakat hiçbir zaman Türkler’in yerini alamayacağız” diyen Lawrence kimdi?

Thomas Edward Lawrence 16 Ağustos 1888’de doğdu. Doğum yeri Galler olan Lawrence’nin babası İrlandalı’ydı. 1909’da Oxford Hingh School’da okumaya başlayan Thomas Edward Lawrence zeka ve aklını ortaya koyma fırsatını bulmuştu. Doğu’ya karşı büyük ilgisi vardı. Eğitiminin bitiminde tez olarak, “Ortaçağ askeri mimarisinde Haçlı seferinin etkilerini” seçmişti. Arkeolog Hogart’la beraberliği işte bu tezle başlayacak ve Lawrence, Ortadoğu’ya doğru yola çıkacaktı.

Lawrence arkeolojik kazıları yönetiyordu. Arap köylerine gire çıka giysilerinden dillerine kadar tam bir Arap olmuştu. Bu sırada Lawrence’in casusluk hayatına iki mesai arkadaşı girecekti: Gertrude Bell ve Hubert Young... Yanında ayrıca harita işlerini yapan Leonard Wooley vardı ve böylece ‘takım’ harekete geçmişti... 1914 yılında Mısır’da İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nda vazifeye başlayan Lawrence, harita subayı olmuştu. Lawrence, Türk savaşı düzenini hazırlamaktan sorumluydu. Sabotajdan kışkırtıcılığa kadar her yönden Osmanlı’yı vuran ve yüzlerce can alan Lawrence’in neredeyse karış karış bildiği Arap topraklarındaki faaliyeti ona hem rütbeler hem de büyük şöhret sağlamıştı. Gizli servisin gizli bir mensubu değil neredeyse her şeyi bilinen bir kahramanı olmuştu.

SABOTAJ MI KAZA MI?

Destekleyenleri kadar çelme takanları da vardı. Çölden ayrıldığında albay rütbesi taşıyordu. Kralın huzurunda bile Arap elbiselerini çıkarmayacaktı. Kitaplar yazıyor, Kahire Konferansı’na katılıyordu. Churchill’den Mısır Yüksek Komiserliği teklifi bile almıştı. 1922’de herkesi şaşırtan bir kararla Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne başka bir isimle gönüllü olarak yazılmıştı. Baskılar sonucu istifa etmek zorunda kalacaktı. 4 yıl sonra bir motosiklet kazasıyla tekrar hatırlanmış ve gazeteler onun Afganistan’da vazife gördüğünü yazmıştı. Tarih 13 Mart l935’di. Lawrence motosikleti ile iki bisikletliye çarpmamak için ölüme doğru uçmuştu. Binlerce Osmanlı askerinin aç susuz bırakılıp vahşice öldürülmesinden sorumlu olan Lawrence iki çocuğun yaşaması için ölüme gitmişti. Kaza anlaşılır gibi değildir ve bir suikast veya intihar şüphesi her zaman var olmuştur.