‘Daha’: Esaretin bedeli

Cuma, 12 Ocak 2018 - 13:30

‘Daha’: Esaretin bedeli
 
Kerem Akça, 12 Ocak 2018’de vizyona giren filmleri değerlendirdi
 
KEREM AKÇA / kerem.akca@posta.com.tr
 
Hakan Günday’ın romanından uyarlanan “Daha”, göçmen kaçakçılığının psikolojik sancılarına dikkat çeken ve asap bozucu baba-oğul ilişkisiyle çarpan başarılı bir ilk film. Oyunculukta rüştünü ispatlayan Onur Saylak, ilk yönetmenlik sınavından geçer not alırken, Ahmet Mümtaz Taylan-Hayat Van Eck ikilisinin yakaladığı uyum nefes kesecek.
 
Asap bozucu, sert ve defolu bir baba-oğul ilişkisi
 
Gaza (Hayat Van Eck) ve Ahad (Ahmet Mümtaz Taylan)… 14 yaşındaki Gaza, yaşadığı sahil kasabasından ayrılıp liseyi büyük şehirde okumanın hayallerini kurar. Babası Ahad ise onu, bulaştığı insan kaçakçılığı işinin bir parçası haline getirir. Gaza’nın ergenliği, babasının baskıcı karakterinin gölgesinde ve sürekli gözlemlediği göçmenlerle iç içe geçmeye başlar. Ahad şiddete eğilimli bir Yunan tanrısı gibiyken, Gaza bir Werner Herzog filmi ötekisi gibidir.
 
“Daha”da Onur Saylak, ‘güçlü bir hikaye’den destek alarak sarsıcı bir buhranın sinemasını yapmış. ‘15 gün sonra daha’, ‘27 gün sonra daha’ gibi aralar aslında es verilen ‘mahkumiyet’ sürecini simgeleştiriyor. Filmde bu yoldan ilerleyen bir yapı var. Bir çeşit anti-hapishane filmi damarı gibi… Ataerkil Türk toplumuna saplanmış asap bozucu baba-oğul ilişkisi, ‘göçmen kaçakçılığı’nın sancılarıyla nefes alıp vererek ‘defolu’ hale geliyor. Ahad karakteri, sanki Yunan mitolojisinde şarap, bereket ve uyuşturucu tanrısı olarak bilinen Dionysus’u temsil ediyor.
 
“Daha”nın göçmen kaçakçılığına yorumu, ‘aşağıdakiler-yukarıdakiler’in çok ötesinde. Buradan canlananlar, bize renk filtreleriyle soyut bir etkileşim veriyor. Haliyle, ‘şiddet’ten, ‘tecavüz’den beslenerek körelen bir ‘baba-oğul’ ilişkisi çıkıyor karşımıza… Bir ucu da kutsal bir yuvanın çok ötesine geçip ‘defolar’dan beslenen yarı-profesyonel bir ‘usta-çırak ilişkisi gerilimi’ne kayıyor.
 
Onur Saylak, şiddeti ve alkolizmi; kamerayı sakin bir şekilde kapının arkasında tutarak, öne bir obje koyup odağı kaydırarak yansıtıyor. ‘Aşağıdakiler’in hayatı da yeşil ve kırmızı filtrelerle el-omuz kamerasından destek alan bir yeraltı kültürünün bir parçasıymış gibi sunuluyor. Zamanla vahşi ve ayrıksı tona aşina oluyoruz. Kieslowski’nin ‘Üç Renk Üçlemesi’ ile anılan son dönemiyle Herzog’un ötekileri kurmacaya adapte etmesiyle ustalaştığı ilk dönemini kesiştirme arzusu ucundan hissediliyor.


 
Karanlık dünyasıyla vurucu ve melankolik anlar yaratıyor
 
Oyuncuların tamamı bir uyum içinde… Her zamanki kalitesiyle büyüleyen Ahmet Mümtaz Taylan, Arapça konuşarak az ama öz rolünde kariyerinin en iyi performansını sergileyebilen Tuba Büyüküstün, Pervin Bağdat ve diğerleri Saylak’ın oyuncu yönetimindeki becerisinden destek alıyorlar. Feza Çaldıran’ın üst açıları vurucu. Filmin ritmine büyük katkı yapan kurgucu Ali Aga’nın zaman atlamaları için seçtiği büyük puntolu ara yazılar, atmosferi anlamlandırıyor. 
 
“Daha”, belki “Kumun Tadı”nda (2014) yarım yamalak ele alınan göçmen kaçakçılığına dair, “Otobüs”ten (1975) bu yana Türkiye’den çıkan en iddialı film olabilir. Sömürüye kayan ve genelde ‘mağdurlar’ın tarafından bakılan alanda farkını ortaya koyuyor. Sahici performansların katkısıyla bize tesir eden, bir melankolik dünya temsiline dönüşüyor. Asla karanlıktan çıkmayan iki karakterin aşağıdaki mültecilerle etkileşimi bize akıllardan çıkmayacak anlar armağan ediyor. 
 
Sürenin gereksiz uzaması bu ‘çarpıcılık’ adına orta bölümde ufak sancılara yol açıyor. Finalin tam bağlanamaması da cabası. Ancak Saylak’ın tipik bir ilk film hatası olarak birden fazla son çekmesi gayet doğal. Diğer yandan film, el-omuz kamerasını anlamsız kullanmayıp bir üsluba dönüştürme arzusuyla dikkat çekiyor. Buna kaydırmalı uzun planlar, ara planlar ve yakın planlar da ekleniyor. Nihayetinde izlemesi zor bir hikayeyi, tutarlı sanat yönetimi, etkili ses tasarımı ve baskın müzikle çözülmüşken buluyoruz. 
 
“Daha”nın en rahatsız edici tarafı, asap bozucu ve ayrıksı baba-çocuk ilişkisi… Bu ikilinin etkileşimini tetikleyen ise göçmenlerle yasadışı ilişkinin tarifsiz ahlaksızlığı sanki. İkiyüzlülükle ‘öteki’ haline gelen iki karakter, tabiri caizse ‘sıra dışı’ varlıklarını yaşatabiliyorlar. Film, şov yapmadan kendi kritik meselesini en sahici, vurucu ve melankolik tarafıyla yansıtabiliyor. Göçmen kaçakçılığıyla ilgili dertlerini de yerine ulaştırıyor.
 

FİLMİN NOTU: 6.4
 
Künye:
Daha
Yönetmen: Onur Saylak
Oyuncular: Ahmet Mümtaz Taylan, Hayat Van Eck, Turgut Tuncalp, Tuba Büyüküstün, Pervin Bağdat
Süre: 115 dk.
Yapım yılı: 2017

‘THE POST’: ‘BAŞKANIN BÜTÜN ADAMLARI’NIN FEMİNİST ÖN BÖLÜMÜ GİBİ
 
“The Post”, alanında zaman geçtikçe klasiğe dönüşebilecek, tüm dünyanın ihtiyacı olan, önemli bir sır perdesini aralayan, sağlam ve iyi çekilmiş bir gazetecilik filmi. Özellikle Meryl Streep döktürüyor, Steven Spielberg ise uzun süredir gördüğümüz en iyi eserine imza atıyor.
 
Adeta baskıdan yeni çıkmış gazetenin dokusu iyi-kötüyü ayırıyor
 
Vietnam Savaşı’nın son yıllarında ABD’deki kargaşadan herkes haberdar. O süreçle ilgili fazlaca film de yapıldı. Özellikle Watergate Skandalı’nın kirli çamaşırlarını deşen “Başkanın Bütün Adamları”nda (“All the President’s Men”, 1976), Carl Bernstein ve Bob Woodward’un hikayesine aşırı düşük tempolu bir gazetecilik filmi başyapıtı üzerinden bakılmıştı. O Alan J. Pakula klasiğinden 41 yıl sonra Steven Spielberg, orada hiç adı bile geçmeyen gazetenin sahibesi Kay Graham ile Jason Robards tarafından canlandırılan editörü Ben Bradlee’nin ‘Pentagon belgeleri’nin sızdırıldığı yıllarda yaşadıklarını ele alıyor. Yani 1972’te patlayan Watergate Skandalı’nın öncesine bakıyor. Bu iki karakteri ise Streep ve Hanks canlandırıyor.


 
1966’da Vietnam Savaşı ile başlayan eser bizi 1971’e atıyor. Bu nostaljik giriş yerinde. İlk olarak orada gazetenin toplantısında erkeklerin arkasında tek başına kalan ve hegemonyadan kendini zor çıkaran ‘kadın patron’un dramına bakılıyor. Onun devamında da aslında editörüyle diyaloğunda olup bitenler, Kennedy, Reagan ve dönemin savunma bakanı ile yakın ilişkisi, sağcı kesimle bağlantısı sebebiyle karar aşamasında oluşan durumlar mercek altına alınıyor.
 
Janusz Kaminski, özellikle tek ışığın içeri girdiği, beyazın farklı tonlarını yaşatırken katmanlı olabilen bir doku kurmuş. 1.85:1’i özellikle dönemden kopmamak için seçmiş. Bu yapıda Beyaz Saray’ın içindeki konuşmalar da el kamerasıyla dışarıdaki bir ‘gözlemci’ konumuna geçtiğimiz, gece sahnelerinde karanlığı öne çıkaran ve arkadan gördüğümüz Nixon’ın sesinden destek alarak ‘sansürcü’ zihniyeti ortaya koyuyor. Spielberg, ayrımın siyah ile beyaz kadar net olduğunu ortaya koyarken, gazete kağıdından, baskı aşamasından ve panjurun açık bir yerinden sızmış ‘tek bir ışık’ ile fazlasıyla kapı açabiliyor. Baskıdan yeni çıkmış gazetenin dokusunu teneffüs etmemizi sağlıyor.
 
Bunun ötesinde Peter Weir’dan Billy Wilder’a, Samuel Fuller’dan Oliver Stone’a uzanan gazetecilik filmi yöneten isimlerin yanına ‘usta işi bir deneme’ ekliyor. Yeni milenyumun ‘Başkanın Bütün Adamları’ olarak parlayan “Devlet Oyunları” (“State of Play”, 2009), “Gizli Gerçekler” (“Nothing But the Truth”, 2009) ve “Durum” (“The Situation”, 2006) son 17 yılda bu alanın en iyileriydi. “The Post”, onların arasına rahatlıkla giriyor.
 
Spielberg ekibi oluştururken zeki davranmış
 
Açıkçası burada The New York Times’dan çıkan haber sonrası umudunu kesmeyen The Post’un elemanların azimli mücadelesi nefes kesici. Bunun ötesinde de onlara uygulanan ambargoyu hem lehlerine çevirme arzusunda, hem de gazetecilikte devrim yapma duruşunda bir öncülük var. Bu da ister istemez ‘takipçileri yaratma’ olarak karşılık buluyor.
 
Gazetelerin hükümetle, başkanlarla yakın temas içinde bulunduğu ortamda (ki The Post Beyaz Saray’la aynı eyalette) The Post’un kendi ilkelerinden vazgeçmediği derslik tablo, iki püf noktasıyla iyi yansıtılıyor. Birincisi gevezelikten öteye geçemeyen “Spotlight”ın (2015) sadece ortak senaristi Josh Singer’ın, ikincisi ise son filmlerinde zamana adapte olamayan kurgucusu Michael Kahn’ın yanına daha genç bir ortak montajcının eklenmesi.
 
Başı sonu arasındaki tutarlılık dahi siyah-beyaza kaykılan katmanlı gri dokuyu besliyor. Yönetmen Pentagon belgelerinin yayınlanma şekline dair bütün sırları aralarken olayın The Times yüzünü de merak ettiriyor. Ve de “Başkanın Bütün Adamları”nın enerjik, sarsıcı, aydınlatıcı, kilit ve feminist ön bölümünü duyuruyor. Kendi kariyerinin en iyi 10 filmi arasına da bir ekleme yapıyor. “The Post”, demokratı cumhuriyetçisi fark etmeksizin üstten kimlerle ilişkiye girerse girsin kendi ahlak anlayışından vazgeçmeyerek ‘gerçekler’i yansıtmakta ‘lider’ ve ‘öncü’ olmuş bir gazetenin azmini etkileyici bir filmle taçlandırıyor.


FİLMİN NOTU: 7.1
Künye:
The Post
Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular: Meryl Streep, Tom Hanks, Bob Odenkirk, Tracy Letts, Sarah Paulson
Süre: 118 dk.
Yapım yılı: 2017

‘DELİHA 2’: DAHA FEMİNİST VE DAHA TUTARLI
 
2014’te çekilen ve ilki 1.5 milyon seyirciyi geçen komedi serisinin ikinci halkası “Deliha 2”, film olarak daha derli toplu bir iş. Gupse Özay’ın yönetmenlik koltuğuna geçmesiyle “Deliha”nın teknik zayıflıklarının bertaraf edilmesi de, yan oyuncuların ‘renkli bir komedi’ye destek vermeleri de mümkün olabiliyor.
 
Zeliha (Gupse Özay) burada da zıpırlığıyla başına sürekli yeni dertler açmayı beceriyor. İlk filmde aşkın peşinde koşan Zeliha, bu kez bir kariyer yapmanın yolunu arıyor. Aşçı olmanın hayalini kurarak bir restoranda çalışmaya başlıyor. Peki ya Zeliha’nın sonunda hayalini kurduğu şeylere ulaşması için ne kadar şansı vardır?
 
2014’te ‘Şoför Nebahat’ı ‘Nia Vardalos’ kimliğinde canlandırarak start alan ‘Deliha’ serisi, ikinci filminde seviyeyi yükseltmiş. Hakan Algül ile teknik ekibin değişmesiyle ucuz ve antipatik tiratların yerine; meselesi ve dramatik yapısı olan, fena kurgulanmamış ve feminist söylem sahibi bir çalışma gelmiş. Reji koltuğunda senaryoyu da yazan Gupse Özay’ın olması yaramış. Oyuncu, kendini öne çıkarmayıp ‘iticilik sömürüsü’nü engellemiş ve mizahın kaba tarafını törpülemiş.


 
İlk filmde anca yan oyuncular (Zeynep Çamcı, Cenk Durmazel) devreye girdiğinde bir ‘kalite’ sözü verilebiliyordu. Burada ise Eda Ece’den Aksel Bonfil’e uzanan tüm oyuncu kadrosu bir renklilikle oyuncu yönetiminin bir parçası oluyor. Bu enerji, filmi izlenesi bir ‘yemek komedisi’ne dönüştürüyor çoğu zaman.
 
Komedide kadın yönetmen bulmak zor. Bu sebeple Özay’ın üçlü kurgucu ekibinden ve Baruönü’nün filmleriyle çıkış yapan görüntü yönetmeni Jean-Paul Seresin’den beslenmesiyle aslında bir görsel emeğini es geçmemeliyiz. Zaman atlama için yapılan uyum kesmeleri birçok sahnede akıcılık getiriyor, devamlılık kurgusu da ‘mizah’a uygun bir şekilde kullanılıyor.
 
Elbette kadrajları kaçırma gibi ilk film acemilikleri var. Ama onları da ‘bu iyi niyetli yükseliş’in içerisinde olağan hatalar olarak görmek gerek. “Deliha 2”, bir “Görümce”nin (2016) seviyesinde olmasa da serinin içinde Yeşilçam usulü ‘yeni bir başlangıç’a işaret ediyor.


FİLMİN NOTU: 4.3
Künye:
Deliha 2
Yönetmen: Gupse Özay
Oyuncular: Gupse Özay, Eda Ece, Derya Alabora, Aksel Bonfil
Süre: 106 dk.
Yapım yılı: 2018

‘ARAMIZDAKİ SÖZLER’: TUTMAMIŞ VE GÜLÜNÇ BİR ROMANTİK-MACERA
 
Idris Elba ile Kate Winslet’ın Mel Brooks’un elinde ‘parodi’ malzemesine dönüşeceği “Aramızdaki Sözler”, tutmamış bir romantik-macera denemesi. İsrailli Hany Abu-Assad, yaşadığı iletişim sorununu oyunculara da mizansene de yansıtarak herkesin farklı telden çaldığı garip bir seyir sürecine yol açıyor.
 
Trajik ve korkunç bir uçak kazasından sonra zor durumda olan iki yabancı Ben (Idris Elba) ve Alex (Kate Winslet), karla kaplı bir dağdan kurtulmak için ant içerler. Herhangi bir yardım gelmediğinin farkına vardıklarında yüzlerce kilometrelik vahşi doğada çaresiz kalırlar ve amansız bir yolculuğa çıkarlar. Bu felaketten sağ kurtulabilmeleri için birbirlerini dayanmaya zorlarlar.
 
Hiçbir aşaması için ‘olmuş’ denemeyecek anlamsız romantik-macera, adeta skeçleri birbirine bağlayınca bir hikaye kurgusu oluşturabilmiş. Winslet ile Elba’nın da acı çektikleri yüzlerinden hissediliyor. Senaryo niyetine donatıldığımız ‘birbirine laf yetiştirme seansları’, ister istemez trajikomik anları karşımıza çıkarıyor. Aslında ‘yola çıkış’, ‘uçak kazası’ ve ‘geri dönüş’ olarak üç klasik bölüm var. Charles Martin’in 2011’de çıkan aynı adlı romanı da buna destek veriyor.
 

Ama Atıf Yılmaz filmlerinden kopup gelmiş gibi duran karakterler kendi ayaklarına sıkıyorlar adeta. Seks sahnesi biraz inandırıcı. Ama Winslet’ın kalitesi filmin bütününe yetmiyor. Elba’ya zaten kendi dilini konuşmadığı anlar hariç –bkz. “Beasts of No Nation”- perdede kimse inanmıyor. Fakat işin ilginci “Vaat Edilen Cennet” (“Paradise Now”, 2005) ve “Ömer”le (“Omar”, 2013) tanınan Assad kendini aşırı ciddiye alıyor. Bunun sonucunda “Kurye”nin (“The Courier”, 2012) ardından ikinci İngilizce filminde de fena halde tökezliyor.
 

FİLMİN NOTU: 3
Künye:
Aramızdaki Sözler (The Mountain Between Us)
Yönetmen: Hany Abu-Assad
Oyuncular: Kate Winslet, Idris Elba, Beau Bridges, Dermot Mulroney
Süre: 112 dk.
Yapım yılı: 2017

‘ZİRVE’: TRAPERO’NUN ÇIRAĞI SİNEMA SÖZÜ VEREMİYOR
 
Senaristlikle sinemaya giren Arjantinli Santiago Mitre’nin üçüncü yönetmenlik denemesi “Zirve”, başkanların yaşadığı yozlaşma, şantaj dolu dünyayı eleştiri yağmuruna tutuyor. Ama başrolde döktüren Ricardo Darin’e, Alfredo Castro, Elena Aya, Paulina Garcia, Christian Slater gibi büyük isimler anca cılız bir ‘cameo’ desteği verebiliyor.
 
Arjantin'in başkanı Hernan Blanco (Ricardo Darin), tıpkı diğer devlet adamları gibi La Cordillera'da düzenlenen üst düzey Latin Amerika siyasi zirvesine katılır. Hem kendi heyeti ve ülkesinin, hem de zirveye katılan komşu ülke başkanlarının ve arka plandan zirveye yön vermeye çalışan büyük güçlerin Hernan'dan beklentileri vardır. Gazetecilerle dolu otelde onu zor duruma sokan sadece dönen politik oyunlar olmayacaktır.
 
Pablo Trapero, Yeni Arjantin Sineması’nın önemli figürlerinden biridir. Martel, Alonso kadar kalıcı olmasa da kendi sesini duyurmuştur. Santiago Mitre ise onun “Aslan İni” (“Leonera”, 2008) ve “Akbaba”sında (“Carancho”, 2010) senaristlik yaparak tanındı. “Öğrenci” (“El Estudiante”, 2011) ve “Paulina”nın (“La Patota”, 2015) ardından kariyerinin üçüncü yönetmenlik denemesi “Zirve” (“La Cordillera”, 2017) ile bir ‘politik-gerilim’e imza atıyor.

 
Açıkçası Roberto Ando’nun çektiği kardeş film “İtiraflar”da (“Le Confesioni”, 2016), Almanya sahilinde G8 buluşması tutmamıştı. Burada da bütün ülkelerin liderleri, içerideki şantajın, skandalın, yozlaşmanın üzerine koyamıyor. Elena Anaya, Paulina Garcia, Alfredo Castro bu ‘soğuk dünya’da sadece ‘yüz’ olarak boy gösterebilirken, Christian Slater da ABD Dışişleri Bakanı kimliğiyle aşırı ‘yapay’ duruyor.
 
Mitre, görüntü yönetmenine göre üslup belirleyen bir isim. Burada da dar odak üzerine giden bir dinginlik var. Bu da ‘yozlaşma’yı yansıtmak için planlanmış. Ama bir taciz olayını ele alan “Paulina”da olduğu gibi ‘skandal’ı izlerken tutarlılık yerini ‘mesaj kaygısı’na bırakıyor. El-omuz kamerasıyla çekilmiş “Öğrenci” en azından tutarlıydı. Ama “Zirve”de karizmasıyla bile mest edebilen Darin dışında bir şey kalmıyor elimizde. Görsel açıdan birbirine uymayan kareler ve kurgu geçişleri görsel yapının ‘hoyratça’ dağınıklaştırılmasını sağlıyor.


FİLMİN NOTU: 3.8 
Künye:
Zirve (La Cordillera)
Yönetmen: Santiago Mitre
Oyuncular: Ricardo Darin, Elena Anaya, Paulina Garcia, Alfredo Castro, Christian Slater
Süre: 118 dk.
Yapım yılı: 2017
 
‘RUHLAR BÖLGESİ: SON ANAHTAR’: ELDE BİR ŞEY KALMAMIŞ
 
2010 tarihli ‘ruh filmi başyapıtı’ “Ruhlar Bölgesi”nin dördüncü halkası “Ruhlar Bölgesi: Son Anahtar”, 105 dakikalık süresinin bir devam filmi için anlamsızlığıyla da dikkat çekiyor. Önemli rollerden birindeki Lin Shaye’in canlandırdığı medyumun kişisel hikayesi, fenomenin ruhuna yakışmayan yeni yönetmenle tatmin etmekten uzak.
 
Ruhbilimci Elise Rainier (Lin Shaye), bir kez daha asistanları Specs (Leigh Whannell) ve Tucker (Angus Sampson) ile bir kurtarma eylemine girişir. Ancak bu kez hayatı boyunca gördüğü en korkutucu savaş onu beklemektedir. En kişisel ruh avıyla yüzleşerek çocukluğunun geçtiği eve döner ve geriltici olayların ortasına çekilir.
 
Üçüncü filmde medyum karakterine yoğunlaşma vardı. Bu da az çok bir ‘ön bölüm’ vizyonu ortaya koymuştu. Burada onun devamını yani ‘gereksiz uzatılmış bir hikaye’yi izliyoruz. Yeni gelen Adam Robitel seriye bir şey katmamış. Aksine Rainier üzerinden geçmişte açılan ve 2010’a sıçrayan ‘öykü’ biraz oyalıyor.


 
Ama görsel yapıda renk tutarlılığı üzerine bile uğraşılmamış. İlk filmin seriye kattığı mat renkler unutulunca Wan’ın mirası da sömürülmeye başlıyor. Ama yönetmen, artık yapımcılık koltuğuna abone olduğundan buna itiraz etmeyebilir. Yani bu ‘danışıklı dövüş’ her açıdan gereksiz bir 105 dakika temsili…

 
FİLMİN NOTU: 3.7
Künye:
Ruhlar Bölgesi: Son Anahtar (Insidious: The Last Key)
Yönetmen: Adam Robitel
Oyuncular: Lin Shaye, Leigh Whannell, Angus Sampson, Caitlian Gerard
Süre: 105 dk.
Yapım yılı: 2017
 
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU:
 
LOVING VINCENT: 8.8
SUBURBICON: 6.8
PADDINGTON 2: 6.7
BUĞDAY: 6.7
KÖRFEZ: 6.6
GODARD VE BEN (LE REDOUTABLE): 6.5
KALP ATIŞI DAKİKADA 120 (120 BPM): 6.3
MUHTEŞEM SHOWMAN (THE GREATEST SHOWMAN): 5.8
AİLE ARASINDA: 5.6
STAR WARS: SON JEDI (STAR WARS: THE LAST JEDİ): 5.6
ÖLÜM OYUNU (THE VAULT): 5.5
ARİF V 216: 5.4
ÖTEKİ TARAF: 5.4
ACI TATLI EKŞİ: 4.8
EYVAH ANNEM DAĞITTI 2 (BAD MOMS 2): 4.8
MAİDE’NİN ALTIN GÜNÜ: 4.2
KARABASAN (SLUMBER): 4.2
FERDINAND: 4
MARTILARIN EFENDİSİ: 4
JUPİTER’İN UYDUSU (JUPITER HOLDJA): 3.6
ÇİZGİ ÖTESİ (FLATLINERS): 3.4
İNTİKAM (THE FOREIGNER): 3.2
İNGİLTERE BENİM (ENGLAND IS MINE): 3.1
THE PARTY: 3
JUMANJİ: VAHŞİ ORMAN (JUMANJİ: WELCOME TO THE JUNGLE): 2.8
PES ETME (STRONGER): 2.8
POYRAZ KARAYEL: KÜRESEL SERMAYE: 2.3