Denizler artık şovalyesiz kaldı...

Prof. Dr. Süleyman Dırvana ünlü bir yemek borusu cerrahıydı. O bir tıp adamıydı ama denizcilerin piriydi. Türkiye'nin en eski yelkenlisinin sahibi olan Dırvana 95 yaşında hayata veda etti.

Pazar, 04 Temmuz 2010 - 05:00

Denizler artık şovalyesiz kaldı...

Geçtiğimiz ay hayatını kaybeden Prof. Dr. Süleyman Dırvana’nın, sahip olduğu Türkiye’nin en eski yelkenlisi olan Seddülbahir’le dolaşmadığı yer kalmamıştı. Necati Zincirkıran Tempo’nun Temmuz sayısında Süleyman Dırvana’yı ve yelkenlisi Seddülbahir’i anlattı.

İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’yı kasıp kavurduğu 1940’lı yılların başında Dr. Süleyman Dırvana, Küçüksu’daki Kıbrıslılar Yalısı’nda telaşla acayip bir tekneyi donatıyordu. Tekne, bir ‘futay’dı. Futa, dar ve uzun, kürek çekilen yarış kayığıdır. İskeletini oluşturan trizleri inceciktir. Kaplaması da en fazla bir santimetre kalınlığında olur.

Annesi Refika Hanımefendi’nin birkaç kez sadrazamlık, kaptan-ı deryalık ve büyükelçilik yapmış dedesi Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa’nın özel olarak inşa ettirdiği bu futa ile 28 yaşındaki cerrah Dr. Süleyman Dırvana, Küçüksu’dan Çanakkale’ye askere gitmek istiyordu. Birliği, Seddülbahir’de konuşlanmıştı. Önce, yarış kayığı futaya ufak bir Latin yelken yaptı. Eşyalarını koydu. Rüzgar ve akıntıyı kullanarak, Trakya sahiline yakın bir rota izledi; rüzgarsız kaldığında da kürek çekerek 150 millik yolu üç günde kat ederek 1943 yılında şimdi ebedi istiragahı olan Seddülbahir’e ulaşmıştı. O tarihte asteğmen olarak futa ile gittiği birliğinden, 1946 yılının sonunda üsteğmen olarak terhis olup, gene futası ile Boğaziçi’ndeki Kıbrıslılar Yalısı’na dönmüştü. Genç, çok iyi fiziği olan, uzun boylu, yakışıklı biriydi. Kadınların, genç kızların dikkatini çekerdi. Futası ile kim bilir kimleri Boğaziçi’nde gezdirmişti! Onun için “Yalı çapkını” diyemem. Gözlerimle görmeden kimse için bir şey söyleyemem. O tarihlerde ben de savaş nedeni ile Heybeliada’dan Mersin’e nakledilen Deniz Harp Okulu’nda bahriye öğrencisiydim.

Dr. Süleyman Dırvana Münih Tıp Fakültesi’ni bitirmişti. Seddülbahir’de 2 bin 500 kişilik askeri birliğin doktoru iken, köy halkına da bakıyordu. İhtisası genel cerrahi olmasına rağmen doğum bile yaptırıyordu. Seddülbahir acaba ne demekti? Bir gün hocaya bunu sordum. “Sen oradan çok gelip, geçtin. Bilirsin. Çanakkale Boğazı’nın bitiminde orası yüksek bir set gibi görünüyordu değil mi?” dedi. “Aynen öyle... Bu set çok daha yüksek” diye cevapladım. Devam etti: “Evet, en az 50 metre var. Ben askerken, bu sarp setten beş yaşında bir çocuğun düştüğünü haber verdiler.

Çocuk aşağıda kanlar içinde yatıyor. Birkaç asker aldım yanıma, ip sarkıtıp aşağı indim. Çocuğu yukarı çıkarttım ve ufak müdaheleler yapıp, yarasını diktim.” Seddülbahir’in ‘denizin önündeki set’ anlamına geldiğini söylerdi. Yer, mevki olarak muhteşemdir. Hele bu setteki Mehmetçik Feneri... Ege Denizi’nden Çanakkale’ye seyreden gemiler, gece bu feneri 15-20 mil uzaktan görerek pruvalarını Seddülbahir’e doğru tutar ve Boğaz ağzına kadar yükselir. Çanakkale’nin güney ucundaki Kumkale Feneri ile Mehmetçik Feneri arasındaki Boğaz’a giriş yaparlar. Çanakkale Kılavuz İstasyonu da Seddülbahir’dedir. Gemiler burada ‘kılavuz kaptan’ alır. Boğaz’a giren her gemi Seddülbahir’de konumlanmış trafik istasyonuna kimliğini bildirmek zorundadır. Bunun yanı sıra kaptanın, VHF radyo telefonla yapılan kısa bir görüşme ile gemisinin adını, bandırasını, yükünü, tonajını ve nereden nereye gitmekte olduğunu bilmesi gerekir.

En eski yelkenli

Onu daha sonraları evi gibi olacak tekneye götüren de Seddülbahir’e duyduğu sevgidir. Bundan 65 yıl önce İkinci Dünya Savaşı sırasında, üç buçuk yıl kalarak yedek subaylığını yaptığı yeri aklından hiç çıkarmayan Prof. Dr. Süleyman Dırvana, 1950’de ünlü Türk Mühendisi Harun Ülman’ın yaptığı, Büyükdere’de bir çekek yerinde duran hurda vaziyetteki teknesini, Türkiye’nin tanınmış yelkencilerinden Nedim Özgen’den 500 liraya satın aldı. Ve adını ‘Seddülbahir’ koydu. Doktor 7.5 metrelik bu tekneyi neredeyse yeniden yarattı. Gözü başka tekne görmezdi. Seddülbahir’i zamanla öyle bir hale getirdi ki, girdiği yarışlarda hep derece aldı. Evi kupalarla doludur. Yarışlara tek başına katılırdı. Bir de küçük köpeği vardı. Boş vakitlerinde Boğaz’da volta atardı. 1950’den bu yana çocuğu gibi olan ‘Seddülbahir’, 2010 yılınının bir haziran günü, akşama doğru 95 yaşındaki hocanın cenazesini, evinin rıhtımından Bozburun Limanı’na taşıdı. Hem de yelken açarak. Bu, hocanın, teknesi ile son seyri oldu. Gövdesindeki Türk bayrağı yarıya indirilerek toka edilmişti. Hoca vasiyet ettiği gibi, çok sevdiği Seddülbahir’e defnedildi.

Bozburun’da hayat

Bozburun’a duyduğu aşk da başka. 25 yıl önce henüz kimseler yokken, Seddülbahir ile gittiği Marmaris’in bu sakin koyunu keşfetti. Karayolunun uzanmadığı bir tepesine küçük bir ev inşa etti. Gel zaman git zaman, bu evin etrafındaki arazileri de aldı. Eşi Zeynep Hanımefendi ile oğlu Edhem Beyefendi’nin çalışmalarıyla burada Bozburun Yat Kulübü kuruldu. Denizciler, Süleyman Bey’in evde olup olmadığını bahçede göndere çekilen Türk bayrağı sayesinde anlardı. Bayrak göndere çekilmişse, Dr. Dırvana evde demekti. Bayrak yoksa, onun da orada olmadığı anlaşılırdı. Bayrak pek tabii rüzgardan yıpranırdı. Ben de ziyaretlerimde kendisine her zaman iki üç bayrak götürürdüm. Memnun olurdu.

‘Feneri koyduramadın’

O bir tıp hocası idi ama biz denizcilerin piriydi. İstanbul Yelken Kulübü üyeliği sırasında, Fenerbahçe’de kendisi ile sık sık görüşürdük. Ama Bozburun’da olduğu zamanlarda da kapısı hepimize açıktı. Zaman zaman aklına takılanları bize söyler, yerine getirmemiz ricasında bulunurdu. Karaburun’dan aşağı inerken, bir noktaya fener gerektiğini söylüyordu. Bana, “Sen bu işi halledersin” demişti. Konuyu gerekli makamlara ilettim; ama fener yapılmadı. Tekrar ziyaretine gittiğimde, “Feneri koydurmadın” dedi. “Gerekli yerlere bildirdim ama yapılmadı” deyince “Sen istersen bu işi çözerdin” diye karşılık verdi. Sonra Sadun Boro ile karşılaştım, “Hoca feneri yaptıramadım diye söylendi” deyince “Sorma ben de bu yüzden zılgıt yedim” karşılığını verdi. Çok zeki bir insandı, zeki olmayanlarla muhatap olmak da istemezdi. Tıp Fakültesi’ndeki hocalığı sırasında da bununla ilgili hikayeleri meşhurdur. Sadece akıllı değil, aynı zamanda iyi karakterliydi Dırvana. Çok ünlü bir özofagus (yemek borusu) cerrahıydı. 1960 ihtilalinde tıp fakültesinde doçentti. Onun kürsü başkanı Prof. Dr. Şinasi Hakkı Erel, 147 öğretim üyesiyle birlikte üniversiteden uzaklaştırılmıştı. İhtilalciler Dırvana’ya: “Burada kürsü başkanı sen olacaksın” dediler. Kabul etmemişti. Sonra bir şartla razı oldu. Hocasının odası kilitli tutulacak ve o geri dönünceye kadar o odaya girilmeyecekti. Nitekim Prof. Dr. Şinasi Hakkı Erel geri döndüğünde kürsüyü kendisine teslim etti.

O, Boğaziçi’nin yetiştirdiği bir şövalyeydi. Feylesof bir babanın bilgili, güzel ruhlu, yakışıklı oğluydu. Düşünen bir insandı. Bilgi küpüydü. Öğrencilerinin büyük hocasıydı. Seddülbahir’deki törende onu, şimdi her biri ünlü birer cerrah ve profesör olan öğrencileri toprağa verdi. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi de hocanın adını Süddülbahir’de açacağı sağlık ocağı ile yaşatacak. Süleyman Dırvana’yı ve Seddülbahir’i asla unutmayacağız. Biz unutur gibi olsak bile 36 yıllık eşi Zeynep Dırvana Hanımefendi ve 33 yaşındaki oğlu Edhem hiç unutturur mu?