'Davet Farelerini' mimlemek işimiz'

İletişim ve marka yönetimi şirketi 'bernaylafem'in ortağı Berna Naipoğlu'nu organizasyonunu yaptıkları Vogue Türkiye'nin Paris gezisi sırasında tanıdım

'Davet Farelerini' mimlemek işimiz'


Ankaralı’ydınız, İstanbullu oldunuz.

9 - 10 yaşlarındaydım, İstanbul’a taşındık. Babam İstanbul aşığıydı. Taşınmak için hep bir fırsat kollardı. Ağabeyim İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’ni kazandı. O dönemlerde de siyasi olaylar vardı. Ağabeyimi yalnız bırakmamak için hep beraber İstanbullu olduk. Sonra da dönmeyi hiç düşünmedik...

İletişimci olmak istiyordunuz ama edebiyat fakültesine gittiniz?

Babam avukattı ve benim de hukukçu olmamı istiyordu. Üniversitede ilk tercihim hukuktu. Olmadı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdim. İletişimci olmak hep kafamda vardı. Üniversite sonrası yurtiçinde ve yurtdışında iletişim üzerine eğitimler aldım.
Türkiye’de o dönem iletişim deyince akla iki isim gelirdi: Betül Mardin ve Deniz Adanalı. 1990 yılında Betül Mardin’in yanında staja başladım. Staj yaparken görevim, zarfların üzerine gönderilecekleri adres ve isimleri yapıştırmaktı.
Tek yaptığım bu olunca boş boş yapıştırmak yerine kağıtları okumaya başladım. Böylece zaman içinde kimin hangi şirkette hangi pozisyonda çalıştığını öğrendim, adresleri ezberledim. Bu zarflardan öğrendiklerim daha sonra çok işime yaradı.

Sonra iş hayatınız nasıl devam etti?

Betül Mardin’in kadrosunda boş yer yoktu. Stajım bitince onun yanında işe giremeyeceğimi anladım. Vakko’nun patronu Cem Hakko’dan iş görüşmesi için randevu aldım ve işe kabul edildim. Stajım bitince yine 1990’da işe Vakko’da iletişim koordinatörü Deniz Adanalı’nın ve Cem Hakko’nun asistanlığını yaparak başladım.
Bu asistanlık süreci iletişim konusunda yeni bir üniversite bitirmek gibiydi. Altı sene sonra, Deniz Adanalı Vakko’dan ayrılınca iletişim koordinatörlüğü görevini ben üstlendim. 14 yıl boyunca da Vakko’da bu görevi sürdürdüm.

Vakko’dan kopuş süreci nasıl geçti?

Vakko’ya ayrılacağımı ve kendi işimi kuracağımı 6 ay önceden bildirdim. Yerime birini yetiştirdim. Vakko’dan ayrılmaya ve Sinan Naipoğlu ile evlenmeye aynı dönemde karar verdim.
Sinan, kendi işimi kurmam konusunda beni çok yüreklendirdi. Cem Hakko’ya gideceğimi söylediğimde bana, “Gemiyi en son sen terk edersin zannediyordum” demişti.
Ben de Cem Bey’e, “Kendi işini kurarsan başarılı olamazsın” derseniz kalırım dedim. Başarılı olacağıma o da inanıyordu ve kal diyemedi. Şunu da söyleyeyim: Vakko’da gelebileceğim en iyi yere gelmiştim. Soyadım Hakko olmadığına göre bundan daha fazla ilerlemem mümkün değildi.

Fem Güçlütürk ile ortaklık fikri nasıl doğdu?

Ben Vakko’da çalışırken, Fem de Alarko’daydı. Alarko’nun turizm kuruluşu Hillside’da yöneticiydi. Vakko ve Hillside olarak birlikte işler yapmış ve harika sonuçlar almıştık. İyi de arkadaş olmuştuk. Fem’in netliği ve dobralığı beni çok etkilemişti.
Ben ne kadar duygusalsam, Fem o kadar gerçekçiydi. Birbirimizi tamamlıyorduk. Fem de işten ayrılmış, çocuğunu büyütüyordu. ‘Beraber iş kuralım’ diye konuşurduk. Sonunda bunu gerçekleştirdik.

Kendi işinizi kurunca piyasada kabul edilme süreci yaşadınız mı?

Önceki yıllarda iyi bir çevre ve mesleğimde iyi bir isim yapmıştım. 14 yıl profesyonel hayattan sonra Fem ile Temmuz 2004’te kendi işimizi kurduğumuzda kimsenin ‘Bize müşteri olun’ diye kapısını çalmadık. Hep işler bize geldi. Sermayemiz isimlerimiz olduğu için şirketimizin adını ‘bernaylafem’ koyduk.

Şirketi kurduğunuzda kaç kişiydiniz?

3 kişiydik. Şimdi 10 kişiyiz. Daha büyümeyi de düşünmüyoruz. Bu sayıyla devam edeceğiz. Ekibimize katılmasını çok istediğimiz 11. kişi olsa bile onu almak için mutlaka 1 kişiden vazgeçmemiz şart.
Biz yaptığımız işi butik olarak yürütmek ve fabrikasyona dönüştürmemek istiyoruz. Her organizasyonda tüm detaylarla mutlaka biz ilgileniyoruz. Ekibimiz de bize destek oluyor. Bu yüzden daha büyümeyeceğiz. Zaten şu aşamada böyle bir arzumuz da yok.

Kişisel tanıtımını yaptırmak için şirketinizin kapısını çalanlar oluyor mu?

Seçim zamanı milletvekilleri geldi. Kabul etmedik. Çünkü siyasete kendimizi yakın hissetmedik. Geçen 6 yılda iş ve sanat dünyasından 5 tane kişisel proje aldık. İsim veremem. O kişilerin bizim yönlendirmemizle hareket ettiklerinin gizli kalması gerekiyor. Türkiye’de kendisine yatırım yapan çok az.

Hazırladığınız tüm organizasyonlarda bulunuyor musunuz?

Hepsinde mutlaka konukları kapıda karşılarız. Geçtiğimiz günlerde vefat eden sosyetenin saygın siması Monik Benardete bir davette yanıma gelip bana şöyle demişti: “Artık, ev sahipleri misafirden daha misafir oldu. Kapıya 2-3 hostes koyuyorlar, ellerine listeleri veriyorlar ve konuklarını karşılamıyorlar.
Bana kapıda ismim soruluyor. Monik Benardete’yi tanımayanlar bu işi yapmamalı. Siz yaptığınız organizasyonlarda ev sahibesi olarak herkesi kapıda karşılıyorsunuz ve tüm misafirlerinize adıyla hitap ediyorsunuz”.
Buna karşılık NTV’nin 10. Yıl Kutlamaları’ndan sonra Ali Saydam bana mektup yazıp, “Düğün sahibi gibi kapıda durup gelenleri karşılamanız dışında her şey çok güzeldi” demişti. Herkesi aynı anda memnun etmek zor. Bunu öğrendim.

Bedavaya yiyip içmek ve eğlenmek için davetli olmadığı halde gelenler oluyor mu?

‘Davet Fareleri’ dediğimiz bir grup var. Hepsini tanıyoruz. Sahte basın kartıyla davetlere girmeye çalışanlar da oluyor. Onları mimlemiş durumdayız. Nadiren olsa da çok önemli organizasyonlara davetli olmadan gelen tanınmış, sosyetik isimler de var!
Davetliymiş gibi gülerek içeri giriyorlar. Davetli olmadıklarını bilmemize rağmen onları geri çevirmiyoruz. Ne yapıp edip bir masaya oturtuyoruz.

En gurur duyduğunuz şey neydi?

Hem çocuk hem de kariyer yapmış olmakla gurur duyuyorum. En büyük başarım 3.5 yaşındaki oğlum Efe. Efe doğduğunda iş hayatından kopmadım. Efe’yi ikinci aydan sonra ofise getirdim. İş görüşmelerime götürdüm.
En ciddi toplantılarda bile yakınımda oldu. Ofiste Efe’ye oda yaptık. 7 ay yan odada yatırdım. Emeklemeye başlayınca hijyen için ofise getirmemeye başladım ama Efe’ye 22 ay meme verdim. Sonuçta bir oda farkıyla hem çocuk, hem de kariyer yaptım. Anneler bunun ne güç bir iş olduğunu eminim çok iyi anlayacaklardır.

Eşiniz Sinan’dan bahseder misiniz?

Sinan ile 2002 yılında tanıştık. Vakko, milli takımları giydiriyordu, Sinan da sutopçuydu. Sutopu milli takımını da giydirmek istedik. Federasyondan, görüşmeler için avukat olarak Sinan’ı gönderdiler ve tanıştık. 2 yıl flörtten sonra Sinan 2004 yılında bana evlenme teklif etti.
27 Haziran 2004’te Es Kandil’de evlendik. Sinan ortağım Fem gibi, benim zıt karakterim. Kendimde olmayan birçok şeyi onda buldum. Sinan net, gerçekçi ve sorunları yok saymak yerine üstüne giderek çözmekten yana birisi.
Ondan çok şey öğrendim. Sinan da babam gibi avukat, aynı zamanda öğretim görevlisi. Belki beni etkilemesinde gizliden gizliye bunun da rolü vardır.

Geçen ay çok sevdiğiniz babanız Avukat Nejat Etkin’i kaybettiniz...

Babacığımdan hayata sevgiyle bakmayı, güleryüzün ne kadar önemli olduğunu, en büyük zenginliğin dost sayısıyla doğru orantılı oluştuğunu, kimseyi ezmeden de başarılı bir meslek yaşamı sürdürülebileceğini, güzel bir Türkçe ve kültür donanımıyla konuşmanın muhteşem bir iletişim ortamı yarattığını öğrendim. Ne mutlu bana böyle bir babam vardı. Bir de canım annem var. Allah onu bize bağışlasın. Babamın acısını Allah bize unutturmasın.

Üniversitede de ders veriyorsunuz.

9 yıldır Kültür Üniversitesi’nde ders veriyorum. Ondan önce İstanbul Üniversitesi’ndeydim. Prof. Dr. Nükhet Güz oradan Kültür Üniversitesi’ne transfer olurken beni de istedi. Çünkü bizim anlattığımız dersler teoriden ziyade sektördeki aktif hayat. Öğrenciler gerçek hayatta neler olduğunu merak ediyor.

Dünya Gazetesi’nde 8 yıl boyunca yazdığınız köşe yazılarını ‘Gün Işığında’ adıyla geçen yıl kitap yaptınız. Bir kitap daha düşünüyor musunuz?

Benim bilinirliğim sadece iş ve cemiyet dünyasındaydı. Kitabım sayesinde başka kesimlerde de tanındım. Sokakta, ‘Kitabınız çok güzeldi’ diye yolumu çevirenler, koşup kitap alıp imzalatmaya gelenler oldu.
Hep istediğim bir şeydi ve yapabildiğim için mutluyum. Şimdi de roman yazmayı düşünüyorum.

Hayallerinize ulaştınız mı?

Mesleğimde başarılı olmak, iyi anne olmak, mutlu aile kurmak, köpeğim olması gibi basit hayallerim vardı. Tam olarak hayalini kurduğum hayatı yaşıyorum. Ama kendi kendime kaldığımda yaptıklarımı değil yapamadıklarımı düşünüyorum.
Başkalarına karşı ne kadar toleranslı olsam da kendime döndüğümde hep eleştiren biri oluyorum. Yaş aldıkça bazı şeyleri daha net görmeye başladım.
Evrende öyle bir enerji var ki, tam mutlu olup şımaracağım sırada bir güç beni aşağı çekip dengeliyor. Dünyanın kuralının bu olduğunu öğrendim. Ama şikayetim yok. Yaşamaktan memnunum...

Röportaj: Huban Ayşem
huban.aysem@posta.com.tr

5
Yandex.Metrica