Dört yüzyıl önceyi yaşayanlar

a
a
Pazar, 07 Kasım 2010 - 05:00

ABD seyahatimizin son günlerinde kesişiyor yollarımız onlarla. Son model arabaların arasından kendi at arabalarıyla geçen, garip kıyafetli insanlar. İnsan önce yakınlarda bir film setinin olduğunu düşünüyor. Yok, hayır. Bunlar ‘Amişler’. 21. yüzyılda, 17. yüzyıldan kalma gelenekleriyle yaşamaya devam eden, koyu Hıristiyan bir topluluk.

17.yüzyılda baskı gördükleri Avrupa’dan apar topar yeni kıtaya taşınıyor ve özellikle Pensilvanya çevresine yerleşiyorlar. Gerçek Hıristiyanlığın Hz. İsa gibi yaşamak olduğuna inandıkları için, bugün hala, kendilerini dünyaya bağlar endişesiyle teknolojiyi reddederek yaşıyorlar. Elektrik kullanmıyor, mum ışığında oturuyorlar. Traktör yerine saban kullanıyorlar. Hiçbir sosyal yardım beklemedikleri için vergi ödemiyor, kavga etmemeyi ve savaşmamayı Hz. İsa’nın en temel öğretilerinden biri olarak gördükleri için, askere gitmeyi reddediyorlar.

Kadınlar, uzun kollu elbiseler ve uzun etekler giyiyor, 17. yüzyıl modeli şapka ve önlükler takıyorlar. Saçlarını kesmiyor, şapkalarının altına saklıyorlar. Kadın ve erkek elbiselerinde düğme dahi kullanmıyorlar. Makyaj, mücevher vs. gibi şeyler zaten söz konusu bile değil. Kendilerine ait kiliseleri var ve bu kiliselerin işlettiği okullarında çocuklarını 8 yıl okutuyor, geçimlerini tarımla uğraşarak kazanıyorlar. Doktora gitmiyor, ilaç kullanmıyor, hastalıklarını doğal yöntemlerle tedavi ediyorlar. Tahmin edileceği üzere, doğum kontrolü de pek uğramıyor köylerine, her ailenin en az beş çocuğu var.

Kimselere bulaşmadan, karışmadan, kendilerine de bulaşılmasını istemeden, fotoğraflarının çekilmesinden bile kaçınarak kendi hallerinde yaşıyorlar. Teknolojinin zirve noktasındaki bir ülkede sıfır teknolojiyle hayatlarını sürdüren; her türlü inanç sisteminin birbirini ezmeye çalıştığı bir dünyada, kendi kabuklarında inançlarını yaşayan Amişler, dünyevi aklımızla anlayamayacağımız bir noktada ve gayet huzurlular...

Klasik düğün konuşmasının ardındaki tablo

Başbakan Erdoğan, nikah şahitliği yaptığı diğer nikah törenlerinde olduğu gibi, yine klasik beklentisini dillendiriyor ve yeni evlenen çiftten en az 3 çocuk beklediğini ifade ederek ‘Gerisi Allah kerim’ diyor.

Milletimizin nitelikli nesillere ihtiyacı olduğunu söyleyen Erdoğan -ki bu kesinlikle doğru- yıllarca Türk milletinin kökünü kurutmak için çalışanların, milletin yaşlanması için gayret sarf edenlerin olduğunu dile getiriyor.

Doğum kontrolünü, milletin kökünü kurutma çabası olarak görmek, bu uğurda çalışan tıp insanlarını, sosyal hizmetlileri ve toplum gönüllülerini adeta vatan haini ilan etmek iddialı (!) bir yaklaşım tabii.

Gelelim nitelikli nesil konusuna: Nüfusunun yüzde 18’inin fakirlik sınırı altında yaşadığı, 10 milyon kişinin herhangi bir sosyal güvencesi olmaksızın hayata tutunduğu, SSK’ya kayıtlı olanların yarısının asgari ücretle çalıştığı, 6-14 yaş arası 320.000 çocuğun çalışmak zorunda olduğu ve bunların yarısının eğitimine devam edemediği, 30.000’inin ise hiç eğitim almadığı bir ülkede, her aile en az üç çocuk yaparsa, niteliğimiz mi artar, rezilliğimiz mi?

Önce bu soruya bir cevap bulalım, ‘Gerisi Allah kerim’...

Yılan yağı ve yirmili yaşlar 

Yirmili yaşlarda olmak zor iş. İnsan sonradan anlıyor. İlkokuldan ortaokula geçişin arada kalmış ‘garson boyu’ gibi, yirmili yaşların ilk yarısı da bir o kadar ‘gel-git’li. Bir kere her şeyi denemek istiyorsunuz. Sık sık fikrinizi değiştiriyorsunuz. Hayatı bir ciddiye alıyor, bir almıyorsunuz. Ne tam yetişkin olabiliyorsunuz ne de zıpır.

ele ki genç bir kızsanız, işiniz daha da karmaşık. Size ne gider ne gitmez, ne yakışır, ne yakışmaz kestiremiyorsunuz. Bir yandan otuzlu, kırklı yaşlardaki kadınlardan güzellik önerileri dinliyor, onlara özeniyor, onların kremlerini kullanıp, en ufacık kırışıklıkta ‘Botoks mu yaptırsam acaba?’ diye hayıflanıyorsunuz, öte yandan ‘Sen daha genceciksin, hiçbir şey sürme yüzüne’ diyenleri sıkıcı bulup kafanızın dikine gidiyorsunuz. Bir genç kız dergisinden alınmış bir haberi okurken daldım yirmili yaşlara. Sinem Kobal’a güzellik sırlarını soruyorlar, o da kişisel bakım konusunda çok yetenekli olduğunu, saçlarına evde sık sık ‘yılan yağı’ ile bakım yaptığını anlatıyor ve ‘Yağın kokusu biraz kötü ama değiyor. Saçlarım hem besleniyor hem de hızla uzuyor’ diyor.

Yirmili yaşlar, her konuda olduğu gibi güzellik konusunda da kafa karışıklığının en çok yaşandığı, ama buna rağmen, ‘doğal olarak en güzel’ olunan yaşlar... Eminim, o kötü Yılan yağı ve yirmili yaşlar kokulu yağlar olmadan da harika görünecek o saçlar. Ama kural böyle, kadın olma yolculuğunda, kendini tanıyana, kendi tarzını, kendi güzellik anlayışını oturtana kadar sürülecek o yağlar, kabuklar, meyve sapları vs... Ta ki ‘kendini en güzel hissettiğin’ yaşlar gelene kadar...

Haftanın notları 

¦ Teknoloji devi Sony, satışlarının ve popülerliğinin giderek azalması nedeniyle efsane taşınabilir kasetçaları Walkman’in üretimini Japonya’da durdurmuş. Son ürün sevkinin bu yılın başlarında yapıldığı Japonya’da bundan böyle başka Walkman üretilmeyecekmiş. 1979’da satışa çıkarıldığından beri 220 milyondan fazla satılan Walkman’in devri de böylelikle kapanıyormuş. (Bir zamanlar ne büyük olaydı Walkman sahibi olmak. Ve ne büyük keyifti. Her birinde en fazla 10’ar şarkı olan birkaç kasetimizi yanımızda taşır, Walkman’imizi de pili bitmesin diye idareli kullanırdık. Ne diyelim, erken yaşta anne babalarımızın durumuna düştük, her birimiz zamanımızdan önce nostalji yaşamaya başladık. Erken gelen nostaljilerin devri değil de, nedir bu devir?)

¦ Pınar Altuğ Twitter sayfasına, normal hayatta yanına bile yaklaşamayacak bir kişinin, görevi gereği kendisinden üstün konuma gelince, aklınca onu ezmeye çalıştığını, bunun zavallı bir durum olduğunu yazınca, bu kişinin kim olduğu merak konusu olmuş. Söz konusu kişinin Altuğ’un bir dizisinde kostüm sorumlusu olduğu ve Altuğ yüzünden işten çıkarıldığı iddiası gündeme gelince kıyamet kopmuş. (Kostümcülerle ilgili genel bir sorunu olduğu söylenen Altuğ’a magazin basını epey bir yüklenmiş. İddialar doğruysa, Altuğ’un davranışları hoş görülemez elbette. Ama öte yandan, Altuğ, settekilerle sorun yaşayan ne ilk ne de son aktristtir herhalde. Ne ki şöhret olunca, magazin dünyasıyla arayı iyi tutmak, bu ilişkileri de iyi yönetmek önemli, aksi halde kötü reklama malzeme olmak kaçınılmaz).

(Bu yazı, 31.10.2010 tarihli Pazar Postası'ndan alınmıştır.)