Doğru marka adını seçen maça 1-0 önde başlıyor

Cuma, 09 Temmuz 2010 - 05:00

Ülker Grubu’nun başkanı Murat Ülker’le, Capital dergisinin temmuz sayısı için özel bir görüşme yaptım. Söyleşinin ayrıntılarını Capital’de okuyabilirsiniz ama ben o görüşmede yaptığı bir değerlendirmeyi aktarmak istiyorum. Hakikaten Türkiye’de önemli olan, ‘markanın verdiği mesaj’ konusunda çok önemli değerlendirme yaptı: “Bakıyorum kocaman bir kamyon gidiyor. Üzerinde logolar var ama ne olduğu belli değil. Bir yerine ne ürettiğini, ne olduğunu yaz, bilmeyen de öğrensin. İletişim kurmazsan, nasıl marka olacaksın. Mesela Coca Cola’nın global marka olduğundan kimsenin kuşkusu var mı? Logonun altına ne yazıyorlar? Soğuk içiniz... Bu kadar basit.”

Girişimci Coşkun’un kararı

Murat Ülker’in bu sözlerini, PostAssist adıyla yeni bir marka yaratan Yıldırım Osman Coşkun’a aktardım. Çünkü, TOBB’un eski başkanlarından ve eski bakanlardan Ali Coşkun’un oğlu olan Yıldırım Osman Coşkun, yarattığı işe, doğru isim koyarak, doğru marka adı seçerek başlamış. Tam da Tom Peters’in önerdiği gibi, yeni yüzyılın hizmet şirketini, ‘organize eden’ şirketini yaratmışken, marka iletişimini de doğru yapmış. Şirket, çok sayıda kurye ve kargo kuruluşundan satın aldığı hizmeti, müşterilerine paket olarak vermeyi amaçlıyor. Yani, ‘Posta asistanı’ gibi çalışmayı hedefliyor. Strateji bu olunca, ‘PostAssist’ten’ daha iyi bir isim olabilir mi? Ne yaptığını, iki kelimeden oluşmuş tek bir mesajla veriyor. Bence, şirketler, doğru isim ve doğru marka mesajıyla, yola 1-0 önde başlayabilirler... Türkiye’de marka olduğundan kimsenin tereddüt etmediği Ülker’in patronu bile böyle düşünüyor...

Hedef yılda 100 bin şirket

Şirket kurma ve girişimcilikle ilgili istatistikleri uzun süredir yakından izlerim. Türkiye’nin dünyadaki yerine ait veriler, birkaç yıl öncesine kadar hep ‘tablonun altında’ yer alabilecek düzeydeydi. Son yıllarda ciddi değişiklikler var. Ülkenin refah düzeyini yakalaması ve işsizliğin aşılması için ‘girişimcilik’ten başka yolu yokken, girişimcilerin önünün açılması da hayati önem taşıyor. Siz hem yeni girişim ve yatırımlar bekler hem de önüne engeller koyarsanız, bir adım ilerleme sağlayamazsınız...

Geçmişte bir şirket kuruluşu için 30’a yakın belge gerekir, uğraşmanız gereken süre birkaç ayı bulurdu. Önünüzdeki engelleri aşmak için çeşitli kurumlarda ‘harcadığınız’ manevi ve maddi yatırım da bunun cabası idi...

Rapordan çıkan mesajlar

Dünya Bankası’nın yeni açıklanan ‘Investing Across Borders, 2010’ (Sınır Ötesi Yatırımlar, 2010) raporunu görünce, Türkiye’nin çok doğru yolda olduğunu, büyük girişim patlamasının yaklaştığına inancım bir kez daha arttı. Raporda, ‘Yabancılar için şirket kurma süresini’ ortaya koyan bir tabloya yer verilmiş. Tablonun ilk sırasında, daha önce ‘dünyaya girişim örneği’ yaratan Ruanda var. Hani ‘Hotel Ruanda’ filmindeki vahşetle dünya gündemine gelen, sonra barışı yakalayan, yeni başkanları sayesinde ‘girişimciliği’ pompalayan Ruanda var. Türkiye ise bu sıralamada ilk 10’da yer alıyor. Hakikaten, yabancılar için anlamlı ve önemli bir performans...

Gelecek için umut arttı

Türkiye, 1990’larda yıllık 60 bin şirket, o kadar da küçük işletme kuruluş rakamlarını yakaladı. Son 10 yıldır rakamlar, eskisi kadar parlak değil. Ancak, giderek vatandaş, memur ya da işçi olmanın ötesinde ‘girişimciliğin’ de bir seçenek olduğunu fark ediyor. Üniversitelerden yükselen ses ve maaşlı işini bırakıp, şirket kuranlar bu trendi doğruluyor. 1960’larda yılda 100, 1970’lerde yılda 1000, 1980’lerde 5 bin şirket kuruluşunu yakalayan Türkiye, böyle giderse 5 yıl içinde 100 binli rakamları görebilecek... Bürokrasi engeli büyük ölçüde kalktı. Bazı önlemlere daha ihtiyaç var. Ardından hep birlikte girişimcilikte yeni bir aşamaya geçtiğimizi göreceğiz.

Merkez Bankası, ‘kur lobisine’ yeniliyor mu?

İşin doğrusu Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, göreve geldiğinden bu yana, bazı kesimleri şaşırtırcasına ‘güven veren’ bir yönetim sergiledi. Başkanlığa atandığı günleri hatırlıyorum. Konuştuğum bazı banka genel müdürleri ve işadamlarında tereddütler vardı. ‘Hükümetin suyuna gider’ görüşü, bu çevrelerde yaygındı. Ancak, Durmuş Yılmaz, bütün tahminleri boşuna çıkardı, iş dünyasının, bankacıların, yabancı yatırımcıların takdirini kazanan bir yönetim sergiledi. Bunun sonucunda da iki defa, Ekonomist’in anketinde, ‘Yılın Bürokratı’ seçildi.

Hayatın gerçeğine dönüş!

Dün Denizli’deki konuşmasını izledim. Yine ‘Değerli TL’ ile ilgili sorular geldi, bakanların değerlendirmesi soruldu. Yanılıyor olabilirim ama daha önce duymadığım birkaç cümle kurdu: “Bu hayatın gerçeğidir. TL konusunda yapacaklarımız var, yapamayacaklarımız var. Şartlar oluşur ve yararlı olacağını görürsek, neden döviz almayalım.”

Bunu duyunca, ‘acaba’ diye içimden geçirdim. Merkez Bankası Başkanı, bazı bakanlar, bazı iş örgütleri ve bazı medya kurumları tarafından yapılan ‘baskıya’ yenik mi düşüyor? Duruşunu değiştiriyor mu? Hakikaten bunun yanıtını merak ediyorum. Bu arada ‘Değerli TL’ konusunda önlem alınması gerektiğine, gerekirse ‘sıcak paraya’ karşı stratejiler geliştirilebileceği yönündeki düşüncelere katılıyorum. Eğer ekonomide ‘taşlar yerine oturmadan’ bu tür önlemler alınırsa, ‘normal’ zamanlara ayak uydurmak daha kolay olabilecektir.