Dinin siyasete bu kadar referans olması doğru mu?

Cuma, 05 Şubat 2010 - 05:00

Siyasetçilerin son dönemde din hakkında ne kadar fazla konuştuklarının farkında mısınız? Siyasetin referanslarını sürekli olarak dini konulardan aldığı pek az ülke vardır. MHP’li Osman Durmuş’un Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkında yaptığı peygamber benzetmesi ülkeyi bu konuya kilitledi. Fakat bu ifadenin kökeninde aslında türbanla ilgili bir tartışmanın bulunduğunu Türkiye’nin yıllarını sadece bu konuyu konuşarak geçirdiğini unutmamak lazım. Hatta bu mesele parti kapatmanın ana gerekçelerinden biri olmuştu.

Ben siyasetçilerin din hakkında bu kadar çok fikir beyan etmelerinin inançlara saygının ötesine geçip yer yer istismara dönüştüğüne inanıyorum.

Türkiye, nüfusunun büyük bölümü Müslümanlardan oluşan bir ülke. Elbette dinle ilgili konular konuşulacak ve bu konudaki hassasiyetler önem taşıyacak. Ancak sabahtan akşama kadar bu konuları gündemde tutmak Türkiye’de çözüm bekleyen temel sorunlarla ilgili bir tür “eksen kayması”na neden oluyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden olan laiklik kavramı işte bu anlamda önem kazanıyor. Laiklik dinsizlik demek değil. Dine saygısızlık hiç değil. Laiklik devletin farklı inançlar karşısında ayrımcı olmayan duruşunun teminatıdır.

Ayrımcılık sona ersin

Devlet Türkiye’de uzun yıllar boyunca tutucu bir yaklaşımla kimi inanç gruplarını görmezden geldi fakat şimdi bu yanlışın giderilmesi yönünde önemli adımlar atıyor. Hükümetin Alevi çalıştayları düzenlemesini bu yönde ciddi bir girişim olarak görüyorum. Şu ana kadar elle tutulur bir sonuç elde edilmese de Türkiye’de tabu olarak görülen ve gündeme bile alınmayan bir konu ilk kez bu boyutta masaya yatırılmış oldu.

Diğer taraftan yine bir Alevi vatandaşın açtığı davanın sonunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) nüfus cüzdanlarındaki din hanesinin kaldırılmasına dair kararı da bence tarihi nitelikte. Özellikle vatandaşların inançları nedeniyle ayrımcılığa uğramalarını önleme yönünde çok önemli bir adım. Nitekim Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da bu kararı uygulanabilir bulduğunu söyledi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin şu kısa tarihinde Alevi ve Sünni kökenli yurttaşlarımız arasındaki görüş ayrılıklarının aslında ne kadar derin olduğunu düşünecek olursak devletin laik kimliğinin önemi ortaya çıkıyor.

Sık sık Türkiye ile karşılaştırılan Fransa, geçtiğimiz günlerde hayli sert bir düzenlemeye gitti. Hükümet, Fransız Anayasası’nın laiklik ilkesiyle ilgili hükmü uyarınca eşini kara çarşaf giymeye zorlayan bir kişinin vatandaşlık başvurusunu geri çevirdi. Bu tip aşırı uygulamalar belki tartışılabilir ancak çok hırpalansa ve aşağılansa da laiklik ilkesi farklı etnik köken ve dinden vatandaşlar hatta inançsızlar için önemli bir sığınak niteliğinde.

Özellikle din adına kadınlara baskı uygulayan kesimlerin Türkiye’nin bu laik kimliğinden hiç hoşlanmadıklarını biliyorum. Çünkü onlar kadının, erkeğin bir adım gerisinden gelmesini bir kültürel kod olarak benimsiyorlar. Her fırsatta kadınları aşağılamanın hatta yok saymanın bir yolunu buluyorlar.

Son tartışmalarda tekrar gündeme geldiği için söylüyorum. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın başörtülü olduğu gerekçesiyle GATA’ya alınmamış olması üzücüdür. Türkiye’nin gelişmişlik seviyesine ve demokratik olgunluğuna yakışmaz. Diğer taraftan Türkiye’nin, tanımı anayasayla yapılan laiklik ilkesinin, evrensel insan hakları normları ve hukuk kurulları çerçevesinde uygulanmasının da ayrımcılığa uğrayan insanlar için bir güvence olduğunu düşünüyorum.