Yazgülü Aldoğan

Demokrasi, sen ne güzelsin!

Cumartesi, 05 Eylül 2009 - 16:29

Libya lideri Kaddafi, iktidara gelişinin 40. yılını 40 gün 40 gece süren törenlerle kutlayacak görünüyor! Kendi kendisine “Afrika Krallarının Kralı” adını takmış Kaddafi’nin 40 yıllık kesintisiz hükümranlığı, 1 Eylül 1969’da henüz 27 yaşındayken Kral İdris’i darbeyle devirmesiyle başlamış. (Kral İdris o sırada Bursa Yalova’da kaplıca tatilinde şu işe bakın.) O gün bugündür de, ülkesinin tek hakimi. Demokrasinin mafiş olduğu ülkesinin en büyük avantajı petrol. Petrol geliriyle ülkesini kalkındırmaya çalışan Kaddafi, bütün dünyada terörist eylemleri desteklemesi ve egzantrik tavırlarıyla tanınıyor. Bende ise başka bir anısı var.

Ercan Arıklı’yla Nokta Dergisini çıkardığımız ilk sayılar “Türk halkı en çok hangi yabancı lideri seviyor” diye bir kamuoyu anketi yaptırıyoruz. Sonuçlar elimize geldikten sonra Ercan Arıklı, “Bebeğim, boş ver sen sonuçları, kapağa Kaddafi’yi koy, fotoğraf güzel olur, hikayesi de iyi okunur” diyor. Şimdi kim olduğunu hatırlamıyorum ama Türk halkının en sevdiği lider Kaddafi filan değil! “E o zaman niye anket yaptırdık?” diye soruyorum, “İnandırıcı olsun diye bebeğim” diyor! Kapağa beyaz kıyafetiyle Kaddafi’yi koyuyor, bir de güzel hikaye döşeniyoruz, gerçekten de o kadar inandırıcı oluyor ki Erbakan’ı çadırında fırçalayana kadar Kaddafi’nin halkımız tarafından sevildiği masalı yayılıp gidiyor... O zaman niye karşı çıkmadın diye sormayın, buna benzer durumlarda karşı çıkıp çıkıp sonunda görevden alınmış ve işsiz kalmıştım; medya yönetiminde demokrasi işlemez. Ya Kaddafi’nin yönetiminde? Orada hiç işlemez. 40 yıl görev yapan adamın demokrasisi mi olur?

Kaddafi’nin kutlama törenlerine katılan konuklara bakıyoruz, ABD düşmanı Venezuela lideri, bir başka egzantrik Hugo Chavez, baş köşede, Kuveyt, Katar, Ürdün, Tunus ve Cezayir liderleri de. Türkiye ise Devlet Bakanı Bülent Arınç ve Başbakan Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan tarafından temsil edilmekte. Davetli oldukları halde hiçbir Avrupa lideri katılmamış törene. Her ne kadar petrolün yüzü suyu hürmetine Kaddafi’nin ülkelerine gelip çadırını kurmasına ses çıkaramıyorlarsa da memleketine gidip kutlamalara katılmıyorlar en azından. Türkiye ise yeniden kalkınma atağına başlayan Libya’nın ihalelerinden pay almak ve belki de eski borçları kurtarmak için olsa gerek, arayı sıcak tutuyor.

İSLAM VE DEMOKRASİ

Geçenlerde bir yazar, müslümanlığın uygulama biçiminin Ortaçağ karanlığından kurtulamadığını yazarak şimşekleri üzerine çekti. Ne yazık ki İslam ülkelerinde demokrasi yok. İran’da seçimler var ama kimin aday olabileceğine mollalar karar veriyor. Afganistan’da Taliban, seçimlerde oy verenlere bile dehşet saçıyor, parmak, burun, kulak kesiyor! Burnu kesilen bir Afgan vatandaşının fotoğrafının altında “seçimlerde oy verdiğim için çok pişmanım” dediği yazılıydı. Yarattığı korkuya bakın! Kadınların otomobil bile kullanma izninin olmadığı Suudi Arabistan’ı, diğer Arap ülkelerini saymıyorum bile, Mısır, Suriye, Endonezya gibi ülkelerin demokrasileri hep “sözde”. Herkesin kabul ettiği gibi demokrasinin zaman zaman topallasa da işlediği tek halkının büyük çoğunluğu müslüman ülke, Türkiye! O da laiklik sayesinde. İslamın kutsal ayı Ramazan, Türkiye’de hoşgörüyle yaşanıyor. İsteyen, bu sıcak yaz günlerinde zor da olsa, oruç tutuyor. İsteyen normal yaşamını sürdürüyor. Camiler, ışıklı minareleriyle yaz gecelerini aydınlatıyor. Ezan seslerine müzik sesleri karışıyor. İsteyen namaz kılıyor, isteyen eğleniyor. Gerçi Anadolu kentlerinde halkın yarattığı mahalle baskısı, bu hoşgörünün sınırlarını daraltıyor ama hiç olmazsa yasal olarak ibadet zorunluluğu yok. Devlet laik. İnsanlar yasal olarak ibadet edip etmemekte özgür. Suud’daki gibi din polisi, Afganistan’daki gibi şeriat, bilmem neredeki gibi pantolon giyen kadına meydanda kamçı cezası yok. Çok şükür, kimse iktidarda 40. yılını kutlamıyor! Melih Gökçek Ankara’daki 20 yıllık iktidarını kutluyorsa bu bedava top kapma izdihamı yaratan kimi Ankaralıların ayıbı! Bir tür demokrasi kazası! Her önemli konuda da son sözü başbakanımız söylüyor ve kararları veriyor diye hatırlatsanız da ben buna da şükür yarabbim diyorum. Bunu korusak yetecek en azından!

Çelişkili gibi gözükse de tipik BİZ!

Bu yazın en çok konuşulan kitabı Elif Şafak’ın AŞK’ıysa, en çok konuşulan “iş”i de Ertuğrul Özkök ve Ahmet Hakan’ın umre izlenimleri olacak. İkisi de çok büyük övgü ve çok büyük eleştiri alacak. Başarının ve şöhretin vazgeçilmez sonucu. Ve her iki işi de bu kadar çok konuşulan, bu kadar çok tartışılan, bu kadar çok beğenilen ve yerilen yapan, içeriklerinin dinle kesişmesi. Türkiye, Ertuğrul Özkök’ün röportajındaki doğru saptamasıyla laik cumhuriyet ve İslam dini değerleriyle kotarılmış, zaman zaman çatışan ama beraber yaşayabilen mozaik bir değerler bütününe sahip. Yine dönemsel olarak birinin diğerine ağır bastığı da oluyor ve hatta zaman içinde toplum giderek muhafazakârlaşıyor. Bunun en belirgin kanıtı Elif Şafak’ın Aşk kitabının Türk edebiyat tarihinin rekorunu kıracak bir biçimde ilgi görmesi. Bir yandan da Aşk, sufi değerleri öne çıkararak dinde muhafazakârlığa karşı çıktığı için tam tersine de değerlendirilebilir. Tıpkı umreye giden Ertuğrul Özkök’ün aslında ciddi bir laik olması ve bu ziyaretin aslında bir empati yapmak amacı taşıması gibi. Zaten her ikisinin de en başta muhafazakâr çevrelerden tepki alması da yine bunun kanıtı! Aslında kimseye yaranamayacak gibi gözüken iki çalışma, aynı zamanda toplumun en çok ilgi çeken iki işi oluyor. Çelişki gibi gözükse de tipik biz, tipik Türkiye! Ne Elif Şafak, ne Ertuğrul Özkök, eleştiri ve övgü bombardımanından yaralanmamalı, çok da etkilenmemeli. Başarılı, cesur, çılgın bir iş yaptılar. İki ucu birleştirmekte de yararlı oldular. Kıskançlıkla değil, hayranlıkla izliyorum!