Dayanışma olmasa hayat zor

Ümraniye'de Artvin'lilerin yüzde 90'ı emekli. Memleketlerinde bulunan doğal kaynakların değerlendirilmeyişinden yakınıyorlar

Perşembe, 25 Şubat 2010 - 05:00

Dayanışma olmasa hayat zor

Ümraniye’de Artvinliler Kültür ve Yardımlaşma Derneği’ndeyiz. Dernek binasının altı lokanta, üst katta bir köşesi sedir ve kilimlerle yöresel anlayışla döşenmiş. Bir yanı dar uzun, kahvehane gibi kullanılıyor; Ümraniye’deki Artvinlilerin buluşma, sohbet etme, oyun oynama mekânı. Alt kat ise, dernek merkezi, başkan Metin Kar’ın masası da burada. Önce, yöresel bölümdeki sazlı-sözlü muhabbetimizden söz etmeliyiz. Kilimli sedirler Ümraniye’deki Artvinlilerle dolmuş, sedir yetmemiş, sandalyeler dolmuş, çocuklar yere oturmuş. Çayları içip, sohbet ediyoruz. Mustafa Yeşilyurt saz çalıyor, Mahmut Yeşilırmak tulum şişiriyor. Oyun havaları, türküler… Ve de sohbet… Bir dokun bin ah dinle misâli, ama önce acısız ya da az açılı tarafından başlayalım söze.

ÇOĞU EMEKLİ

Banka emeklisi Selahattin Aydın ile başlıyoruz, elde ele, ağızdan ağza koyulaştırıyoruz sohbeti: “Bizim, yani Ümraniye’deki Artvinlilerin çoğu bir şekilde emekli. Meselâ burda gördüğünüz insanların yüzde doksanı emekli, emekli olup da çalışanlar yüzde dört ya da beştir. Buradaki hayatımızı bir şekilde, hemşehrilik dayanışmasıyla komşu yardımlaşmasıyla bir şekilde çeviriyoruz. Ama aslında Artvin’de bazı yörelerimizde tarım yapma imkânımız var. Şavsat’ın yüzde 80’inde organik tarım yapılacak arazilerimiz var.” Şavsat’ı bilmiyoruz, ama Artvin’i gördük; çok sarp harikulâde doğal zenginliği olan bir il, düz alan bulmak zor. Demek ki, Şavşat’ta var. Peki, orada tarım yapılıp yapılmadığını soruyoruz. “Çoğumuz burada olduğumuz için, pek yapılmıyor. Orada olanlar yapıyor, ama yeterli değil. Oradaki nüfus az, ekonomik olanakları yok. Mesela, arıcılık yapacaksınız, bal üreteceksiniz; o balı burada (İstanbul’da) satacaksınız. Nakliyesi, nereden baksanız kiloda 3-4 lira.”

ARTVİN'İN BALI

Hemen ekleyelim, Artvin’in en meşhur ürünü Kafkas arılarından üretilen baldır. “Eski adı Macahel, yeni adı Camili olan bir yer var, orada bu bal çok iyi üretilir. Ama, eğer buraya hidroelektrik santrali yapılıp, o doğa turizmini bitirip, doğayı bitirip erozyona uğrarsak, o arı da yavaş yavaş yok olmaya başlayacak.” Artvin balı, öteki yöresel ürünlerle birlikte dernek lokalinde ayrı bir birimde satılıyor. Ayrıca satan esnaf da var. Fiyatı? “Kilosu 30 liradan 400 liraya kadar balımız var. Çünkü, bazı ballarımız var, ilaç olarak da kullanılıyor. Bazı ballarımız normal çiçekten yapılan baldır, bunları yemek için kullanırız. Karakovan balları çam reçinesiyle üretildiği için, yapılan araştırmalara göre, boğaz kültürü, mide ve bağırsak hastalıklarına iyi geliyor. Bunların kovanları ağaçların üzerindedir, ayılar gelip yemesin diye.”

KÖYDE KİMSE KALMADI

Yusufeli’nin Altıparmak Köyü’nden Osman Turan (47) ilkokulu bitirdikten sonra, 1974’te İstanbul’a ilk gelişini anlatıyor: “Babam İstanbul’da Dördüncü Levent’te lokanta çalıştırıyordu. Artvin’in genelinde lokantalılık ve muhallebicilik vardır. Geldiğimde bir yıl kadar babamın lokantasında çalıştım. Daha sonra babam lokantayı kapattı; dedelerimizin mesleği olan inşaatçılığa döndük. Uzun süredir İstanbul’un çevresinde mermercilik yapıyorum. Kendimin belli işyerim yok. Fabrikalardan iş alıp inşaatlarda montajcılık yapıyorum. İstanbul’a 1986’da yerleştim. Bir kızım, iki oğlum var. Açık öğretim sınavına girdiler.” Aileden Artvin’de kimse kalmamış, akrabaların da çoğu İstanbul’a göçmüş; amcaları ise Bursa’ya. Ümraniye’de Artvinlilerle sohbetimiz devam edecek; TV’cilerin deyişiyle “bizden ayrılmayın.”

BÜYÜK MOZAİK

Sivas Platformu İcra Kurulu üyesi, ilahiyatçı Sadi Özata’dan, dini inanışlar açısından İstanbul’daki Sivas’ı değerlendirmesini alıyoruz:

“Türkiye büyük bir mozaik. Her bölgesinde, her şehrinde farklı siyasi görüşler olduğu gibi, inançlar bakımından farklı özellikler gösteren topluluklar muhakkak ki, var. Tabanın bu hususta pek fazla bir sıkıntısı yok. Bugüne kadar da olmamış. Türkiye’de 1970’li, 75’li yıllara kadar da çok fazla ileri gitmemiş; kimse kimseyi öteki diye isimlendirmemiş, ama 1970’lerden sonraki siyasi gelişmelerin neticesinde Türkiye’nin bazı yerlerinde, oradaki insanları birbirine düşürerek, kendileri buralardan bir şey elde etmek açısı itibariyle bir takım nahoş olaylar olmuştur.

Sivas’ta bir 1980 öncesi, bir de 1980 sonrası olan bir Madımak Oteli hadisesi var. Ama biz Sivaslılar olarak, gerek Sünnî mezhebe sahip olan arkadaşlarımız gerek Alevi arkadaşlarımız, bunu Sivaslıların yapmadığı ve Sivaslıların bu işte hiçbir dahli olmadığı kanaatindeyiz. Bu kanaatledir ki, bugün Sivas Platformu içinde bir arada barış içinde beraber yaşamayı sürdürmenin gayreti içindeyiz.

İstanbul’a yansımasına baktığımızda, ilk etapta bir etkileşme muhakkak ki oldu. Zaman zaman bizim mustarip olduğumuz kelimeler de kullanılmaya başlandı. Bir yere gittiğimiz zaman: ‘Sivaslıyız’ dediğimizde: “Yakanlardan mısınız, yananlardan mısınız?” gibi ifadeler kullanıldı. Bundan tabii ki, rahatsızlık duyuyorduk. Bu rahatsızlığı gidermek içinde Sivas Platformunu kurduk. Bugün artık İstanbul’da böyle bir durum yok. İstediğimiz zaman, istediğimiz yerde toplantılarımızı yapabiliyoruz.”

İSTANBUL'DA YAŞANAN İLK BAYRAMIN HÜZNÜ

Fatih’in Elazığlı Nüfus Müdürü Rabia Babaoğlu, İstanbul’daki ilk bayramda komşuları kahvaltıya beklemiş, ama gelen olmamış.

Elazığ’da dünyaya gelen Rabia Babaoğlu, Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu. İlk görevi, ana yurdu Elazığ’ın Keban’ında nüfus memurluğu. Sonra Balıkesir’in Manyas ilçesine nüfus müdürü olarak atanıyor, ardından Erdek’e nüfus müdürü oluyor ve orada evleniyor. Sonra İstanbul Maltepe, şimdi Fatih Nüfus Müdürü. Bir ölçüde mesleğinin de etkisiyle insanlarla sosyal ilişki kurmada başarılı, dernek çalışmalarında da aktif görev alıyor. İstanbul Elazığ Kültür Yardımlaşma Derneği’nin Başkan Yardımcısı. Hemşehrileri arasında hoş sohbetleriyle tanınıyor. İstanbul’a geldiğinde ilk izlenimlerini soruyoruz. Anlatıyor: “İstanbul’da ilk bayramında çok zorlanmıştım ben. Sabahleyin kalktık, üstümüzü başımızı düzelttik, aman komşular gelecek diye hazırlandık. Komşular bayram ziyaretine gelecek diye kahvaltı hazırladık, bekliyoruz. Ama kapımızı çalan olmadı. Memlekette alışmışız, sabah erken kahvaltıya gelenler oluyor.”

“KARDEŞE TORPİL”

Rabia Hanımdan hoş anılar dinliyoruz. “Bir gün iş yerinde oturuyorum, diye anlatıyor, gencin biri içeriye girdi, direk: ‘Sen Elazığlı mısın?’ dedi. ‘Evet, Elazığlıyım’ dedim. ‘Benim gardaşımı karakolda yakalamışlar, emniyet müdürüne söyle, bıraksınlar’ diyor böyle yekten. Ben de dedim ki: ‘Niye yakalamışlar kardeşini?’ ‘Kız yüzünden kavga etmişler’ dedi. Ben de ilçe emniyet müdürümü aradım, dedim ki: ‘Eğer aralarında gerçekten bir problem yoksa, bir şey yapabilir misiniz?’ En azından hani, barıştırabilir miyiz diye düşünüyorum. Müdür: ‘Akraban mı?’ dedi. ‘Yok. Hemşehrim.’ O da bana dedi ki: “Sen İstanbul’daki bütün Elazığlılara sahip çıkacağını mı zannediyorsun?’ Hemşehrilik dayanışma ve yardımlaşmasında işte böyle durumlar da oluyor. Rabia Babaoğlu’nun ilginç anılarıyla ilerdeki günlerde de karşılaşabilirsiniz.

BÖLGELERDEN İSTANBUL’A GÖÇ VE DERNEKLEŞME

Her grup kendine benzeyeni arıyor

Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Eyüp Dursun Ergür’ün “Sivil Toplum Kuruluşları ve Kültürel Etkinlikleri” başlıklı Yüksek Lisans Tezi’nde “mikro milliyetçilik” konusu da inceleniyor. Küçük ve çapraz milliyetçilik konusunda aşağıdaki bulgular yansıtılıyor:

“Kırsal kesim değerlerinin Büyükşehirlerde de sürmesini sağlayan hemşeri derneklerinin varlık nedenini sosyolojik olarak nasıl açıklarız? Kollektif dayanışma arzusu taşıması gereken insanlar neden hemşeri derneği/vakfı altında örgütlenme ihtiyacı duyar, neden kendilerine benzeyen kendileri gibi eğlenen, kendileri gibi düşünen insanların içinde bulunma eğilimindedir? Yoksa ‘benden’ sonra da ‘ben’in var olması arzusu mu, hemşericiliğin devamını sağlıyor? Aynı değerleri paylaşan ‘ben’lerin aslında hemşericilik çatısı altında örgütlenmeleri aynı zamanda bir mikro milliyetçilik örgütlenmesi değil midir?

Yıllardır Büyükşehirlerde yaşayan ikinci, üçüncü kuşak göçerlerin hâlâ geldiği kente özgü değerlere sadık kalması ve büyük şehire özgü bir kültür oluşturamaması bu tip sivil toplum örgütlerinin suçu mudur? Yoksa Büyükşehirlerdeki değerler gelinen yöredeki değerlerden daha mı az baskındır? Çeşitli şehir kültürlerini içerisinde barındıran Büyükşehirlerin bunları harmanlayarak farklı bir kültür modeli veya yaşam tarzını ortaya koyamamasının sebebi ne olabilir? Bu soruların yanıtı Büyükşehirlerin kendisinde: Büyükşehirlerin ilk yerleşikleri Anadolu’dan gelenlere hep kuşkuyla bakmış, onların taşralılığını hatırlatan argümanları daima kullanmıştır. Eğlence mekânlarından ibadethanelere kadar her yerde ayrı yaşama arzularını taşradan gelenlere hissettirmiş, taşradan gelenler de gettolaşarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bunun sonucu olarak da Büyükşehirlerin ilk yerleşikleri ile taşradan gelenler arasında toplumsal kaynaşma bir türlü gerçekleşememiştir. Büyükşehirlere gelenler de, dışlanmışlarının acısını, kendilerine benzeyen insanların içinde bulunmakla/kalmakla unutmaya çalışmışlardır. Sonuçta yeni yaşam tarzlarının oluşması gerekirken, aynı yerde birbirine kilometrelerce uzak ve sanki farklı zamanlarda yaşayan insan toplulukları ortaya çıkmıştır.”

39 BELEDİYE BAŞKANINDAN 6’SI İSTANBULLU

İstanbul’un 39 ilçesinin belediye başkanlarından yalnız altısı İstanbullu. Son yerel seçimler sonunda AKP 26, CHP 12 ve DSP bir belediye başkanlığı kazandı. İstanbul’da en çok seçmeni olan ve 13 ilçede ilk sırada gelen Sivaslılar ancak bir Sivaslı adayı belediye başkanı seçti: Buna karşılık Erzurumlu hemşehriler 4 ilçede belediye başkanlığını kazanarak rekora imza attı. Erzurum’u üçer belediye başkanlığıyla Erzincan, Trabzon ve Giresun izliyor. Aşağıdaki listede alfabetik sırayla ilçelerin belediye başkanları, partileri ve doğum yerleri ile doğum tarihleri yer alıyor.

Adalar: Dr. Mustafa Farsakoğlu CHP (Osmaniye, 1955)

Arnavutköy: A.Haşim Baltacı AKP (Trabzon, 1965)

Ataşehir: Battal İlgezdi CHP (Malatya, 1959)

Avcılar: Mustafa Değirmenci CHP (İstanbul, 1957)

Bağcılar: Lokman Çağırıcı AKP (Giresun, 1965)

Bahçelievler: Osman Devlioğlu AKP (İstanbul, 1956)

Bakırköy: Ateş Ünal Erzen CHP (İstanbul, 1944)

Başakşehir: Mevlüt Uysal AKP (Antalya,1966)

Bayrampaşa: Hüseyin Bürge AKP (Kırklareli, 1955)

Beşiktaş: İsmail Ünal CHP (Antalya,1952)

Beykoz: Yücel Çelikbilek AKP (Kars,1951)

Beylikdüzü: Yusuf Uzun AKP (Trabzon, 1958)

Beyoğlu: Ahmet Misbah Demircan AKP (İstanbul,1967)

Büyükçekmece: Dr. Hasan Akgün CHP (Trabzon, 1955)

Çatalca: Cem Kara CHP (Lüleburgaz, 1962)

Çekmeköy: Ahmet Poyraz AKP (Rize,1964 )

Esenler: M. Teyfik Göksu AKP (Adıyaman, 1966)

Esenyurt: Necmi Kadıoğlu AKP (Gümüşhane, 1954)

Eyüp: İsmail Kavuncu AKP (Erzurum, 1965)

Fatih: Mustafa Demir AKP (Diyarbakır, 1959)

Gaziosmanpaşa: Dr. Erhan Erol AKP (İstanbul, 1965)

Güngören: Ş.Yücel Karaman AKP (Erzincan, 1966)

Kadıköy: Selami Öztürk CHP (Muş, 1949)

Kâğıthane: Fazlı Kılıç AKP (Erzincan, 1958)

Kartal: Op. Dr. Altınok Öz CHP (Nevşehir, 1951)

Küçükçekmece: Aziz Yeniay AKP (Malatya, 1963)

Maltepe: Prof. Dr. Mustafa Zengin CHP (Trabzon, 1954)

Pendik: Dr. Salih Kenan Şahin AKP (Erzurum, 1967)

Sancaktepe: İsmail Erdem AKP (Sivas, 1959)

Sarıyer: Şükrü Genç CHP (Giresun, 1954 )

Silivri: Özcan Işıklar CHP (Silivri, 1960)

Sultanbeyli: Hüseyin Keskin AKP (Erzurum, 1972)

Sultangazi: Cahit Altunay AKP (Edirne, 1962)

Şile: Can Tabakoğlu AKP (Almanya, 1970)

Şişli: Mustafa Sarıgül DSP (Erzincan, 1956)

Tuzla: Dr. Sadi Yazıcı AKP (Erzurum, 1971)

Ümraniye: Hasan Can AKP (Balıkesir, 1953)

Üsküdar: Mustafa Kara AKP (Kars, 1968)

Zeytinburnu: Murat Aydın AKP (Giresun, 1960)

 

HAZIRLAYAN: NAİL GÜRELİ

[email protected]

5